İçeriğe geç

Zevahir Kasrı

Bölüm 6 · 8 dk okuma

Zevahir Kasrı

Bölüm 6

4.2

Onu gitmekten yine aynı kişi alıkoydu. Fakat bu sefer bunu isteyen Haşim Bey'di. Torunun oraya gitmeye hakkı olmadığını düşünüyordu. Bu düşünceyi anlamayan Berke, dedesine döndü.

"Dede Turanlı'yı tanıyorsun? O adam Peri'yi ne diye çağırıyor ki?"

Bakışlarında öfke vardı, dedesi onun sakinleşmesi gerektiğini düşünüyordu. Fakat onun gösterdiği bu korumacı tavır ve sevgi bağından hoşlandı, daha fazla tepkisini merak ederek damarına bastı.

"Dedesi isterse çağırabilir."

Berke "Kemal onun dedesi falan değil." diye çıkıştığında dedesi kafasını çevirip gülüşünü saklarken biraderi derin bir nefes aldı. "Ben zor kabullendim zaten. Birader mevzuyu bu seferlik boş at. Abisinin bile sözünü dinlemedi bu sefer."

Haşim Bey'in yanında sokak ağzıyla konuşmaktan çekinmiyorlardı. Berke, hiçbir zaman belli etmedi ama Can'ın abiliğini ortaya koyarak onu dışlar gibi davranmasında nefret ediyordu. Buna kırılıyordu ama hiçbir zaman belli edip Can'ı kırmak istemiyordu. Üveylik aralarına girsin istemezdi.

Fakat o da kendini Peri'nin abisi olarak görüyordu. En azından geride durmasını bekleyemezlerdi. "Ne zamandır orada? Sabah mı gitti?"

Berke ikisininde sorusuna cevap vermekte çekindiğinde hoşuna gitmeyecek şeyler olduğunu anladı. Daha fazla saklamalarına dayanamadı.

"Ne oldu?" diye ısrar etti.

Dedesi "Peri, İstanbul'a dün gelmiş. Ayağının tozu ile de malikâneye gitmiş." dediğinde Berke geriye bir kaç adım atıp duyduklarını sindirdi. Sonra karmaşık düşüncelerle arkasını dönüp salondan çıktı.

Bu dışlamak değil fazlasıyla dışta kalmak olmuştu. Buna bozulup stresten ensesini kaşıyarak yürüdü. Burak'ın yere düşürmüş olduğu tişörtünü bulunca üzerine geçirdi. Böylelikle odasına gitmesi gerekmemişti. Hızla dışarıya yol aldığında merdivenlerden seslenen Burak'ı duyunca durdu.

Sinirini ondan çıkarmak istemezdi. Sakince geriye döndü ve duygularını yansıtmadan "Efendim?" dedi.

Kuzeni koşarak onun yanına gelip merak içinde "Nereye?" diye sorduğunda cevap vererek hemen kurtulmak istedi. "Dışarıya kardeşim. Nereye bilmiyorum. Sadece dışarıya çıkıyorum."

Berke, "Ben yapmadım. Can yapmış olabilir." deyip ellerini kaldıran Burak'a tuhaf tuhaf baktıktan sonra sordu.

"Neyi sen yapmadın?"

Burak omuzlarını dikleştirip cesurca baktı kuzenin yüzüne. Neden bahsettiğini söyleyecek gibi baktı. Yuvarlak yüzünde ve parlak kahverengi gözlerinde cesaret vardı. Fakat her zaman ki gibi beklenileni yapmadı, hızla arkasını dönüp aşağı kata kaçtı. Berke buna akıl yürütme işini sonraya bıraktı ve gözlerini devirip yoluna devam etti.

Saçlarına düzelterek dışarıya çıktığında bahçeden seslenen annesine döndü. Annesi ve yengesi şaşkınlık içerisinde bir yere bakıyorlardı. "Efendim anne." diyerek onların yanına gidip bakakaldıkları şeyi gördü.

Kaşlarını çattı ve sinirden seğirmeye başlayan gözü ile yalıya bakmaya başladı. Nefesi içini dövüyor gibi göğsü inip kalkıyordu. Yengesi sinirini geçirmek ister gibi tatlı bir sesle "Aşkım? Benim tatlı kuzum." dese de yanıt alamadı.

