Şemz der ki: 'Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir. Ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.' Yani bir karar verdiğinde insan kendi kaderini de tayin etmiştir. Zira sözler ağızdan çıktığında kendi gerçekliğini oluşturmaya başlardı. Ancak bazılarımızın gerçekliği hayat yolunda evrilirdi. Pek çok noktada, pek çok zamanda ve pek çok olasılıkta tekrar ve tekrar şekillenirdi.
O şekillerden birini yaşıyordu Güven. Koca anıları bir çöp torbası gibi kapı dışarı etmişti. Yada ettiğini sanıyordu. Zira kalbinde ağır ağır bedenini kaplayan o sızı gözlerinden dışarıya birer damlalar halinde akmaya devam ediyordu. Kardeşi bilmişti ya onu. Kan bağsız da kardeş olurdu. Öyleydi. Enes de, Devrim de, Tuna da. Kan bağsız kardeşiydi. Her şeyi paylaşan, affeden, göğüs göğüse çarpışan. İçinde hainlik kötülük barındırmayan... Tanrım. Ne vakittir bu kadar saftın sen Güven?
Aracı karanlıkta sürmeye devam ederken, radyoda çalan Sezen'in şarkısına isterik bir gülümseme attığında ağzından bir hıçkırık koptu. Sağ eliyle sol gözünden bir kez daha damlayan yaşı sildiğinde bir kere daha güldü.
Neşe yoktu içinde, sevinç yoktu. İnsan acı çekerken de ağlayabiliyordu demek. Nasıl yapardı bunu Enes? Nasıl ya? Evlenmek üzere olan bir adamı ayartmaya mı gelmişlerdi onca yolu? Olur muydu lan böyle? Neresinden tutsan elinde kalırdı bu. Neresinden tutsan düşerdin duramazdın ayakta.
Onu Devrim'i öperken gördüğünde, bütün bedeninin aniden işlevini yitirdiğini hissettiği o küçücük an iki seçenek arasında gidip gelmesine yetmişti. Ve hangisinden daha fazla korktuğunu bile hesap edemedi. Yakalanma ve öldürülme korkusu. Ama onlar korkuları çoktan rafa kaldırmışa benziyorlardı. En çok da hala hiç bir şey olmamış gibi yüzüne bakarak yalan söylemeleri koyuyordu. İşte bu tarif edemediği his yiyip bitiriyordu vicdanını.
Yaklaşık bir saatlik araba yolculuğu sırasında bir kere olsun bakmamıştı telefonuna. Grand hotele gelip bir gecelik rezervasyon yaptırdığında bu gecenin artık son bulmasını istiyordu. Düğüne falan kalamazdı artık. Yarın yapacağı en iyi şey ilk uçakla gitmek olacaktı. Zira burada kalırsa ne yapacağını bilemiyordu. Hızlı bir duşun ardından saçını kurularken yatağına adımladığı sırada kapı çaldı.
Oda servisine sipariş ettiği yemeği gelmiş olacaktı. Sabahtan beridir bir şey yememişti ve açlıktan ölmek üzereydi. Ancak kapıyı açtığında karşısında görmeyi beklediği kişi kesinlikle o değildi.
"D, Demir ağabey?" Dedi şaşkın bir ifade ile. Demir üzerinde takım elbisesi ve Devrim kadar heybetli cüssesi ile tek kaşını kaldırmış karşısında yüzüne bakıyordu.
"Biraz ayıp olmadı mı can kuş?"
"N, Nasıl?"
Demir, eliyle aşağı yukarı bir işaret yaptığında önce anlayamadı Güven, sonra üstüne bakınca fark etti altında yalnızca kısa bir baksr görünürken gözlerini kocaman açıp içeri koşturdu. "Ha siktir."
Lavaboya geldiğinde tutunup Alt dişiyle üst dudağını ısırırken derin bir nefes aldı. Kafa mı kalmıştı A.Q. Pantolonunu giyerken içeri geldiğinde yatağın üstünde ki beyaz t-shortünü de kafasından geçirdiği sırada Demir ifadesiz bir suratla yüzüne bakıyordu.
"Kusura bakma. Kafam biraz dalgında." Diyebildi yüzüne bakmadan.
"O anlaşılıyor da sebebini anlayamadım." Dedi ellerini önünde birleştirmiş yüzüne bakarken Demir. Öylece durmuş yorgun bir ifade ile yüzüne bakarken ne diyeceğini bilemedi Güven. Zira o anda kafasının içi bom boştu.
