Annemin kalbini,
babamın aklını aldım.
Meleğimi hapsettim,
şeytanlarım ise şehir şehir geziyor.

Zehir 0,7 - ACİL DURUM
13.11.2022
05:13
Aptallık ve dahilik arasında her zaman çok ince bir çizgi olduğunu herkes bilir. Yoldan geçen herhangi birine bu ince çizginin ne olduğunu sorsaydım muhtemelen bir çok farklı cevaplar alırdım. Bazıları aynı, bazıları birbirine çok benzeyen ve ya tamamen bambaşka olan cevaplar..
Peki biri bana aradaki farkın ne olduğunu sorsaydı nasıl cevap verirdim?
Düşündüm.
Düşündüm..
***
Akrep gitmişti.
Arkasından bana düşen sadece bakakalmaktı. Gözlerim yerdeki ufak kan birikintisindeyken düşünceler aklımdan yavaş yavaş uçup gidiyordu. Ufak bir birikinti az önce ufak bir göl de olabilirdi. Yavaş yavaş biriken ve bir anda son damlanın düşmesiyle taşkın riski oluşturan Bir göl..
Burun kemiğimi iki parmağım arasında sıkıştırarak kaşlarımı çattım. Bir film şeridi gibi bu gece yaşadıklarımı düşündüm. Çok saçma bir geceydi, yaşanmaması gereken bir geceydi.
Derin bir nefes aldım ve koltuğun üzerinde gözüme çarpan şalı omuzlarıma atarak balkona doğru adımladım. Az önce Akrep'in gözlerimin içine bakarken çıkıp tüy olduğu balkona...
Sabahın ayazı tüm vücuduma akın akın çarparken hafifçe irkildim. Nefeslerim yavaş yavaş sıklaştı ve aklımda içimi ürperten bir düşünce belirdi. Biz Akrep ile az önce sessiz bir savaş vermiştik. Ben ona kinli veya öfkeli değildim ama onun için aynı şey geçerli değildi. Neredeyse Tilki'yi öldürüyordum. Ben bir canı, bir ruhu parçalıyordum. Ben az kalsın bir insanın tekrar yaşama hakkını elinden alıyordum.
Ben Akrebin şu hatta en değer verdiği kişiyi soğuk toprağın altına veriyordum.
En değer verdiği kişi..
Evet bu hayatta bizim bile çok değer verdiğimiz birileri/birisi vardı. Olmak zorundaydı, kapkara bir kalpte yaşamak için ufak sevgi kırıntıları dilenmek zorundaydık. Bu hem onur kırıcı hem de ufak bir tebessüm sebebiydi.
Tüm kuryeler bilirdi ki, takım arkadaşın aslında hayatta olan tek sığınağındır. Bizim kurye dediklerimize diğer insanlar kimsesizler derdi. Kimsesi olmayan bir insanın tek kimsesi yanındaki kişi olurdu. Gölge benim için ne anlam ifade ediyorsa Tilki de Akrep için aynı anlamı ifade ediyordu. Yoksa değer vermediği biri için neden bunca zahmete katlanıp benim odama gelsin ki?
Balkondaki ufak dolaptan daha önce koyduğum sigara paketini çıkarttım. Çakmağı da elime alıp ucunu ateşledim.
Gözlerimle etrafı ilmek ilmek dokurken ne görürsem göreyim her şey bulanık gibiydi. Renkler soluk, nefesler kesik, adımlar eksik... Aklımda ki geçmişten gelen senaryolar, gerçekte gördüklerimi baltalıyor ve asla gözlerimin tam anlamıyla gerçek bir görüntü çizmesine izin vermiyordu.
İçeriden kısıkta olsa telefonumun sesinin yükseldiğini duydum ama ne merak ettim ne de içeri geçerek elime aldım. Bu sessizlikte ılık bir melodi gibi bana ve sigarama eşlik ediyordu. Gözlerim yan tarafımda ki odanın balkonuna kaydı.
Daha önce sadece bir iki gece kaldığım otel odamı hiç bugünkü gibi incelememiştim. Kim hangi odada kalıyor hiçbir fikrim yoktu. Merakta etmiyordum çünkü işime yaramaz bir bilgiydi. Burası tampon bölgeydi, kimse kimseye asla zarar veremezdi.
