2025 Hayat beni çok farklı yerlere sürükledi. Öyle ki, eskiden ne olduğumu bile unuttum. Hiçbir zaman unutmak istemedim, fakat kendimi bu beklenmedik yeni hayata alıştırırken o küçük kızı unuttum. Gerçekten unuttum mu, yoksa hâlâ içimde bir yerde çıkmayı mı bekliyor, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, tek gerçeğin ben olduğum. "Yaparım" dediğim her şeyi yaptım. Kolay olmadı, tabii ki, ama sonucunu düşünürsek bu sorun değil. Yetimhanedeki o zamanlarımı hafızamda hayal meyal hatırlıyorum. Fakat bazı olayları fazlasıyla hatırlıyorum: Küçük bedenimle kendisini tatmin etmek isteyen alçak bir müdürü; sırf aç karnım doysun diye ekmek çaldığımı, bunun için dayak yiyip günlerce aç kaldığımı; diğer çocuklar tarafından zorbalandığımı ve ilk ihanetimi. Dedim ya, biraz fazla hatırlıyorum. Hiç unutmadım bunları, unutamadım. Bunlar benim hayatımın bir parçası, bir gerçeğiydi artık. Gerçeklerden kaçmak aptallık olurdu. Ben kaçmam. İlk, dillere destan ihanetimi hayal meyal hatırlıyorum. On yaşında, bedenimi kirleten o alçak tarafından tecavüz edilirken, o zamanlar yakın bir arkadaşım beni sadece izlemişti. Belki de arkadaştan öte, bir aileydik biz. Fakat o, benim çaresiz ve gücümün son kırıntılarındayken attığım çığlıkları, yardım feryatlarını görmezden gelerek sadece durdu. Gerisi bende de karanlıktı. Çocukluğuma dair hatırlamak istediğim tek şey oydu. İsmini, yüzünü, sesini, ona dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Sadece öyle biri vardı, bunu biliyorum. Sokaklarda kaldığım süreçte, bir gece dayanılmaz baş ağrım yüzünden hastaneye gitmek zorunda kalmıştım. Sonradan öğrendim ki kafa travması geçirmişim. Ve sebebi ise o karanlık gecede yaşadığım şeylerdi. Ben sokaklarda kendimi yetiştirdim. Beni yetiştirecek, büyütecek ve akıllandıracak bir ailem yoktu belki, ama sokaklar vardı. Beni yetiştirdi, ders verdi, hayatta kalmayı ve nicesini öğretti. Emniyetin sunduğu o anlamsız, kahveye benzeyen sıvının boğazımı yakması, güne başlama ritüelimin tek gerçek yanıydı. Cinayet Büro’da geçen her yıl, bana yalanın iki temel kuralını öğretmişti. Bir: Eğer bir insan kan kaybından ölüyorsa, acı çekmez. İki: Eğer bir insan yalan söylüyorsa, o acı yüzünde, özellikle de dudaklarının kenarında bir mikro-kasılma olarak mutlaka belirir. Ben acı çekmeyi on dört yıl önce, o yetimhane duvarlarında bitirmiştim. Geriye sadece yüzleri okumak kalmıştı. Bugün de farklı değildi. Sadece katilin bıraktığı izler... onlar beni kaşındırıyordu. "Komiserim, bu davanın üzerindeki baskı artıyor. Amir Harun Bey, bu sabah yine dört nala koşar gibi tur atmaya başladı odasında. Hani bir şey de diyemiyorum, sinirimi bozuyor. Davaya aylardır biz bakıyoruz," dedi Defne. "Geçen yıllarda diğer ekip pek bir şey bulamadı, Harun Bey’in son umudu biziz de... Ne yapacağız?" Sesi, yorgun bilgisayar fanlarının sesi gibi sürekli ve telaşlıydı. Gözlerimi Vaka Duvarı’na diktim. Dört maktulün de karartılmış fotoğrafları, coğrafi profil haritasına kırmızı iplerle bağlıydı. Harita, bir ortaokul projesi gibi görünüyordu. Defne'nin zekâsına lafım yoktu ama panik, zekâyı öldürürdü. "Defne," dedim, kupamdaki mide bulandırıcı sıvıyı tek yudumda bitirirken. "Harun Bey’in davranışları değil, bu cinayetlerin ritmi bizi ilgilendiriyor, hatırlatırım. Panik, amatörlerin lüksüdür. Bizim lüksümüz olamaz. O yüzden, Allah aşkına, sus da düşüneyim." O sırada Levent kapı pervazına yaslanmış, her zamanki gibi kaslı kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Sanki bir operasyona değil de, bir moda