"Günaydın herkese. "
"Günaydın Zeynep. "
Bu benim Lidya ile konuşmam. Evet tatlı bir kız olduğu söylenemez ama dürüstlüğü burada olanlar gibi.
Lidya
kendisi kısa boylu, kısa saçlı bir kız. Benim arkadaşım. Birazcık yeşil gözlü oluşunu kıskanıyor olabilirim. Sen nasıl onunla arkadaşsın, o senden biri değil? Dediğinizi hissedebiliyorum. Pardon size demeyi unutmuşum. Lidya benimle aynı şehirde görevlendirildi. Onun görevi de ajanlık. Saçları sarı gibi, turuncu gibi, kahverengi gibi de. Halâ çözemedim. Makyajsız asla duramaz. Ama palyaçodan farksız görünüyor. Dudağında ise hep pembe ruju vardı. Sanki bütün tonlarda ki pembeyi o alırdı. Kaşlarını boyar, bozuk elleri ile rujunu sürmeye çalışırdı. Onun üstünde hep lacivert yandan yırtmaçlı bir elbise, kulağında mor küpe ve ayaklarında mavi bir ayakkabı vardır. O günde aynıydı.
Beni sessiz bir yere çekti ve kulağıma bir şey fısıldadı. "Sen Nastanya kraliçenin kimi görevlendirdiğini biliyor musun?dedi bir yandan ufak bir gülümseme atarak. " Sen ne demeye çalışıyorsun"dedim kaşlarımı çatarak.
"Ne kadar safsın Zeynep. Ne demeye çalıştığımı anladın"
"Yok artık Nastanya Hanım seni mi görevlendirdi katil olarak" dedim şaşkınlık içinde. Bana sinsice gülmeye başladı.
"Evet benim beni katil olarak görevlendirdi. Anladı senden bir iş çıkamayacağını"
Ne dediğini zannediyor bu. Aptalın teki. Resmen gözüm döndü. Bunun benimle böyle konuşması ne hakkınaydı. Hadsizzzz.
"Oooo sana fazla gaz verilmiş heralde. Böyle konuştuğuna göre"
"Ne gazı be. Ben sadece doğruları söylüyorum. Yalan mı korkağın tekisin. Korkakkk"dedi hadsizce.
Korkak kelimesini duyduktan sonra sessizliğimi bozmam gerektiğini anladım. Elimi saçına doladıktan sonra saçını aşağaya doğru çektim. Pek hamlesi olamadı. Yazık. Yaptıklarının sonucu böyle olurdu. Haketmedi mı sizcede. Biri size korkak diye hitap etse ne yapardınız. Söyleyeyim siz direk dalardınız. Ya da ağzınıza gelen bütün küfürleri söylerdiniz. Bende öyle yaptım. Ona direk daldım.
"Ne yapıyorsun aptal. Sana gününü gösteririm"dedi bir kaç saniye sonra.
" Öyle mi canım korktum biliyormusun. Ama neden korktuğumu sormadan söyleyeyim. Seni burada elimden kimsenin alamayacağından. Eğer elimden almazlarsa saçın elimde kalabilir"böyle dedikten bir dakika sonra bir saray görevlisi bizi gördü. Elimden aldı onu. Elimden. Daha almasa orada saçını bile keserdi. Ama şimde bunu boşverdim. Duaya başladım. "Ne duası" diyorsanız. Ben size söyleyeyim. Ceza almama duası. Görevli denetim için buradaydı. Yani anlaşılacak üzere işi çoktu. Bizi sadece uyardı. Sonrasında ise oradan uzaklaştı. Aklıma çocuk gibi kavga ettiğimiz geliyordu. Ancak çocuklar böyle kavga ettikten sonra onu biri böyle ayırırdı. Ona döndüm.