Berke daha fazla meseleyi içinde tutamayıp hızla yalıya koşmaya başladığında annesi arkasından bağırdı.Yaşanabilecek kargaşayı, yalının alt üst olmasını önlemek için onun arkasından koşturdular. Kimse çalılara asılmış boxerları ve notu almadı. Defter kağıdında yazan not onları toplayacak yardımcıları çok güldürecekti.

"Ben Berke, bunlar benim donum. Burak'ın hiçbir şeyle alakası yoktur. Mirası Burak'a verin, en çok o hak ediyor."

***

Şeytan gel oynayalım dediğinde melekler cennete girip kapıları kapatmamalıydı. İnsan şeytanın eline bırakılmamalıydı. Şeytanın her zaman ikna etmek ya da ısrar etmek için geride biriktirdikleri vardı. Melekler oyuna katılabilir miydi, hiçbir zaman bilinmezken iyi ya da kötü olduğu farketmeyecek insan girerdi. Kazanmak için değilse bile kaybetmemek için oynayabilirdi.

Deponun iki kapısınıda birden iterek içeri girdi. Sinirle düşündükçe daha karmaşık hale gelen bu işten bir türlü kurtulamıyordu. Peri, deponun zemini dövercesine ayaklarını yere vurup yatağa doğru gitti.

Durmak istiyordu, yok olmak ister gibi uyumak istiyordu. İstekleri arasında ağlayarak yanında isteyeceği abiside vardı. Yanında olsa her şey daha kolay olabilirdi. Eğilip topuklu ayakkabılarını çıkardıktan sonra onları düzenli bir şekilde yatağın yanına bıraktı. Doğrulup uzanmak için yatağın örtüsünü açtığında duraksadı. Delirmiş gibi dönüp ayakkabılarına tekme attı.

Onları ya da hiçbir şeyi düzenli tutmak zorunda değildi. Zehra Hanım yoktu, olsa da ceza vererek yüzünü duvara çevirip saatlerce bekleteceği yaşta değildi. Neden bu kadar onun isteklerini gerçekleştiriyordu aklı bir türlü almıyordu. Ağaç yaşken eğilir atasözünü dinleyip onu küçüklüğünden beri böyle eğitmesinde bunu amaçlamış olmalıydı.

Duygularına ve düşüncelere kapılıp iyiden iyiye dünyadan uzaklaştığında kolundan geriye çekilince gerçekliğe çakıldı. Dağların tepesine ulaşacak yükseklikten düşer gibi hissettiğinde çırpınmaktan kendini almadı. Bu çırpınış onu kendine çekene tekme olarak gitti.

Depoya dişlerin arasında firar eden bir inleme yayıldığında kendine geldi. Gözleri ortama açılırken yanında iki büklüm olanı umursamadı. Uzakta duran abisini fark etti. Tüm ruhlar ayağıya kalkıp toplansa da onların arasından saniyeler içinde bulabileceği kişiyi gördü.

Her şeyi bırakıp ona doğru koştu. Yalın ayak, limanına yani abisine doğru... Kavuşmak için değil de göğsüne sinip bir daha çıkmamak için koştu. Can, kardeşini sarmak ve korumak için her zaman olduğu gibi kollarını açmıştı.

Can, kardeşi ile ayrı kaldıkları sürenin sayılarla hafif geldiğini biliyordu. Özlem, eve vaktinde gelen memur bir baba değildi. Özlemeyi kimse bekleyemezdi, zamanı gelince özlenmezdi. Özlemek ayrılma gerçekleşince başka tüm eylemleri yok eden, insanın yüreğine oturmaya gelip yatıya kalan bir duyguydu.

Ağabeyini sarsacak güçle boynuna atlayarak sarıldı. Artık korkularına kaşlarını çatabilir, onu çekmeye çalışan şeytana pabuçlarını fırlatabilirdi.

Artık ağabeyi yanındaydı...

Limanı vardı; fırtınalı denizler ziyarete gelirse ağırlayabileceği, onu uzağa götürmek isteyen rüzgârlara uymayıp çapa atacağı...