Ta ki bu geceye kadar.
Gerçi bunun gibi bir olay bekliyordum ama KULE'nin ana merkezinde, odama dalacak kadar cesaretli bir deli olduğunu tahmin etmiyordum.
Bu gece ki gibi bir an normalde asla yaşanmaması gereken bir durumdu. Eğer ki bugünü KULE'ye bildirseydim Akrep gerçekten büyük bir zarar alabilirdi. Bildirse miydim? Ne kaybederim?
Gözlerimi usulca kapattım. Vücudumu saran havaya kendimi kaptırdım. Temiz gibi, beyaz gibi, sanki bu an huzurlu gibi...
Yan tarafımdaki odanın balkonundan bir tıkırtı yükseldi. Gözlerimi açmadım zira artık o odanın kime ait olduğunu biliyordum.
Balkon kapısı açıldı, yaklaşık 50 metre ötemde bir ayak sesi işittim. Korkmadım, ürkmedim ve merakta etmedim. Sakin, huzurlu ve derin bir nefes aldım sigaramdan. Akciğerlerim şişerken dumanın ağzımdan usulca çıkmasına izin verdim.
Bir çakmak sesi yükseldi bu huzurun ortasında.
Bir kere daha..
Bir kere daha...
Ve bir müddet sonra son bir kere daha.
İstemeden de olsa içimden gelen gülme isteğini bastıramadım. Çok kısık ama bir o kadar da bu sessizlikte çığ gibi duyulan tiz bir ses çıktı dudaklarımdan. Yanımdaki dolaba sırtımı ve omzumu dayadım, yönümü Akrep'e doğru çevirdim ve bir müddet çakmakla olan mücadelesine tanıklık ettim.
Gittikçe çatılan kaşlarından, dudaklarının arasındaki sabırsızca yanmayı bekleyen sigaraya kadar inceledim. Bir eliyle çakmağı ateşlemeye çalışıyor diğer eliyle hafif esintili rüzgarı önlemek için sigarasına siper yapıyordu. Biçimli ve uzun parmaklarının arasındaki çakmak adeta kaybolmuş gibiydi. Dudaklarının arasındaki sigara yüzünden çene kemikleri belirginleşmiş, dudakları sert bir mizaca dönüşmüştü.
Çakmakla olan mücadelesine daha fazla dayanamadım. Elimdeki çakmağı 20 metre ilerimdeki adama hiç düşünmeden yavaşça fırlattım. Anlık bir refleksle çakmağı yakaladı, bu refleksine şaşırmamıştım ama bu kadar hızlı bir tepki de beklemiyordum. Elindeki çakmağa şaşkın bir ifadeyle baktı bir süre ve kaşları havalanırken gözleri gözlerime tırmandı.
Yüzü açıktı.
Yüzüm açıktı.
Alacakaranlık semalarında; o mavi gözleri, derin ve fırtınalı bir okyanusa benzettim. Lacivert diyemezdik ama mavinin en koyu tonu hangisiyse o Akrep'in gözleriydi.
Gözlerini gözlerimden çekerek çakmağı ateşledi ve sigarasını yaktı. İçine çektiği zifir dudaklarından adeta bir bulut gibi yavaşça süzüldü. Başını göğe doğru hafifçe kaldırırken sigarasından bir nefes daha çekti.
Pür dikkat onu izliyordum. Sanki huzurluymuş gibi dudaklarından anlık bir gülümseme geçti. Çok kısa sürmüştü, gözlerimi onun üzerinden ayırmadığım için bu gülümsemeyi görebilmiştim.
"Komşu komşunun külüne gerçekten muhtaç ha?"
Gözlerini usulca açtı, başı hala göğe doğruyken bakışları bana döndü. Onaylamaz bir şekilde dudakları dümdüz bir hat üzerinde asılı kaldı.
"Sorma.." dedi.
Bakışlarım hala onun üzerinde asılıyken bir anda çektim. Son kez sigaramdan bir duman alarak dikkatlice küllüğün içerisinde attım.
"İşte, Allah'ın adaleti.. Kime muhtaç olacağını asla kestiremezsin." diyerek sırtımı balkon demirliklerine yasladım.
