Bana zorla diz çöktürerek kendini üstte gören egoist kadına sinirle bakıyordum. “Benden ne istiyorsunuz?” Küçük bir kahkaha atarak bana iğrenerek baktı. “Ne kadar da çabuk anlıyorsun her şeyi. Şaşırılacak şey doğrusu. Senden ne mi istiyorum?”
…
1 gün sonra
Kadının yanından ayrıldıktan sonra bileklerimi ovaladım. Hayvan gibi korumaları vardı. Kendini diktatör sanıyordu. Buranın patronu olduğunu bana hatırlatmaya çalışıyordu. Bu kadında öyle bir şeytanlık sezdim ki en güvenilmez kişi olduğuna karar kıldım. Kadın beni tehdit etmeye gelmişti. O da olanları biliyordu. Doğu ağzını tutamamıştı anlaşılan. Üç kişi tarafından tehdit ediliyorum ve benden farklı şeyler istiyorlar. Biri Pamir ile yakınlaşmamı istiyor diğeri ise onu kendimden soğutmamı. İkisini birden Vuslatlara belli etmeden yapmam gerek. Bunları yaparken ne bende ne de Pamir de kafa kalacak. İkimizde aptala döneceğiz. Derin nefesler alarak yemekhaneye indim. Saat daha beş olmasına rağmen çoğunluk buradaydı. Tek başıma yemeğimi alıp boş bir masaya oturdum. Gerçi yemek de istemiyordum. Şuan tek düşündüğüm bu belalardan nasıl kurtulacağım. Elimdeki çatalla tabağımdaki zeytini yuvarlayıp düşünürken masanın üstüne konan bir şey yüzünden masa sarsıldı ve irkilip karşıma baktım. Pamir sandalyeyi sertçe çekip karşıma oturdu. Tabağını kendisine çekip bana baktı. “Neden buradasınız?”
“Canım öyle istedi. Bir mahsuru mu var?!” Sözlerini söylerken gözleri beni delip geçiyordu. İçindeki öfkeyi tutmak için kendisini zorluyordu. Göz bebeği irisinin denizlerinde siyah bir gemi gibi belli oluyordu. Siyah rengi bu gün daha da koyulaşmıştı. “Hayır, yok. Sadece yalnız yemek istiyordum.”
“Ne istediğin umurumda bile değil.” Bu sabah tersinden mi kalkmıştı? Bir şey demeden yemeğini yemeye devam etti. Umursamazlıkta master yaptı. O da duygu değişimleri yaşıyordu. Ama bunlar hiç normal ya da onluk davranışlar değildi. Ben geldiğimde o değişmeye başladı gibi hissediyorum. Sanki bir odundan kütüğe dönmüş gibi. Ama hala odun. Bunu düşününce istemsizce gülümsedim. Biraz da kıkırdayınca aşağı eğmiş olduğu başını birden kaldırarak bana öfkeyle baktı. “Neden gülüyorsun? Ne komik bu kadar? Yeni bir oyuncak buldun herhalde.” Demek bu konu yüzünden böyle davranıyordu. Hala beni düşünüyordu. Ben ona kaç kere önemsiz demiştim. Kendi içinde beni yalancı çıkartarak duygularım olduğunu duymak istiyordu belli ki. “Demek hala bu konu.”
“Konu hiç değişmedi ki!” Sağ elini masanın altına indirdiğinde bacağıma değen bir namlu hissettim. Ne yapacağımı bilemeyerek ona şaşkınlıkla baktım. “Şimdi bana doğruyu söyleyeceksin. Neden öptün?” Hafif kurumuş dudağımı suyla ıslattım. “Hala bu konuyu düşündüğünüze göre benim bunu neden yaptığımı sorguluyorsunuz. Oysaki size cevabımı vermiştim.”
“Yalan söylemeyi beceremiyorsun Zemheri.”
“Bunu bilemezsiniz çünkü ben hiç yalan söylemedim size.”
