İç Anadolu’nun rüzgârı sert ama insanı sıcak bir köyünde başlar hikâye…
Güneş, sabahın erken saatlerinde bozkırın üzerine altın rengi bir örtü gibi serilirken, köyün en büyük evlerinden biri dikkat çekerdi. Bu ev, yarı konak yarı köy evi sayılırdı; dışı kalın kerpiç duvarlarla çevrili, içi ise ustalıkla işlenmiş koyu renk ahşaplarla döşenmişti. Kapısı ağır, tokmağı demirden ve eskiliğin verdiği bir ağırlıkla her vuruluşta tok bir ses çıkarırdı.
Avluya girildiğinde, sağ tarafta hayvanların kaldığı ahır, sol tarafta ise odunluk yer alırdı. Ortada geniş bir taşlık vardı; taşların aralarına yıllar içinde ince otlar sızmış, yeşil çizgiler oluşturmuştu. Evin içine girince insanı ilk karşılayan şey sıcaklıktı. Soba henüz sabahın erken saatinde yakılmış olur, ince ince yanan odunların çıtırtısı evi doldururdu.
Ahşap merdivenler…
İşte evin en dikkat çeken yeri orasıydı. Basamakları yılların ayak izleriyle hafif çukurlaşmış, cilası yer yer solmuş ama hâlâ sağlamdı. Her basamağa basıldığında hafif bir gıcırtı duyulur, sanki ev yaşayan bir varlıkmış gibi kendini hatırlatırdı. Merdivenin korkulukları elle oyulmuş, zarif kıvrımlarla süslenmişti. Üst kata çıkıldığında uzun bir koridor ve yan yana dizilmiş odalar olurdu. Odaların kapıları ağır, tok ve saygı ister gibi kapanırdı.
Bu evde yaşayan aile köyün en hatırı sayılır ailesiydi. Mustafa Bey, sözü dinlenen, ağırbaşlı bir adamdı. Yanında ise ince ruhlu, merhametli Narin Hanım… Adı gibi narin, sesi yumuşacık, yüzünde her daim huzurlu bir ifade taşırdı.
Ve onların oğlu… Murat.
Murat, köyde adı geçtiğinde herkesin içinden bir “maşallah” dediği bir delikanlıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer kavruk teni güneşle daha da koyulaşmış, bakışları net ve kararlıydı. Gözlerinde hem sertlik hem de derin bir merhamet saklıydı. Köyün bütün hayvanları adeta onu tanırdı. O bir veterinerdi; doğum yapan ineklerin başında sabahlayan, yaralı koyunları iyileştiren, köylünün derdine koşan bir yiğitti.
Köyün kızları…
Her biri Murat’ın geçtiği yoldan geçerken başını öne eğer ama göz ucuyla onu izlerdi. Kimi çeşmede su doldururken onun geleceği saati hesap eder, kimi tarlada çalışırken bir an görsem yeter diye dua ederdi. Geceleri yastığa baş koyduklarında çoğu, Murat’ın gelini olma hayali kurardı. Ama Murat… Kimseye gönül vermemişti. Yirmi sekiz yaşındaydı ve kalbi hâlâ boştu.
Köyün üst tarafındaki eski yoldan gelen bir araba, akşam saatlerinde kontrolden çıkmıştı. Yol dar, kenarları taşlık ve uçurum gibiydi. Fren tutmamış, araç savrulmuş ve aşağı yuvarlanmıştı. O kazada bir aile yok olmuştu… Geride sadece bir kişi kalmıştı.
Zeynep.
On dokuz yaşında, ince yapılı, bembeyaz tenli bir kız… Saçları buğday rengindeydi, güneşte altın gibi parlar, rüzgârda ince ince savrulurdu. Başında annesinin kendi elleriyle işlediği yemeni vardı; kenarlarında minik çiçekler, sabırla işlenmiş desenler… Saçlarının önünden birkaç perçem, utangaçça dışarı sızar, yüzüne ayrı bir güzellik katardı.