Önce kaşları çatıldı daha sonra konuşmak üzere dudakları kıpraştı ama yine de ağzından tek kelime çıkmadı.
Gülümsedim. Balkon kapısına doğru yönelirken " Bana bir yanlış yapmadan önce bir daha asla bana ihtiyaç duymayacağından emin ol." diyerek içeri girdim.
Bir çakmak için konuşmuş gibi görünsem de aslında ileride bana ihtiyaç duyabileceğini mecazi bir yoldan belirtmiştim. Çakmağım onda kaldı.
Üzerimdeki şalı sandalyenin baş kısmına rastgele fırlattım ve kendimi koltuğa bıraktım. Kafamı koltuğun başlığına yaslarken stres beynim içine doğru akın etmeye başladı.
Evet bugünü atlatmıştım.
Bir sonraki görev ise neydi bilmiyordum. KULE'nin çalışma prensibini asla anlayamamıştım. Zira bunu sadece ben değil kimse anlayamıyordu. Bu zamana kadar verilen görevler neden birden fazla kişiye veriliyor ve neden kuryeler arası bir rekabete dönüşüyordu?
Amaç bir belge çalmak ise, bunu tek kurye de yapabilirdi veya sadece 1 takımda halledebilirdi. Eğer bir rehine kaçırmamız gerekiyorsa düşman olmak yerine aksine birlikte çalışmamız daha iyi olmaz mıydı?
Bunun arkasında büyük bir neden vardı, biliyordum ama o nedenin ne olduğunu henüz bulamamıştım. Belki de, kimsenin birbirine güvenmemesini sağlayarak kendi gizliliklerini sürdürülebilir kılmanın bir yoluydu ya da kuryelerin birlik olarak KULE'yi çökertme imkanlarının bulunması da olabilirdi..
Daha önce koltuğun üzerine fırlatmış olduğum telefonu elime aldım. Gölge'den bir arama ve bir mesaj telefonumun ekranına düştü.
"Tık.Tık."
Kaşlarım çatıldı, önce sesin nereden geldiğini ayırt etmeye çalıştım daha sonra bedenim yavaşça balkona doğru isteğim dışında döndü. İşaret parmağının dışıyla balkon camına tıklatan bir Akrep görmeyi beklemiyordum. Hem de hafifçe sırıtarak..
Gözlerimi devirerek balkon kapısına doğru ilerledim. Kapıyı sertçe kendime doğru açtım.
Bir kaşımı kaldırıp başımı hafifçe 'ne var?' dercesine salladım.
Elindeki çakmağı önce gözlerimin önünde salladı daha sonra camın önüne bıraktı. Bu yaptığına anlam verememiştim, bir çakmak için bu kadar efor sarfedilmemeliydi. Onda kalabilirdi, bana geri vermesine gerek yoktu.
Tam karşısındaydım, dik bir duruşla gözlerinin içine bakıyordum. Asla çekmedim bakışlarımı üzerinden, sessiz bir baş kaldırıydı bu.
İlk kez bir şeyin farkına vardım. Akrep benden biraz uzundu, göz hizam tam boynundaki küçük kuytuya denk geliyordu. Sessizce yutkundum.
"Verdiğine göre geri gidebilirsin."
Bir şey demesine izin vermeden balkonun kapısını kapattım ve arkamı dönerek kendimi az önce oturduğum koltuğa bıraktım. Göz ucuyla balkona baktığımda gitmiş olduğunu gördüm.
"Derdi ne bu aptalın?"
Gölge mesaj atmıştı, merak duygum ellerimi telefona uzatmamı sağladı.
Gölge: Görev hakkında bir kaç bilgi deşifre edildi. Acil dön!"
Gergin bir şekilde hemen Gölgeyi aradım. Bir kaç kere çaldı ve en sonunda telefonun diğer ucundan bir ses yükseldi.
"Çok büyük sıkıntıdayız. Bu görev açıklanırsa ayvayı yedik diyebilirim."
Telefonu açar açmaz böyle bir şey duymak gerginliğimi ikiye katladı. Merakla sordum. "Ne görevi? Daha yeni görevden çıktım, biraz soluk alalım ya."