“Yalan söylesen de önemli değil nedense inanıyorum ben sana. Ama bu bir yalan ve ben buna inanmak istemiyorum. Ben sana farklı bakmıştım ama sen gitgide gözümden düşüyorsun. Sanki bana burayı cehennem etmeye gelmişsin gibi hissediyorum.” Gök gürüldediğinde arkama bakacakken sürgünün sesini duydum. Beni vurması için sadece tetiğe basması yeterliydi şuan. “İnanmıyorsanız sizin suçunuz.” Sandalyeyi yanıma çekti. Silahı belime yasladı. Diğer eliyle çenemi tutup kendisine bakmamı sağladı. “Sana inanmamam benim suçumsa beni öpmen senin suçun. Sana beni öpme hakkı vermedim.” Elini çenemden çekti. Ve bir cevap bekledi. Namluyu bacağıma bastırdı.
“Sizden öyle bir hak istediğimi hiç sanmıyorum. Sizi öpmek bile istemiyordum. Sadece…kafam karışmıştı. Anlayın artık şunu!” Ayağa kalkmak istediğimde sandalyeyi masaya doğru ittiğinde bacağım sandalye yüzünden acıdı ve sandalyeye düştüm. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!”
“Seni tavlama taktiği desem.” Elimi kaldırıp vuracakken durdurmadan güldü. “Sen bana o elinle vurduğunda bende senin bacağını vururum. Ben hiçbir acı bile hissetmezken sen bacağını kaybedebilirsin. Ya ben seni burada tutarsam kan kaybından ölebilirsin.”
“Zaten en baştan beri bunu istemiyor muydunuz? Hadi vurun beni! Vursanıza!” Kahkaha atarak bana baktı. “Benim için bir zaaf olduğunu mu düşünüyorsun? Sen benim için hiçbir şey değilsin.” Tokatımı yüzüne indirdiğimde sağa çevirdiği yüzünü tekrar bana çevirdi ve o sesi duydum. Korkuyla gözlerimi aşağıya indirdim. Bacağımdan kanlar süzülüyordu. “Kusura bakma, silahımı temizlerken oldu.” Herkes bana bakarken kulağıma eğildi. “Bu ikinciydi Zemheri. Üçüncü de yaşamana izin vermeyeceğim.”
“Beni öldürmek istiyorsanız bunu burada yapabilirsiniz beklemenize gerek yok.” Bacağımı sıktığında acıyla inledim. Elini ittirmeye kalkıştığımda yere diz çöktü sanki ilgileniyormuş gibi. Ama tek amacı diğerleri gibi canımı yakmaktı. Yapıyordu da gerçekten canım yanıyordu. “O kadar kolay ölmene izin vermeyeceğim. Acılar içinde kıvranarak öleceksin. Her mermi senin vücudunu yiyip bitiren bir zehir. Zehir içinde dolaşırken senin zehrin etkisiyle kıvranışını izlemek istiyorum. Bunu her şeyden çok istiyorum.”
“Sen…sen bir şeytansın!”
“Evet, ta kendisiyim. Sende bir meleksin herhalde. Öldürdüğün insanlardan dolayı seni bir zebani olarak görüyorum. Sadece bana hizmet eden kişilerden birisin, bunu kafana sok ve kendini bir şey sanma!” Ayağa kalktı, elindeki kanı ellerini ovuşturarak yok etmeye çalıştı. Sonra arkasına bakmadan gitti. Herkes hala bana bakarken “Hiçbir şeyim yok! Bana bakmayı kesin, iğrenç hissettiriyorsunuz!”
Zorla ayağa kalkıp topallayarak yürümeye başladım. Her adım attığımda bacağıma ağrı giriyordu. Ya gerçekten zehirliyse o mermi? Bunları düşünecek vaktim yoktu. İlerleyebildiğim kadar ilerledim. Merdivenleri çıkmam gerekiyordu odama gidebilmek için. Merdivenleri çıkmak için kendimi zorladım. Korkuluklara tutunarak ilerlemek isterken düştüm ve yuvarlandığım için canım daha da acıdı. Ayağa kalkmak için uğraşırken arkamdan gelen biri beni kucağına aldı. “Ellerini boynuma dola ki düşmeyesin.” Sesi tanıyarak gülümsedim. Onun yüzüne bakarak ellerimi boynuna doladım. “Demir…Çok teşekkür ederim.”
“Sevgili olmayabiliriz ama dostuz Zemheri. Ve sana zarar vereni bulup geberteceğim! Kimse sana zarar veremez.”
“Sadece bir kazaydı. Abartılacak bir şey değil.”