"Bir kusurumuz mu oldu?" Dedi Demir bu sefer. Derin bir nefes daha alırken başını çevirdiğinde eliyle yüzünü ovaladı Güven.
"Yok ağabi estağfurullah ne kusuru. Asıl biz ayıp ettiysek düğün arifesinde yani... siz kusura bakmayın." Derken yüzüne bakmadı.
Tek kaşını kaldırırken bir adım daha attı ona doğru Demir.: "Bir kusurun oldu." Deyince başını kaldırıp yüzüne baktı Güven. Biraz korku biraz merak vardı. Yutkunurken konuşmasını bekledi. "Niye açmıyorsun telefonlarını? Madem bir kusur yok neden kaçıyorsun arkadaşının düğününden?"
Sahi, nerede olduğunu kimseye söylememişti Güven. Bu kadar kısa süre için de o nasıl bulmuştu ki kendisini? Başını kaldırıp inceler gibi Demir'in yüzüne baktı.
"Ağabi sen nereden öğrendin benim burada olduğumu?"
"Bu önemli değil." Dedi sorusunu görmezden gelerek ama bu Güven den kaçmadı. Tam soracakken o, Demir devam etti: "Devrim'in de, Enes'in de telefonlarını açmamışsın başına bir şey geldi sanmışlar. Devrim de bana söyledi. Sabah da canın sıkkın gibiydi." Durdu. Düşünür gibiydi. "Hayır." Dedi. "Aslında dün geceden beri sende bir tuhaflık vardı. Gitmeni gerektirecek bir şey mi oldu? Biri bir şey mi dedi. Bir şey mi gördün? Kime kızdın?"
İki kere yutkundu Güven. Çok zekiydi bu kardeşler. Biraz daha konuşarak tahmin yürütse her şeyi çözeceğinden korktu.
"Yok. Yok hayır kimseye kızmadım ben. Yanlış anlamışsınız. Benim acil gitmem gerekti. Kimseye haber veremedim. Şarjım bitti dönemedim de. Devrim anlar zaten kızmaz bana." Derken bakışlarını kaçırarak ensesini tuttu. Aklına gelen ilk şeyleri sıraladığında bunun ne kadar doğru olduğunu bilemedi ama o kadarını sorgulayacak gücü de yoktu.
Biraz daha yaklaştı Demir ve tam karşısında durdu. O karşısında bir heyula gibi dikilirken diğerinin ona bakmaktan başka çaresi yoktu. Başını kaldırıp yüzüne baktığında karşısında bir karınca gibi kaldığını hissetti. Bu adam öğrenirse onları affetmez gibi görünüyordu. Ve sadece affetmeyecek gibi de durmuyordu. Düşmanı olmak istemeyeceğiniz biri gibiydi adeta. Yüzüne eğildi Demir. Öyle bakıyordu ki gözlerine, ruhundan bütün cevapları koparıp alacağını sandı Güven.
"Yalan söyleyeceksen, önce söylediğin yalana sen inanmalısın. Diğer türlüsü anlaşılıyor." Derken o kibirli bir ifadeyle dikildi ve bir iki adım gerilediğinde ancak nefes alabildi Güven. Kızgın gibi değildi ama bu durumdan hoşlanmamış gibi görünüyordu. İçine bir sıkıntı oturdu gencin. Diğeri adımlayarak gidecekken:
"Özür dilerim." Dedi birden Güven yüzüne bakamıyordu. O vakit başını çevirip kendisine bakmayan yüzüne baktı Demir. Devam etti diğeri: "Efeler şehrinde de yalancılar hoş karşılanmaz. Efe dedem: düşmanın bile mert olanı elzemdir derdi. Dostun da düşmanın da ancak kahpesi yalan söyler. Allah öylesinden sakınsın." Başını kaldırıp yüzüne baktı. "Ama bir gerçek daha var ki. İnsanın söyleyemeyeceği bir sırrı olduğunda, mecbur olduğunda yani, o vakit sapardı bu yola işte. Öyle bir mecburiyetteyim say." Derken derin bir nefes aldı ve yatağın üzerine otururken gözlerini yere çevirdi. "Söylesem bir dert, söylemesem başka." Diye gülümseyerek yüzüne baktı. "Sorma bana ne olduğunu." O gülümsemenin içinde neşeden eser yoktu. Yaklaşık bir dakikanın ardından:
"Güven." Dedi.