En zor görevlerden biriydi bu gece gerçekleştirdiğim görev. Basit gibi görünüyordu ama içimde psikolojik bir savaş vermiştim. Korku, çaresizlik, stres ve gerginlik...
Fiziksel bir yara almayı, bu duyguları yaşamaya tercih ederdim. Görev esnasında aklımdan geçen düşünceler, korkuyu iliklerime kadar hissetmiş olmak ama bunu dışarıya yansıtamamak beni mahvetmişti. Kalbim sanki ellerimin arasındaydı, nabzımı ilk kez iliklerime kadar hissetmiştim.
Zor olan görev değildi, zor olan karşımdaki düşmanın gerçekten ilk kez benden güçlü olduğunu bilerek savaşmaya çalışmaktı.
"Merak etme göreve 2 hafta olduğu söyleniyor. Henüz bir açıklama gelmedi."
Derin bir nefes verdi. Bu, Gölge'nin sıkıntı büyük deme şekliydi.
"Viper, bu göreve katılım zorunlu."
Gözlerimde şimşekler çaktı. Bir anlık ne duyduğumu tartmaya çalıştım. Bu zamana kadar hiçbir göreve, katılım zorunluluğu yoktu. Bir görev verilirdi ve reddedersen direkt hükmen mağlup olurdun.
"Ne demek zorunlu? Görev ne Gölge!"
Sesim, isteğim dışında yüksek çıkmıştı. Telefonu hoperlöre alarak yanıma koydum. Baş ağrım gittikçe artıyor, midemde ufak kasılmalar hissediyordum.
Bu gece, mental olarak ne kadar çöktüğümü fark ettim. Ben güçlüydüm, bu kişi ben olamazdım. En büyük avantajım mental disiplinimdi, beni zafere taşıyan en büyük kozumdu.
" Görev belli değil, edindiğim bilgiler de sağlam kaynaktan değil o yüzden kesin bir şey söyleyemem."
Bu cümleden sonra bir 'ama' bekliyordum.
"Ama, tahminim üzerine K10 listesi tamamen katılımcılar arasında olacak."
Hiçbir şey anlamıyordum.
Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum.
Aklım, akımı süratli bir akarsu gibiydi. Çağlayan gibi şiddetli ve yakıcı..
Benden bir tepki bekleyen Gölge daha fazla dayanamadı ve konuşmasına devam etti.
"Viper, bu bir ölüm oyunu. Görev Türkiye'de değil, Rusya'da. Herhangi bir puanlama yok ve katılımcılar sadece 2 kişiyle sınırlı değil. Herkes Viper! KULE'nin tüm gözde suikastçileri!"
Sakinleşmeliydim. Uzunca bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve nefesimi usulca dışarı bıraktım. "Görev ne zaman açıklanacak?"
"Görev açıklanmayacak."
Kaşlarım çatıldı. "Ne demek görev açıklanmayacak?"
"Demek istediğim o değil. Bir görev olduğu, K10 listesine duyurulacak ama görevin ne olduğunu görev başladığında söyleyecekler."
Sabrım taşıyordu, sinir tüm saç diplerime yayıldı. Histerik bir kahkaha attım.
"Bak! Bunlar bana KULE'den sızdırılan bilgiler. Kesinliği yok! Belki bambaşka bir görev olacak bilemeyiz. O yüzden aşırı düşünmeyi bırak ve sadece temkinli ol yeter."
Oh tabi... Çok mümkün ya..
"Peki ne zaman duyurulacak ve bundan diğer kuryelerin haberi var mı?"
"Önümüzdeki günlerde duyururlar muhtemelen ve diğer kuryelerin bilgisi olmadığını düşünüyorum."
Göremeyeceğini bilmeme rağmen başımı aşağı yukarı salladım. "Teşekkürler Gölge. Bir duyum alırsan haberdar et."
"Merak etme takipteyim. Bu arada kol saatin alarm verdi ama bir tehdit algılamadığımdan üzerine düşmedim."
"Ah, o mu? Uyurken yanlışlıkla bastım."
Yalan bu sıralar dilime yuva yapmıştı. İlk kez Gölge'den bir şeyler saklamanın mahcubiyetine kapıldım.
*
Gece yarısına birkaç dakika kalmıştı.