"Bir daha seni yanımda görmek istemiyorum anladın mı"
Konuşamayacağını düşündüm bu tavrından sonra ama o yine alaycı bir tavırla konuştu. "Aaaaa pardon hanım efendi. Gerçekten üzgünüm. Emin olun size bir daha görünmeyeceğim"dedi sırıtarak. Ardından uzaklaştı. "yürüü anca gidersin hahahaha"dedim
Lütfen bana kızgın olmayın. Ben bunu yapmak istemezdim. Lâkin ben orada doğdum. Benim kralım Zemheri kral, kraliçem Nastanya kraliçe idi. Ben onların verdiği kurallara uymak zorundaydım. Yoksa idam bile yiyebilirdim.Nerede dünyaya geldiysem oranın zalimliğine alıştım. Biraz acı ama bu yaşam beni de kötü yaptı. Belkide Latibule şehirinde olsaydım her şey daha iyi olabilirdi. Bu benim kaderimdi.Buna razı olmak gerekiyordu galiba. Benim onlara kötülük yapmam zalimceydi ama bana bu öğretildi.
"𝗕𝗲𝗹𝗸𝗶𝗱𝗲 𝗸𝗲𝗻𝗱𝗶𝗺𝗶 𝗴𝗲𝗹𝗶ş𝘁𝗶𝗿𝗲𝗰𝗲𝗸tim. Zorluklara bir ok ile başa çıkacaktım" Bu ok'u ben ilerde bulacağıma eminim.
Şimde gelelim buranın kurucusu Gölü Bey'e. İsmi çok garip olsa gerek. Emin olun bende garipsedim.Yalnız onu değil herkesi. Benim ismim Zeynep olunca bu gayet doğal. Buranın sadece 3 bin nüfusunun olması beni üzüyor olmalıydı. Buraya gönderilirken Nastanya kraliçe ile aramızda bir konuşma geçmişti.
"Zeynep şanslıyız. Oranın sadece 3 bin kişilik nüfusu var. Her an savaş çıksa hepsini bitirebilir dik" demişti gülerek. Ben buraya iki gün önce gönderildim. Sınırlardan bile kolayca geçmiştim. Gerçi suçluları saklayan bir şehir bunu çok dikkate almıyordu heralde.
"Eminimki çok kolaydır girmemiz" demiştim o zaman. Ben buranın ihtişamını düşünmemiştim. İnsanları bile çok merhametliydi.
Gölü Bey
Gölü Bey çok yaşlıydı. Beli bile neredeyse burkulmuştu.Duyduğuma göre eşi yıllar önce savaşta ölmüştü. O yüzden çökmüş, hayata küs bakıyordu. Bu beni üzmüştü. Nasıl olduda bu kadar merhametsizdi Nastanya kraliçe. Onu acı günlerinde bile rahat bırakmadığına emindim. O bu işte yalnız değildi. Zemheri Kral da işin içindeydi. Hepsine kızgınım bana bile. Gölü Bey 50 'li yaşlarda idi. Beyaz saçları yüzünü kapatıyordu. Oysaki yüzünü gerçekten görebilsek eminimki merhametliydi. Bencil değil aksine herkesi düşünüyor. Hayat ona gülmemiş ama o halkına gülüyordu. Bunları bilmenin sebebini ajan olduğuna yorumluyordum.
Gelin o zamanda size Nastanya kraliçeyi anlatayım.
Nastanya kraliçe
Bencil olduğunu biliyorsunuz. Merhametsiz bunuda biliyorsunuz. Peki iyi yönü yok muydu? Vardı. Halkına sevecen yaklaşırdı. Pek benim ilgimi çekmezdi bu davranışı. Merhametsiz olduktan sonra isterse ödül versinler.
Bir çok vezir gelmişti buraya. Suçlularını almaya ama sanki inat etti bu ismi değiştirmeyecekti çünkü bu isim bu küçük yeri şehir yapan şeydi. Galiba o biraz inatçıydı. Ölse değiştirmeyecekti.