çekimine hazırlanıyor gibiydi. Teşkilatın yarısı normal değildi. Tamam, ben de çok normal değilim ama anormal de değilim. Levent her zaman cevap isterdi. Ben ise her zaman sinir bozucu bir bilmece verirdim. Bakışları bana karşı her zaman davetiye gibiydi. Bu sinirlerimi bozsa da ekipteki en işe yarayan adamlardan bir tanesiydi. Tabiri caizse, asla it kopuk Yaman gibi değildi. Allah bir yerden verip diğer yerden alıyor ve bunun da en büyük örneği Yaman. Tam bir gerizekâlı fakat zekâ desen, yok böyle bir şey. "Ne o, Levent Komiserim? Yine mi kaslarınızı sayıyorsunuz? Yoksa bu dört cinayetin ortak noktasını mı bulmaya çalışıyorsunuz? Çünkü ikincisi için, kas değil, beyin gerekiyor," dedim, yüzümde anlık bir alay parıltısıyla. Bu adamla dalga geçmeyi oldum olası çok sevmişimdir. Levent'in yüzündeki ifade, gururunun kırıntılarını toplar gibiydi. "Sadece sizi izliyorum, Komiserim. Bu adamın cinayetleri işleme şekli, size kişiselmiş gibi geliyor." Gözlerimi kısmamla birlikte tüm dalgacılığım kayboldu. Dava benim için önemliydi. Nedenini bilmiyorum ama beni kendine çeken bir şey vardı burada. Çözemiyordum ama vardı bir şey. Birdenbire oda soğudu. Levent haklıydı; bu adamın cinayetleri işleme şekli, beni rahatsız ediyordu. Dördüncü maktulün boynundaki milimetrik, şimşek ve yağmur karışımını andıran bir çizim, tüm cinayetlerindeki süstü. Onun imzası. "Defne," diye seslendim, sesim artık emir veren, disiplinli bir tona bürünmüştü. Hassastım bu konuda, o yüzden başka bir zaman eğlenirdim. "Tekrar kontrol et. Dördüncü maktulün HTS kaydında, cinayet saatinden hemen önce, o bölgedeki baz istasyonuna takılan yabancı bir sinyal var mı? En ufak bir anormallik bile olsa, uyku düzenini boz." Dedikten sonra içeri pat diye giren Duru'yu beklemiyordum. Allah’ın deliler hastanesinden kaçmış kulu yine geç gelmişti. Ona sorgulayıcı bir bakış atınca sırıttı. "Ne o uyuyan güzel? Uykunu almışsın bakıyorum, rahatsız ettik kusura bakma." "Güzel" kısmında dalga geçmiyordum çünkü ekipteki en çekici kadınlardan bir tanesiydi. Yönelimim kadınlara yönelik olsaydı, ilk sırada Duru net olurdu. Öyle bir meseledir yani. "Ay yok Nefes Komiser. Trafik vardı da... Yoksa uykumu aldım yani, merak etmeyin, dinç başladım güne." O sütun gibi topuklularıyla masasına yerleşti. Saçındaki bigudiyi açarken konuşmayı da ihmal etmedi kendileri. "Ee, gelişme var mı bizim namus meselemizden? Ben dün olay yerine tekrar gittim fakat deliller yetersizdi. Adam her ne yapıyorsa, öyle bir temizliyor ki nutkum tutuldu!" Her ne kadar Duru'nun kişiliğine laf etsem de işinde çok iyi bir polisti. Yıllardır tanışmamıza rağmen, onun hakkındaki yetenekleri yeni yeni keşfediyordum. O sırada Yaman, sonunda kış uykusundan uyanıp hayvanları andıracak bir esneyişten sonra Duru'ya o her zamanki kaymış sıfatı ile baktı. "Annem çok iyi temizlik yapar, şüphelenmeye başladım bir tık." Bu adam ne zaman büyüyecekti? Ya da soruyu değiştiriyorum: Ne zaman adam olacak? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim çünkü bu dava beni aşar, kardeşim. Yaman’a göz devirirken Defne kıkırdadı. Bu gözümden kaçmadı çünkü Yaman’a yanık olduğunu düşünüyorum. Herkes böyle düşünüyor bence fakat Yaman ve Defne hariç, tabii ki. Levent Yaman’a bıkkın bir bakış attı ve sandalyesine oturdu. "Ya, demeyeyim demeyeyim diyorum ama bak canım kardeşim, sen kafadan sıkıntılısın. Israr ediyorum bak, ben masraf neyse karşılayacağım diyorum!" dedim. Diğerleri kıkırdarken ben gayet ciddi şekilde durmaya çalıştım ama bunların yanında ciddiyetim de