Şehrin bu mahallesi gündüzleri kalabalık ve gürültülüydü ama gece çöktüğünde garip bir sakinliğe bürünüyordu. Sanki şehir, bu gece olacakları önceden biliyor gibi sessiz çığlıklar atıyordu.
Dar sokaklar, birbirine yakın apartmanlar ve soluk sarı sokak lambaları…
Uzaktan bakıldığında her şey sıradan görünüyordu.
Bir köşede park etmiş arabalar.
Bir balkonun aralığından sızan televizyon ışığı.
Bir köpeğin ara sıra duyulan havlaması.
Ama bu gece, bu sokaklarda görünmeyen bir av başlamak üzereydi.
Kimse farkında değildi.
Bu mahalle, birkaç dakika içinde dünyanın en tehlikeli sayılabilecek eğitimli suikastçılarının av alanına dönüşecekti.
Soğuk, tüm K10 üyelerinin içine işleyecek kadar sertti.
Her biri kuytu köşelerden tek bir emir bekliyordu. KULE'nin görevi başlatma emrini.
Kulaklarına taktıkları kulaklıklardan en ufak bir ses, bu şehri kıyamete sürükleyecek kadar tehlikeliydi.
Böylesine bir göreve kimse anlam veremiyordu, sorguladılar. Haftalarca düşündüler ama nihayetinde kendilerini Rusya'da buldular.
Kulaklıklardan tiz ama metalik bir ses yükseldi.
Soğuk, duygusuz ve mekanik. Bir robot gibi ama gerçek bir insan sesi.
Hepsi bu sesi zihinlerine kazıdı.
“Operasyon başlıyor.”
Kısa bir sessizlik oldu. Nefesler tutuldu.
Sanki bu koskoca şehir bile o sesi dinliyordu.
“Görev: Çelik Kapan.”
“Konum; Bina 17 ”
“Meskun Mahâl.”
Bir süre tekrar sessizlik tüm şehre hakim oldu. K10 tüm dikkati ile hiçbir ayrıntıyı kaçırma olasılığı olmadan dinliyordu. Ardından ses çok daha sakin bir tonla devam etti.
“Kurallar basit.”
Bir saniyelik duraklama.
“İlk ulaşan alır.”
Bir nefes sesi.
“İlk alan, kazanır.”
Şehrin farklı noktalarında, karanlığın içinde bekleyen on farklı siluet aynı anda harekete geçti.
Çatılar...
Bina 17’nin karşısındaki apartmanın çatısında bir siluet duruyordu.
Viper.
Gece rüzgarı uzun siyah saçlarının uçlarını hafifçe savuruyordu. Ay ışığı saçlarının bazı tellerine değiyor ama yüzünü tam olarak aydınlatmıyordu.
Amber gözleri aşağıdaki sokağı dikkatle tarıyordu.
Hiç acele etmiyordu.
Viper, hiçbir zaman acele etmezdi.
Çünkü avcılar koşmazdı.
Avcılar, beklerdi.
Yanında, çatının biraz gerisindeki çöküntüde Gölge diz çökmüş durumdaydı. Dizlerinin üzerinde ince bir laptop vardı. Ekrandaki dijital harita sürekli değişiyor, yeni güvenlik noktaları belirip kayboluyordu.
Gölge'nin parmakları klavye üzerinde inanılmaz bir hızla hareket ediyordu.
Bir kamera simgesi ekranda kırmızıya döndü.
Sonra biri daha.
Sonra bir diğeri.
Gölge hafifçe başını eğdi.
“Tamam…”
Ekrana birkaç komut daha yazdı. Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bölgedeki kameraların %60’ı kapalı.”
Viper aşağıdaki sokağa bakmayı bırakmadı. Gölge konuşmasına devam etti.
“Diğerleri de döngüye girdi. Görüntü tekrarı oynatıyorlar.”
Bir saniye sonra ekledi.
“Yirmi saniyemiz var.”
Viper başını çok hafif çevirdi. Amber gözleri bir an Gölge'ye kaydı.
Tek bir kelime çıktı dudaklarından.
“Yeter.”
Ve bir sonraki saniye çatının kenarından aşağı atladı, hiç tereddüt etmeden, hiç ses çıkarmadan.
Sokaklar..
Viper dört kat yüksekten aşağıya indi.
