Gösteri biteli yalnızca bir gün olmuştu ama sanki üzerinden bir ömür geçmiş gibiydi. Sabah uyandığımda odamın tavanına uzun uzun baktım. Ne alkışların sesi vardı kulaklarımda, ne de müziğin titreşimi bedenimde. Sadece sessizlik. Ve o sessizliğin içinde büyüyen bir kelime:
Gölge.
O adamın kim olduğunu bilmiyordum. Adını, nereden geldiğini, orada neden olduğunu… Ama o bakışlarda beni ürperten bir şey vardı. Hayatım boyunca sahneden korkmadım. Ama o bakıştan… Evet, ondan korktum.
Ama aynı zamanda… merak ettim.
Elimi telefonuma uzattım. Arama motoruna “Gölge – İstanbul yeraltı” yazdım. Çıkan sonuçlar beklediğimden karışıktı. Suç haberleri, forum söylentileri, bazı dedikodular. Gölge adını taşıyan biri gerçekten vardı. Kod adıydı. Gerçek ismi bilinmiyordu ama ismi geçtiğinde insanlar susuyordu.
Bir söylentiye göre, bu kişi bir zamanlar güçlü mafya ailelerinden birinin kayıp varisiydi. Başka bir söylenti, onun adalet dağıttığını iddia ediyordu — kendi karanlık kurallarıyla. Ama kimse onu gerçekten tanımıyordu. Sadece bir isim, bir siluet, bir fısıltıydı. Tıpkı gecenin içinde bir yankı gibi.
Bir an için elim klavyeden kaydı. Neye bulaştığımı bilmiyordum. Ama içimde bir şey beni itiyordu. O adama bir daha rastlamam gerektiğini hissediyordum. Nedenini bile bilmeden.
------
O gün evden çıktım. Stüdyoya gitmek üzereyken telefonum titredi. Numara tanıdık değildi. Açtım.
“Eylül Karaca?” dedi derin bir erkek sesi.
“Evet?” dedim, sesimde temkinli bir ton vardı.
“Biri seninle tanışmak istiyor. Bu akşam saat 9’da, Galata’daki eski tiyatro binasına gel.”
“Kim bu ‘biri’?” dedim. Kalbim yerinden fırlayacaktı.
“Bunu orada öğrenirsin. Gecikme.”
Tık.
------
Bütün gün içim içimi yedi. Gitmesem mi? Ya bu bir tuzaktıysa? Ama içimdeki o ses gitmem gerektiğini fısıldayıp durdu. Gün boyunca provada aklım dağıldı. Ayaklarım yanlış bastı, hocam uyardı. “Eylül, nerelerdesin sen?” dediğinde cevap veremedim.
------
Saat sekiz buçukta çantama sade bir mont koydum, saçımı sıkı topladım ve dışarı çıktım. Sokaklar boştu, şehir kendi karanlığına gömülüyordu. Galata’daki o eski tiyatroya vardığımda binanın neredeyse çökmek üzere olduğunu fark ettim. Ama kapı açıktı. İçeriden loş bir ışık sızıyordu.
İçeri girdim.
Boş koltuklar, tozlu sahne, yıkık balkonlar... Terk edilmiş bir düş gibiydi.
Ve tam o anda sahnede biri belirdi.
Gölge.
Sakin, sessiz bir yürüyüşle bana yaklaştı. Adımlarında bir tehdit yoktu, ama karanlık vardı. Gözleri simsiyah değildi. Aslında oldukça açık renkteydiler ama içlerinde ışık yoktu. Ve o bakışlar… insanı deşip geçen cinsten.
“Benimle neden görüşmek istedin?” dedim. Sesim beklediğimden daha sağlamdı.
“Çünkü sahnede yalnızca bir dansçı değil, bir mesaj taşıyan birini gördüm,” dedi. Sesi pürüzsüzdü, ama içindeki şeytanı gizlemiyordu.
“Ne mesajı?”
“Acıdan doğan zarafet… Benim dünyamda buna nadiren rastlanır. Senin gibi insanlar, iki dünyanın da kesiştiği yerde dururlar. Ve bu tehlikelidir.”
“Ben sadece dans ediyorum,” dedim.
Gülümsedi. İlk kez yüzünde bir ifade gördüm ama o gülümseme bir sıcaklık taşımıyordu. Daha çok bir uyarı gibiydi.
“Henüz.” dedi ve ben daha bir şey diyemeden etraf sis içinde kaldı. Sisler dağılırken seslendim ama cevap alamadım. Ve sonunda sisler dağıldığında etrafta kimse kalmamıştı...
-------
Ertesi sabah annemle kahvaltı yaparken o geceyi anlatmadım. Zaten son zamanlarda pek konuşamıyorduk. Aramızda garip bir mesafe vardı. Annem çok şey yaşamıştı. Ve ben her geçen gün ona daha çok benzediğimi fark ediyordum.
Telefonuma gelen yeni bir mesajla dikkatimi dağıldı.
“Bize dansını bir daha göster. Ama bu kez bizim kurallarımızla. – G”
G… Gölge. Ya da… Gölge’nin içinde olduğu o dünya.
Kalbim hızlandı.
Aynı anda, eski bir arkadaşım aradı: Nil. Lise yıllarından beri görüşmemiştik. Telefonda “Eylül, seni televizyonda gördüm. Kraliyet gösterisi muazzamdı!” dedi. Davet etti, akşam için bir çatı partisi düzenliyorlarmış.
Gitmek istemiyordum ama içimde başka bir ses “Sıradanlığa bir veda” dedi.
O gece, Gölge’nin mesajını cebimde taşıyarak, Nil’in partisine gittim.
------
Parti şehrin tam ortasında bir gökdelenin terasındaydı. Kalabalık, gürültü, parıltı… ama ben hepsinden kopuktum. Bir köşede dururken biri yaklaştı. Tanımadığım ama karizmatik bir yüz. Elinde bir kadeh vardı. Bana uzattı.
“Eylül Karaca, değil mi?” dedi. “Gölge seninle ilgileniyor. Demek ki gerçekten özelsin.”
Kanım çekildi.
“Sen kimsin?”
“Biz onunla aynı karanlıktan geliyoruz,” dedi. “Ama ben... daha derindeyim.”
O an fark ettim.
Bu artık sadece bir dans öyküsü değildi.
Ben yavaş yavaş başka bir dünyaya çekiliyordum.
Ve o dünyanın adı:
Zehirdi.