kırıldığı için ben de gülmeye başladım. Yirmi sekiz yaşındayım, böyle ekip görmedim, helal olsun. Yaman, "Yok komiserim, Allah razı olsun. Maaşım sizinkinden çok," diyerek aklınca benimle dalga geçmeye çalıştı. Yalandan bir kahkaha attıktan sonra, "Bana bak, öldüreceğim seni ha!" diyerek konuyu kapattım. Sabah sabah iyice beynim yıkandı zaten, geri kalan saatlerde ne yapacağımı kestiremiyorum. Defne ve Levent işe dalmışken, Duru ve Yaman kantine inip bir şeyler almaya gitmişti. Ben ise hâlâ panoda dalgın dalgın düşünüyordum. Bu dava bildiklerimi de unutturuyordu bana. Gün ilerledikçe kafamdaki sorular çoğalıyor, çoğaldıkça çıkmaza giriyordum. Neredeyse güneş batacaktı. Karanlığı sevmiyorum, hele ki karanlıkta çalışmayı. Ama her insan bu hayatta sevmediği şeyden kaçardı; benim aksime, ben kaçmam, üstüne giderim. Defne'nin HTS kayıtlarını taramaya başladığı an, beklenen gürültü geldi. Ben de ne zaman canı sıkılır da beni azarlar diye düşünmeye başlamıştım. Harun Bey'in odasından yükselen tiz bir bağırış: "Komiser Yazıcı! Derhal odama!" Adam, benim üzerimde en az medyanın baskısı kadar stres yaratıyordu. Kariyeri için yaşayan, her davayı bir terfi basamağı olarak gören tipik bir bürokrattı. Kapısının önünde kıyafetime çeki düzen verip kapıyı açtım. Odasına girdiğimde, pencereden Vatan Caddesi'nin trafiğine bakıyordu; sırtı, sırtımdaki yükü temsil ediyordu adeta. "Gel bakalım, Yazıcı," dedi, arkasını dönmeden. "Sanki bir eğlence parkındayız ve siz, bilet almadan tüm aletlere binmeye çalışıyorsunuz." Kapıyı sessizce kapattım. Ne alâkaydı şimdi? Yüzümdeki o hafif gülümseme yerindeydi. "Efendim, biz eğlence parkında değil, Cinayet Büro'dayız. Ve ben sadece işimi yapıyorum. Ama eğer eğlence arıyorsanız, sizin surat ifadenizi okumak yeterli." O anda döndü. Yüzü, beklediğim gibi, öfkeden kasılmıştı. "Tamam, bazen içimdeki her ota boku dışa vurmamak lazımmış," yazayım bir kenara. "Zekânızla alay etmeyi bırakın! Bu seri cinayetler zinciri, şehrin çarklarını durduruyor. Valilikten baskı var. KOM'dan tehdit var. Eğer bu haftanın sonuna kadar somut bir delil getirmezseniz, dosyayı İstihbarat'a devredeceğim. Anladınız mı? O zaman elinizde, okuyacak yüz bile kalmaz." Başımı hafifçe yana eğdim. "İstihbarat mı? Onlar zaten bulacak olsa, bu adam yedi aydır cinayet işlemezdi. Size somut bir delil vereceğim, Harun Bey. Söz veriyorum. Ama bu adam aceleye gelmez. O, sabırla işlenmiş bir sanattır. Ve sanatın sahibi, yakında bir hata yapacak." "O hatayı beklemiyoruz!" diye gürledi. "Sadece yap. Aksi takdirde, size verdiğim her şeyi, o koltuğu bile alırım. Sizin o inatçı disiplininiz bir yere kadar. Burası sokak değil!" Biliyordu. Hassas noktamı deşmeyi iyi biliyordu. Ona istediğini vermeyerek sakin kalmayı başardım. "Benim inatçı disiplinim, sizin kariyerinizden daha önemlidir," diye yanıtladım sakince. Yüzümdeki gülümseme silinmişti. "Dosyayı devretmeyin. Yoksa bu katili bulacak tek kişi olarak, işimi bitiremeden bırakmak zorunda kalacağım." Evet, belki yaptığım şey üssüme saygısızlıktı fakat benimle uğraşmayı kendisi istiyordu. Odasından çıktım. Her zamanki gibi Levent koridorda beni bekliyordu. Endişeli gözlerle, "Ne dedi?" diye sordu. "Eğlenmemi bitirmemi söyledi," dedim, göz kırparak. "Ama asıl eğlence şimdi başlıyor ki, bundan haberi yok." Gün benim için aynı geçiyordu: İşini yap, Yaman’la uğraş, Defne’ye özgüven ver, Duru’ya sahip çık, Levent’in istediği ilgiyi ona verme ve tekrar işini yap. Bir klasikti benim için. Masamda, kendi çöplüğümde tükenmiş bir hâldeyken ağzıma