Zeynep sessiz bir kızdı. Köyde çok konuşmaz, kimseyle fazla göz göze gelmezdi. Erkeklerle işi olmaz, aklına bile getirmezdi. Murat’ı ise sadece bir kez görmüştü…
O gün babasının ineği doğum yaparken işler ters gitmişti. Babası telaşla Murat’ı çağırmıştı. Murat eve geldiğinde Zeynep sadece bir tas su getirmiş, gözlerini kaldırmadan uzatmış ve hemen içeri kaçmıştı. O kadar… Ne Murat onu fark etmişti ne de Zeynep bir anlam yüklemişti.
Ama kader, o kısa anı unutmayacaktı…
Kazadan sonra köy halkı Zeynep’in evine akın etti. Kapının önünde sessiz fısıldaşmalar, içeride hıçkırıklar… Kadınlar başını okşuyor, “sabret kızım” diyor ama kimse onun içindeki boşluğu dolduramıyordu.
Günler geçti…
On beş gün…
Ama köyün dili durmadı.
“Genç kız tek başına kalmaz…”
“Bu köyde sahipsiz olmaz…”
“Bir an önce başına biri gerek…”
Fısıltılar büyüdü, dedikodular yayıldı. Köyün ayyaşı bile, köşede oturup “ben alırım” diyecek kadar ileri gitmişti. Yaşlılar bile “yazık kız” diyerek ama başka niyetlerle yaklaşır olmuştu.
Bütün bunları duyan biri vardı…
Narin Hanım.
O gece yatağına yattı ama gözüne uyku girmedi. Sobanın ateşi sönmeye yüz tutmuş, odanın içi hafif serinlemişti. Ama onun içi yanıyordu. Bir sağa döndü, bir sola… Gözlerini kapattı, açtı… Zeynep’in yalnız hali gözünün önünden gitmedi.
“Bu kızın hali ne olacak…” diye fısıldadı karanlığa.
Sabahı zor etti.
Ertesi gün erkenden kalktı. Başını örttü, üstüne en sade ama en temiz elbisesini giydi. Elinde küçük bir bohça ile Zeynep’in evine gitti.
Kapıyı çaldı.
Zeynep açtı. Gözleri hâlâ şiş, yüzü solgundu.
Narin Hanım içeri girdi, sessizce oturdu. Bir süre hiçbir şey demedi. Sadece Zeynep’in elini tuttu. O sıcak, ana eli gibi…
Sonra yavaşça konuştu:
“Zeynep kızım… Sen çok güzel bir kızsın. Ama güzelliğin sadece yüzünde değil… Aklında, edebinde. Ben seni görüyorum.”
Zeynep başını eğdi.
“Bu köy…” dedi Narin Hanım, sesi biraz titreyerek, “iyi insanları da var, kötü niyetlileri de… Seni yalnız bırakmazlar ama bu, her zaman iyi niyetle olmaz kızım.”
Zeynep’in gözlerinden yaş süzüldü.
Narin Hanım biraz daha yaklaştı.
“Benim bir oğlum var… Murat. Mesleği elindedir, kimseye muhtaç değildir. Bildiğim kadarıyla gönlünde de kimse yoktur. Sen de tertemiz bir kızsın.”
Bir an durdu… Derin bir nefes aldı.
“Gel kızım…” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle,
“Gel seni gelinim yapayım. Seni bu insanların diline, eline bırakmam. Senin hayatını mahvetmelerine nasıl göz yumayım?”
Zeynep şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlerinde korku, hüzün ve bilinmezlik vardı.
Narin Hanım onun elini daha sıkı tuttu.
“Bu bir zorunluluk gibi görünse de… aslında seni korumak içindir kızım.”
Evin içindeki soba yeniden yanmaya başlamıştı. Odunlar çıtırdıyordu. Dışarıda rüzgâr esiyor, kapının kenarından ince bir uğultu giriyordu.
İçeride ise iki kadının kaderi birleşmek üzereydi…
Ve henüz hiçbir şeyin farkında olmayan bir adam vardı…
Murat.