Can, kardeşinin uzun dalgalı saçlarının arasına kemikli iri parmaklarını soktu. Kardeş kokusunu içine çekip ince dudaklarını kokuyu mühürler gibi saçlarına bastırdı. Onların ömürlerinde anne baba bu kokuda gizliydi.

Peri, ağlayıp mızmız bir çocuk gibi tüm olanları abisine anlatmak için kollarını çözdü. Ona dolu gözlerle bakan kardeşinin yüzünü avuçlarının arasına alan Can, gözleriyle canını acıtabilirmiş gibi kıyamamadan baktı.

İkisi de bakışlarındaki yoğunluk ile donup kalmışlardı. İçlerinde dizlerinin üzerine düşerek ağlama isteği vardı. Bugünki bir nedenden değil yıllardır olan sebeplerden ağlamalıydılar.

"Cadoloz!"

Diğer kişi bağırarak varlığını hatırlatıp ve az önce yediği tekmenin acısını hâlâ yaşayadığını belli etti. İki kardeş birbirlerinden ayrılıp ona döndüler.

Can haylazca ona gülümserken kardeşi aynı şeyi yapmadı. Onun burada olmasına şaşırarak "Ege?" diye hayal görüp görmediğine emin olmaya çalıştı. Fakat Egemen sinirden parlak kahverengi gözlerinden hayali bir ateş çıkartırken burada olduğuna emin olabiliyordu. Böyle bir öfkeyi halisünasyonlara sığdıracak zihne sahip olduğunu zannetmiyordu.

Öfke yuvası Egemen, hışımla ona doğru yürürken abisi Peri'yi kolunun altına çekti. Alay eder gibi kız kardeşini süzüp "Senin boyun mu uzadı, Cadım?" diye sordu. Bu imanın ne için olduğunu bilen Egemen, kendi ile dalga geçen arkadaşına kısık gözlerle baktı.

"Bana vurdu ya, boyu uzamıştır tabii!"

"Birincisi sakin gir paşam. Karşındaki benim kardeşim. İkincisi de sana çok güzel tekme attı." Gülmeye başlayan Can, ortamı yumuşatarak kardeşinin az önce ayakkabılarını tekmelediği anı unutturmaya çalışıyordu.

Egemen alaycı arkadaşını umursamadı, karşılarına dikildi. Arkadaşına uzun uzun bakmaya başladı. Can bakışlarla anlatılmak istenen şeyi anlamayınca "Ne var?" diye sordu. Anlayışsızlığına sinirlenen Egemen onu hafifçe itti.

"İzin verirsen sevgilime sarılacağım."

Can, gönülsüz bir şekilde kolunu kardeşinden çekerken söylendi. "Sarıl ama yani, sevgilin olduğunu düşünmüyorum."

Egemen, arkadaşına cevap yetiştiremek için tam ağzını açmıştı ki Peri'nin sarılmasıyla donup kaldı. Yanağını göğsüne dayayıp kollarını beline saran kıza karşılık verdi. Aslında bu da arkadaşına cevap sayılırdı.

Peri burnuna dolan kokusu ile derin ve sesli bir nefes aldığında herkes öylece durdu. Egemenin tanıdık sıcaklığı bedenini kapladığında depoya girerken niyetlendiği uyku aklına gelmişti. Gözlerini kapatıp daha da sokulur gibi yüzünü göğsüne gömdü.

Aslında uzun süren bu sarılmaya çoktan müdahele edecek Can, bu seferlik dokunmaması gerektiğini anladı. Kardeşinin ona aşık olmadığını biliyordu, bundan emindi. Egemen'in takıntılı aşkına karşılık vermesi, Peri'nin tercihiydi ve buna karışmak istemiyordu.

Peri, aşık olmasa dahi hiç değişmeyen bu hissi seviyordu. Sanki bedeninde o huzur bulsun diye ateşler yakan Egemen'in tarif edilmez güzellikteki kokusundan bile etkileniyordu. Egemen'le aşık olacak şeyler yaşamadılar, onunla bir daha ayrılamayacakları zamanları paylaştılar.

Egemen başını eğip omzularına kadar yetişebilen Peri'ye "Seni almaya geldim. Biletin hazır akşam uçağı ile İzmir'e dönüyoruz." dedi. Zaten buraya başka sebepten gelmezdi. Elbette gelip bunun için baskı yapması beklendik bir konuydu.