Derken çok kötü bir haber aldım Nastanya Hanımdan. "Zeynep oradan uzaklaşmanı öneririm. Birazdan oraya doğru beş bin kişilik bir ordu ile savaş açacağız sen orada olmamalısın. Ordu'da seni fark etmeyip öldürebilirler"sizcede çok rahat konuşmuyor mu? Bunu duyunca sinirden dört köşe, 5,6 hatta 7 köşe oldum. Her an etrafa saldırabilirdim. Sinirimi kontrol altına almak gerekiyordu. Bunu Gölü Bey'e söylemeli miydim. Bilmiyorum ama savaşın bir çok kayıba sonuç vereceğini biliyordum. Hızımı alamadan kendimi sarayın kapısında buldum. Öyle bir görkem vardı ki kendimi büyüklendiğime ikna ettim. Olabilirdim gerçekten. Gerçekten büyülenebilirdim galiba. Neyse abartmayacağım. İşte ihtişamlı bir saray. Tarafımı hatırladım. Saray'a girdim. Önümde direk kral vardı. Gölü Bey. Mahçupça eğildim. İçimden bir ses
"Zeynep,peki Lidya"
Ben bunu neden daha önce düşünmemiştim. Eğer Lidya sinirinden beni takip ettiyse benim Gölü Bey'e savaşı bildireceğimi Nastanya kraliçe'ye söyleyecekti. Bu ise benim sonum demekti. Ben ne oraya dönmek istiyordum. Ne de Gölü Bey'in buraya ajan olarak gönderilmemi öğrenmesini istiyordum. Derken Gölü Bey'in sesini duydum ve irkildim.
"Ne oldu söylemeyecek misin? "
"Söyleyeceğim kralım"nede acı değil mi? Kralım... Kralım... Ben onlara böyle bir ihanete karşı onlar bana halâ nazik yaklaşıyor ve bende ona kralım diyorum.
"Ne oldu halâ anlatmıyacakmısın"dedi kaşları çatık.
"Kralım... " Yine aynı yine aynı. "Kralım size doğru savaşa gelen Karasular şehiri savaş açacakmış. Önlem almalısınız diye düşündüm. Şuan yoldalar acele etmeliyiz" dedim ve soluk soluğa rahatladığımı hissettim. Ancak unuttuğum bir şey vardı. Ya bana bu bilgiye nereden ulaştığımı sorarsa ne diyecektim. Düşün düşün...
"Sen bu bilgiyi nereden biliyorsun" dedi Gölü Bey.
"E e e ben şey ben"resmen sözcükleri geveliyordum.
"Evet, sen. Ne demeye çalışıyorsun kızıımm"
"Kızım"bana kızı gibi hitap ediyor.
"Kralım herkes bunu konuşuyor"dedim bir anda.
"Öyle mi biz ne kadar gerideymişiz. Halkı umursamamışız bile"dedi.Üzgün olduğu yüzünden belliydi. Kötü bir şeye mi sebep olmuştum.
"Kralım şimde bunu konuşamayız. Yoldalar"biraz serttim.
"Aaa pardon pardon bu durumda bunu düşündüm. Özür dilerim"
Özür mü? Bir kral benden benden özür mü diledi? Çok saçma.
"Özür dilemenizi gerektirmedim. Gerek yoktu"
Ben saraydan çıkarken o oradakilere talimat veriyordu.
"Mürket orduyu hazırla benim oğlan da ordu'da olacak. Gelecekleri varsa görecekleri de var demekki"
Kralın bu davranışını çok seviyordum. Dikkat ettiyseniz "Kralın"içimden bir ses ona "kralım" dedirtiyordu.Ben artık benimsedim. O benim kralım olmalıydı. O halka bencil yaklaşan Zemheri kral gibi değildi o. Ona hiç bir zaman "kralım" demek istememiştim. Ama Gölü Bey'e gerçekten içtenlikle "kralım" demiştim. O benim babam gibiydi.