“Kaza olup olmamasıyla ilgilenmiyorum. Şu bacağından akan kanları gördükçe kollarımda can verecekmişsin gibi
hissediyorum. Beni bırakma olur mu?” Bir anda duygusallaşmıştı. “Neden birden bunu söyledin?”
“Sevdiğim birini kollarımda kaybetmiştim. Seni böyle görünce aklıma geldi de.” Doğu’nun dedikleri doğruydu. “Peki sen mi öldürmüştün?”
“Hayır, sokakta tecavüze uğrarken görüp koştum. Tecavüzcünün elinden kurtardım ama kan kaybından dolayı kollarıma aldığımda son nefesini verdi. Son sözü neydi biliyor musun?”
“Neydi?”
“Ben sevilmeye değmezdim, sen sevdin. Ben ölmezdim ama şuan ölüyorum.” Bir an sustu ve merdivenleri çıkmaya devam etti. “Benim yüzümden olmuştu. O adamı daha çabuk halledebilirdim.”
“Adamı öldürdün ama hapse gitmedin mi?” Yüzüyle onayladı. Odamın kapısına kartı okutarak içeri girdi. Yatağın üstüne beni bırakıp banyoya girdi. İlk yardım çantasıyla geri geldi. “Burada mermi var.”
“Evet.”
“KİM SENİ VURMAYA CESARET EDER?!” Kendinden geçmiş gibi çıldırdı. “Sakin ol kazayla oldu.”
“Ya isim veririsin ya da ben kameralara bakarım.” Derin bir nefes alıp sakinleşmesini bekledim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Pamir’in ismini verirsem onun yanına giderdi ve Pamir onu öldürebilirdi. Hiçbir ceza da almazdı. Hayır böyle bir şey olmayacak. “Pamir Bey silahını temizlerken oldu.”
“Bu ikinci kez oluyor Zemheri. Sonuçta çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde ölür.”
“Nasıl yani onu öldürecek misin?!”
“Senin ölmenden iyidir.” İlk yardım çantasından cımbız çıkarttı. “Canın acıyabilir uyuşturacağım.”
“Demir sen doktor musun? Bırak kalsın. Yanlış bir şey yapma sakın.” Gülümseyerek bana baktı. “Evet, eski mesleğim doktorluktu. Hatta profesördüm. Sonra bir şeyler oldu ve buradayım.”
Bu kadar başarılı bir profesörken neden bu bataklığa gelirdi ki insan? Hayatını kaybetmiş biri bu kadar neşeli olamazdı. Bu kadarını ben bile başaramazdım.
Bacağımı uyutup mermiyi çıkarttı. Bir kağıdın içine mermiyi koydu. Ardından cebinden küçük bir cüzdan çıkardı. Cüzdanın içinden ip ve iğne çıkardı. Bacağımı dikmesine gerek olmadığını düşünüyordum ama karışmadım. Diktikten sonra ben ayağa kalkacakken durdurdu. “Oturman lazım. Durumun şu mermi biraz daha ilerlese kemiğini kırabilirmiş. Yakından vurulduğu belli. Birkaç gün ayağa kalkma. Ama bir hafta sonra olacak olan Son aşama sınavına girmen gerek. O yüzden sana ilaçlar yazacağım.”
“Senin doktor olacağını hiç düşünmemiştim.”
“İnsanların karşısına ummadıkları şeyler çıkabiliyor. Ben şimdilik gidiyorum.” Tekrar yapmam gerekenleri söyledikten sonra çıkıp gitti. Oda da tek başıma otururken Pamir malının böldüğü düşüncelerime geri döndüm. Doğu gidip o kadına anlatmış olmalı. O zaman neden farklı bir şeyler istiyorlar? Her şey birbirine dolanıyor. Sanki sır bağları düğüm olmuş gibi.
Kapı tıklatıldı ve içeriye kanlar içinde giren kişiyi gördüğümde kalbim duracak gibi oldu. Arkasından gelen adam onu yere attı. Hızla ayağa kalktım, acıma aldırmadan yanına gittim. Yanı başına diz çöküp kapanmış göz kapaklarını açmaya çalıştım. Arkasındaki adam güldü ve bana; "Sen yaşa diye birisi ölür ve bu böyle devam eder" Sinirle ona baktığımda konuşmaya devam etti;
“Bizi en çok sevdiklerimiz yok eder.”
(Açlık Oyunları: Yılanların ve Kuşların Şarkısı bitiş sözünden alıntıdır)