Tüm sakinlik buraya kadarmış diyerek kollarını çözen Peri ondan uzaklaştı. Onun içindeki karmaşayı hissedebilen ağabeyi çıplak ayakla yere bastığını hatırlayınca "Gel ayakkabılarını giyelim kardeşim. Kendine dikkat etmelisin, biliyorsun çok çabuk hasta oluyorsun." diye söylenerek Egemen'den uzaklaştırdı.

Peri yatağa oturunca, abisinin yutkunarak etraftan topladığı ayakkabılarını daha sonra giymek istemişti. Fakat abisi bunu ertelemeyip üşenen kardeşine iyilik yaparak ayakkabıları giydirdi. Daha sonra da yanına oturdu.

Sessizlik doğmak isterken doğumu geciktirmeye çalışan Peri oldu. Egemen de gelip diğer tarafına oturduğunda "Niye geldiniz?" diye sordu. Can ayaklarını öne uzatıp birini diğerinin üzerine atarak mekanın sahibi olduğunu rahatlığından belirtti.

Kardeşinin sorusuna cevap gelmeyince üstüne alınmayan Egemen'i bu konuda uyandırdı.

"Bu soru bana değil, sana Egemen. Ben onun abisiyim cehenneme gitse yine de yanındayım. Şimdi kızcağız kibarlığından direkt sana soramıyor ama sen cevaplamalısın."

Egemen hayretler içerisinde sevdiği kıza döndü. Gerçekten ne işiniz var burada der gibi, gelmesinden hoşnutsuz olarak mı sordu onu öğrenmek istedi.

"Doğru mu?"

Peri, abisinin öfkeden başka hiçbir duyguyu benimsememiş Egemen'i böylesine şakalarla oltaya getirmesine güldü. Kardeşine eşlik eden Can "Bir kere de şu numarayı yutma be Ege!" diyerek onun saflığına serzenişte bulundu.

Peri, yığılırcasına kendini ağabeyine taraf bıraktı. Gözlerini kapatıp "Sadece uyumak istiyorum." diye mırıldandı. Onu şefkat ile göğsüne daha çok çeken ağabeyi elini yanağına koydu.

"Ağabey göğsü cam kenarı gibidir. Dünya seyridir hayatta."

Kardeşinin tebessüm etmesini sağlayan Can, en azından gülümseyerek uykuya dalacağına memnun oldu. Onlara bakan ve kendi konusunun üstü örtülmüş hisseden Egemen, uyumadan ondan bir cevap almak istedi.

"Dönüş biletlerimizi aldım. Bu gece İzmir'e geri dönüyoruz."

Emrivaki yaparak söylese de alacağı tepki cevap niteliğindeydi. Peri, gözlerini açmadan düşündü. Kemal Bey'in son söylediklerini, ağzından tam çıkarmamış baklası ile az çok tahmin edebiliyordu. Zehra Hanım'dan güçlü olarak elde edebileceği bir şey vardı.

Eğer savaşırsa geri kazanacağı bir kız kardeşi vardı.

İzmir'e gidip Zehra Hanım'a hesap sormak istiyordu. Aklının bir köşesinde tüm bunlara ikna edici bir cevap verebileceği geçiyordu. Fakat ikna etme şekli kandırmak olursa diye çok korkuyordu. Öte yandan Kemal Bey neden devirden bahsetti, yerime geç dedi ona anlam veremedi. Her iki yanından da ateş alan şatosu, şeytanın elinde sıkıştırılırken içine düştüğü derin denizinde süzülmeye devam ediyordu.

Bu kadar şey arasında kardeşlerim için deyip devam edebilir mi, onlar için korkularını saklayabilir mi emin değildi. Fakat kardeşini geri istiyordu, Egemen'in yerinde onun olmasını ve kendilerini tamamlayan kabuk gibi sarılmasını isterdi. Üç kardeş, üç kalp kardeşi bir arada olmalarını istiyordu.

Uykuya dalmadan bir şekilde cevap verdi. "İzmir'e dönmüyorum."

Bölüm sonu

9 yorum