Ama düşmedi. Ayakları dar sokağın kenarındaki yangın merdiveninin metal platformuna sessizce değdi.
Bir kedi kadar hafifti.
Bir engerek kadar sessiz.
Aşağıdaki sokak hala sakindi. Bir araba yavaşça köşeyi döndü, farları bir an için sokağı aydınlattı ve sonra kayboldu.
Viper duvara yaslanıp etrafı tekrar taradı.
Amber gözleri karanlığa alışmıştı ve içgüdüleri ona bir şey söylüyordu.
Bu sokakta yalnız değildi.
Başka Bir Çatı..
Aynı anda birkaç bina ötede iki siluet daha çatının kenarında duruyordu.
Akrep ve Tilki.
Tilki ellerini cebine sokmuş, rahat bir tavırla aşağıdaki sokağı izliyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Bu tür görevler onu her zaman eğlendirirdi.
Tilki başını hafifçe eğdi.
“Viper geldi.”
Akrep ise çoktan fark etmişti. Gözleri kısılmış, gözbebekleri ise tutkuyla alev alev yanıyordu. Bu gün, bir hesaplaşma günüydü.
Sakin ve kısık bir seste “Biliyorum.” dedi.
Tilki gülümsedi.
“Diğer görevlerine göre oldukça hızlı çıktı ininden.”
Akrep cevap vermedi.
Tilki devam etti.
“Eh, Viper'ın hızına yetişelim. Yarış? ”
Akrep elindeki silahını kontrol etti. Metal bıçak hafifçe tık diye yerine oturdu.
“Hayır, bu bir av.”
Tilki kısa bir kahkaha attı.
“Daha eğlenceli.”
Bir saniye sonra ikisi de aynı anda hareket etti. Çatının kenarından karanlığın için atladılar.
Balkonlar..
Sokağın diğer tarafında bir apartmanın ikinci kat balkonunda iki kişi daha duruyordu.
Arzen ve Ghost.
Arzen balkon korkuluğuna yaslanmıştı. Parmakları metal korkulukta ritmik bir şekilde tık tık ses çıkarıyordu. Sokaktaki hareketi izlerken dudaklarında ince bir gülümseme vardı.
“Şimdiden kokusunu alabiliyorum.”
Ghost başını çevirdi. “Neyin?”
Arzen'in gözleri karanlıkta parladı.
“Ölümün.”
Aşağıdaki sokağa baktı. Bir gölge az önce yangın merdivenine inmişti. Bir başka gölge çatılar arasında hareket ediyordu.
Arzen hafifçe fısıldadı. “Ve henüz kimse birbirine saldırmadı.”
Ghost sordu. “Ne zaman başlayacak?”
Arzen gülümsedi. “Çok yakında.”
Yeraltı Kompleksi..
Bina 17 dışarıdan sıradan bir apartmandı ama altındaki yapı kesinlikle sıradan değildi.
Yeraltında kalın beton duvarlar vardı.
Çelik kapılar.
Biyometrik kilitler.
Silahlı güvenlik.
Ve en alt katta…
Arşiv Çekirdeği..
Yıllardır saklanan veriler.
Sırlar.
İsimler.
Öldürülmesi gereken insanlar.
Kontrol edilmesi gereken insanlar.
Ve belki de Kule'nin bile saklamak istediği gerçekler.
Kulaklıklardan ses tekrar yükseldi.
“Hatırlatma.”
Şehirde hareket eden avcıların hiçbiri konuşmadı ama hepsi dinliyordu.
“Operasyon bireysel performansı da etkileyecektir.”
Bu söz bazı yüzlerde küçük bir gülümseme yarattı.
Çünkü bu sadece bir görev değildi.
Bu bir sıralama savaşıydı.
Ve bu gece…
Birileri yükselecekti.
Birileri düşecekti.
Ve belki de…
Birileri geri dönemeyecekti.
*****BÖLÜM SONU****
Bildiğiniz üzere bölümler her hafta Cuma günü geliyor.
Diğer bölümde görüşürüz 💕
Yorumlar, aşırı motive edici olduğundan bu hafta belki extra bir bölüm daha gelebilir.
Kendinize iyi bakın, güzelliklerle kalın ❤️🔥🫰🏻