Başını kaldırıp yüzüne baktı diğeri. "Biz kolay dost edinmeyiz. Edinirsek de o bizde ebediyete kadar kalır. Kardeşimi dostun bilmişsin. Sende bundan gayrı dostumsun benim. Belli bir derdin var sormayacağım. Ama anlatırsan derdin derdim olur. Düşünür bir hal çaresi buluruz. Ama yok anlatmazsan da zorlamam. Sana bir ağabi olarak söyleyeyim. O şey her ne ise kaçarak kurtulamazsın. Yedi diyar gezsen, diyar diyar peşinden gelir. Bir Sır, bir yüktür aslında omuzlarında. Bunu en iyi Devrim bilir. Bunu en iyi ben bilirim. Gitmeden tekrar düşün. Dostun için kalmaya değmez mi?"
Demir tebessüm ederek çıktığında ardından baktı Güven. Kızarmış gözlerinden bir damla süzüldü yanağına ve hızla sildi elinin arkasıyla.
*****
Derin bir nefes alırken inlediğinde bir eliyle koltuğun başını diğeriyle Devrim'in omuzunu sıkarak sarsıldı Enes. Başını kaldırıp birer yıldız gibi parlayan gözleriyle bakarken hızla yüzüne yaklaştı ve aralık dudaklarının önünde durdu Devrim. Onun orgazm olmuş yüzünü izlemek bir tabloyu izlemek gibiydi adeta.
O zevk usul usul kaybolurken yerini hüzne bırakıyordu. Aynı anda çığlık gibi bir hıçkırık döküldüğünde dudaklarından ağlamaya başladı Enes. Başını geriye attı ve elinin birini alnına koyarken bir kapana sıkıştığını hissetti. Üstelik ucu bucağı görünmeyen bir kapana. Devrim alnını onun göğsüne yaslarken ağlayışlarının kesilmesini bekledi. Yaklaşık beş dakika içinde nefesinin kesildiğini hissettiğinde Enes onu üzerinden kaldırmaya çalıştıysa da bir an olsun kımıldatamadı.
"Devrim kalk." Diye tısladı. Arabanın arka koltuğunda yarı yatar pozisyondayken Enes, onu bacaklarının arasına almış üstüne abanmış tutuyordu Devrim. Pek sığamamıştı ama bu umurunda değildi. "Devrim dedim." Dedi sert bir ifadeyle Enes.
"Biraz daha bekle" Dedi Devrim. Onun nefesleri de düzene oturduğunda yüzüne baktı Nihayet. Kızarmış gözleri, ağzı, küçük burnu denizleri andıran o mavi gözleri. Uzanıp saçlarından geçirirken parmaklarını Devrim, usulca yüzünü de tuttu. "İyi misin şimdi."
Bekledi Enes, dişlerini sıktı önce: "Değilim." Dedi gözlerine bakarken.
Derin bir nefes aldı önce Devrim. "Yolun var mı da, yoldaş bulamadım diye feryad ediyorsun?" Dedi. Ne demek istediğini anlayamadı Enes diğeri devam etti: "Gönlüne erdin mi de, gönüldaşım nerede diye sızlanıyorsun. Önce kendini bir bul bakalım. Ayağında diken yarası olmayan, sinesine gül kokusu süremez. Demiştin bana hatırladın mı?" Uzanıp çenesini tutarken baş parmağıyla yanağını okşadı Devrim: "Ne güzel demiş Şems sahiden öyle bak. Var mı yolumuz Enes? Bizim senle ayrı bir yola ihtiyacımız var mı?"
"Bırak.."
"Düşünme başka bir şey, söyle sadece." Derken onun çırpınan kollarından tutup kendisi koltuğa otururken onu da üzerine çekti Devrim. "Bunun yasağını, günahını, çıkmazını, yanlışını düşünme. Sadece şu anı söyle bana. Şu anın hoşuna gitmediğini söyle. Ama adam gibi. Yalansız. Bir an olsun tek bir dokunuşumdan bile etkilenmediğini söyle." Derken gözlerinin içine baktı. "Söyle bende..." Dediğinde cümlesini tamamlamadan yakından dudaklarına bakmaya başladı.
"Sende ne?" Derken onun kendisine bakışını izledi Enes. Dişlerini sıktı Devrim. Dudaklarından çıkarsa o cümle kendi gerçekliğini yaratır biliyordu.