Derken oradan çıkarken Lidya'yı düşündüm. Umarım beni takip etmemiştir. Ettiyse bile şuan çoktan Nastanya kraliçe'ye bildirmiş olmalıydı. Olumlu düşündüm. Kendimi sakinleştirdim.Bu süreç gerçekten çok hızlı geçmişti. Ordular hazırdı. Ben şehir merkezinde idim. Savaş ise cephede. Başta Gölü Bey arkasında oğlu ve ordusu vardı. Savaş sonucunu az çok tahmin edebiliyordum. Sadece tek dileğim çok can kaybının olmamasıydı.
Süreç hızlıydı. Onları sabah görmüştüm en son. Şimde ise öğlendi.Onlar gelmişti. Öğlen 14.00.Geldiklerini feryattan anlayabiliyordum. Savaşı kaybetmişlerdi. Can kaybı bin olduğunu duydum. Bütün gençler göçmüştü heralde. Anladığıma göre Gölü Bey'in oğlu da ölmüştü. Üzgündü yine üzgün olacaktı. Ben anlayamıyorum. Neden bu kadar caniler sadece anlaşma yapabilirlerdi.Şimde çok mutludurlar. Tabii Lidya da. Ben farkına varıyordum olanların. Az çok haklıların.
"ᴋᴏʀᴋᴀʀᴀᴋ ᴅᴇɢ̆ɪʟ ʏᴀşᴀᴍᴀ sıɢ̆ıɴᴀʀᴀᴋ ʙᴀᴢı şᴇʏʟᴇʀɪ ғᴀʀᴋ ᴇᴅᴇʀ ɪɴsᴀɴ"en anlamlı sözüm. Belki ben de ilerki zamanlarda fark edeceğim bazı şeyleri.
1
A
y
sonra
Size savaş anında yazıyorum. Evet yeni bir savaş. Bu sefer Haruklugiller savaşı. Yeni bir savaş. Çoktan bitmişti savaş. Sonuçlar üzücü. Savaş süreci yazamadım çünkü bir çok şehit vardı yine. 700 asker. Gölü Bey de yaralı. Bir süredir taht boş. Bu haber Nastanya kraliçe'yi mutlu etti. Hepimiz biliyoruz. Bana uzun zamandır mektup yolluyor. Telefonlarımız var ama o mektubu yine bir ajan ile yolluyor. Çünkü ben onlara bir haber vermiyorum. Benim yerime Lidya veriyor. Lidya derken onunla kavgamızdan sonra hiç görüşmedim. Gelelim Nastanya kraliçe'nin yollamış olduğu mesajlara...
"Zeynep uzun zamandır bana bir haber vermiyorsun. Asılmak mı istiyorsun. Lidya kadar olamadın. Beceriksiz"
"Duyduğum haberlere göre Gölü Bey yaralanmış. Çok üzüldüğü söylemek isterdim ama hiç üzülmedim"
Bunlar bana Nastanya kraliçe'nin bir ay da yazdığı mektuplar. Hiç birine cevap yazmadım. O umurumda değildi ama burada da güvende değildim. Gölü Bey öleceğini hissetmiş olmalı. Vezirlerini görevlendirip yıldız sembollü omzunda bir leke olan bir kadın bir de erkek bulmalarını istedi. Buna anlam veremedim. Bulmaları 2 ay sürmüştü. Bu sırada taht boş olduğu için halk çökmüştü. Gölü Bey halâ halkı düşünüyordu.
2 Ay sonra
Vezirleri Tecri ve Kollanan adında iki kişi getirmişti. Ben onları gizliden izliyordum. Anladığıma göre bunların omzunda yıldız lekesi vardı. Bu bir gelenekti sanırım. Omzunda leke olan kadın ve erkek kral ve kraliçe olacaktı. Ne yani şimde bunlar kral ve kraliçe mi olacaktı. Ardından arkamda bir el farkettim. Arkamdan kulağıma bir şeyler fısıldadı.
"Merhaba Zeynep, sence bunu da Nastanya'ya söylemeyecek misin? "