"Bende beni sevmediğine ikna edeceğim kendimi." Dedi sonunda pes ederek. Onun gözlerine bakarken Enes derin derin nefes alıp vermeye başladı.
"Devrim. Ben seni sevmiyor değilim." Dedi sonunda. "Ben seni hiç bir şey söylemeden memleketine geldiğinde, bir gün bile beni aramadığında, hatta beni düğününe davet etmediğinde bile sevdim. Çünkü sana saygım vardı. Nasıl unuturum zor zamanlarda yanımda oluşunu, kendince beni ve diğerlerini sahiplenişini. Kimseye göz ucuyla bile bakmazken bize gülümseyişini. Güven'in başını okşayışını, Tuna'nın derslerine yardım edişini, benim yaralarımı sarışını. Efe torunuyum ben yalan söylemek yakışmaz bana. Bu kadar yürekten davranırken nasıl düşman olurum sana. Belki Kızarım. Öfkelenirim. Gerekirse söverim ama nefret etmem senden. Ama Devrim, bu yaptığımız var ya, bu işte yalandan daha korkunç. Ben ailenin yüzüne bakıyorum. Sen nişanlının yüzüne bakıyorsun. Dilimle yalan söylemiyorum belki ama doğruyu da söyleyemem. Güven'e de yaptım aynısını bak nerede şimdi? Ona yalan söylemedim ama doğruyu da söylemedim. Söyleyemezdim de. Sende söyleyemezsin Devrim. Kimseye bunu yaşatmaya hakkımız yok."
Ona bakarken dudaklarını yalayarak başını eğdi. "Ben düşünmem kimseyi. Ben yalnızca kendimi düşünürüm." Dedi. "Başkası üzülmesin diye ben mi üzüleyim."
"Doğru." Dedi isterik biçimde gülerken Enes. "Beni de düşünmüyorsun."
Başını kaldırıp yüzüne baktı: "Seni düşünmediğim tek bir günüm bile yok." Dedi.
Bu açık sözlerine afalladığında Enes biran bir şey diyemedi fakat ardından yutkunurken kendine geldi. "O zaman duy beni." Dedi kaşlarını çatarken: "Sözlerime kulak ver." Eliyle çenesini tutup yüzüne bakmasını sağladı bu defa. "Söz verdiğim gibi gitmeyeceğim. Ama evlendiğin gün bu şey bitecek tamam mı. Sen evinde karınla, ilerde doğacak çocuklarınla mutlu bir ömür geçireceksin. Bende yoluma gideceğim. Bırakacaksın. Gelmeyeceksin peşimden. Yoksa yemin ederim ikimizden birinin sonu olur bu yaptığın."
Öylece onu izlerken Devrim konuşmadı. Çenesini tuttuğu yer kızarmıştı ama aldırmadı. Uzanıp belinden tutarak kendisine çekerken onu başını boynuna koydu ve dudaklarının arasında sıkıştırdı tenini.
"Kızar, öfkelenir, tehdit eder, söver hatta beni vursan bile Enes bunları yaptığın halde yine de hayatta kalan tek insan sen olurdun. Neden biliyor musun? Benim de sana saygım var. Saplantımı bastıran tek şey bu olabilir." Derken bu sefer öptüğünde boynunu, titredi diğeri. "Sen benim için tahmin edemeyeceğinden de özelsin. Bunu buraya geldiğinde bir kere daha anladım."
Enes gözlerini kapamış başını geriye yaslayarak onun başını tutarken, telefonu çaldı Devrim'in. İkinci çalıştan sonra doğrulup cevap verdiğinde, Enes'in baygın yüzüne baktı.
"Güven gitmemiş." Dediğinde, önce algılayamadı Enes sonra merak ve şaşkınlıkla yüzüne baktı. "Otel de kalıyormuş. Eğer haklıysan Güven dönecektir merak etme." Dedi.
Saçları karışmış perçemleri yüzünde dağılmış şaşkın bir ifadeyle bakarken Enes tek bir kelime daha edemedi. Devrim arka koltuktan inerek şoför koltuğuna geçtiğinde bile Enes kımıldamadı öylece durmuş aralık dudaklarıyla boş kapıya bakıyordu. Zira zaman onun için donmuş gibiydi. Ve çok geçmeden Devrim gaza basarak karanlıkta kayboldu.
*******
Yorum ve beğenilerinizi eksik etmeyin efenim..:)
OKUR KALIN