bir lokma tulumba tatlısı daha atıp Yaman ve Duru’nun kritik kavgasını izlemeye başladım. Kurulu saat gibi her zaman bu saatlerde kavga ediyorlardı. Gına gelmişti artık ama ekipçe alışmıştık. Yaman’ın tapulu malı olan tulumba tatlısının yanında tek iyi giden şeyi, yani son kalan ayranı da Duru içince, her zamanki kedi-köpek kavgası başladı. Bıkkın bir nefes verdim. "Çok gördün, değil mi o ayranı, aç gözlü!" "Hayır, efendim! O ayran benim namusumdur, arkadaş. Yemeyeceksin onu diyorum. En arka sıradaki öğrenciler gibi Halil İbrahim sofrası kurmuşsun, yanında da ayranımı yiyorsun..." "Ayran içilir, Yaman," diye araya girince Yaman bana döndü. "Anasınınki her neyse işte!" "Ay yok, ben bu adamla bir gün daha dayanamam, gideceğim buradan!" Evet, altı yıldır gideceğim diyordu fakat hâlâ buradaydı. Yaman tam ağzını açıp tartışmaya devam edecekti ki, ben artık pes edip ayağa kalktım. "Sizi bilmem beyler ve bayanlar, ama ben akıl sağlığımı davaya saklıyorum. Sizin için de bunu tavsiye ederim. İyi geceler, ben çıkıyorum!" diye toparlanıp Defne’nin yanağından bir makas aldım. Tam kapıdan çıkarken Yaman ve Duru’ya döndüm. "Bana bakın, biraz daha susmazsanız öldüreceğim sizi ha, yeminime!" deyip çıktım. Eve geldikten sonra rahatlatıcı bir duş aldım ve uyku ilaçlarımı alıp yatağa gömüldüm. Çok şey değişmişti on dört yıl içinde. O yıllar böyle bir yatak bulabilir miydim, şüpheliydi. Kendimi bedenimin yorgunluğuna bıraktım. Gözlerim yavaşça kapandı. Vücudum yatağımın yaylarına gömülmüştü ama zihnim, on dört yıl önceki yetimhanenin çürümüş tahtalarına kenetlenmişti. Yıllar süren disiplin ve alay, bu gece, o bilinçaltı kilidini tutamamıştı. Siyah ve Beyaz. Kâbuslarımda renkler hep kaybolurdu. Sanki zihnim, bana o geceyi sadece bir fotoğraf karesi olarak sunuyordu. Yine o oda. Müdürün yüzündeki ter, yaklaştıkça büyüyordu. Silik şekilde hatırladığım çocuğun dışarıdaki, titrek silueti. Sonra o çaresiz çığlık... "Bırak beni!" Gözlerim masadaki kâğıt bıçağa kilitleniyordu. Metalin soğukluğu, parmaklarımın ucunda zonkluyordu. Uzandım, uzandım... Ama tıpkı her gece olduğu gibi, kolum yeterince uzamıyordu. Bir güç beni geri çekiyordu. Sonra o ses. Gürültü. Kemik kırılmasına benzeyen o metalik, dehşet verici çatırtı. Aniden uyandım. Ciğerlerim, yetimhanenin küf kokusuyla dolmuş gibiydi. Kalbim deli gibi atıyordu. Odanın kapısını kontrol ettim. Kapalı. Her şey yerli yerinde. Ama zihnimden bir fısıltı yükseldi: "O bıçak, sadece senin hayalin değildi." Yatağın kenarına oturdum. Bu kâbuslar, dava başladığından beri sıklaşmıştı. Kâbuslarım beni o zamanlar yaşadığım her şey için suçluyordu. Suçum neydi ki benim? O gece tek bir suçsuz kişi vardı ve o da bendim. Çocukluğum kirlenmişti benim. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktu. Birkaç yıl sonra sokaklarda yetimhaneye dönecek o cesareti kendimde bulmuştum. Ve o az çok hatırladığım çocuğa ne olduğunu, müdürün sonunu merak ettiğim için benim için lanetli olan o yere gitmiştim. Yeni gelen müdire anne, müdürün tutuklanamadan öldüğünü söylemişti. Ağlamıştım fakat üzüntüden değil, yaşamasını dilemiştim. Yaşasın ki cezasını çeksin istemiştim. Şu an yaşasaydı, onun yanına gidebilirdim mesela. Hafızamda bir ruh gibi olan diğer çocuğu sorduğumu hatırlıyorum. Kadın ilk başta biraz tereddüt ile bana bakmıştı, sonra ise "Çocuk, müdürü öldürdükten sonra intihar etti," demişti. Nefesimin kesildiğini hatırlıyorum. Evet, o çocuk müdürü öldürmüştü fakat iş işten geçmişti. Artık ikisi de ölüydü. Fakat onları her zaman hissediyorum. Kâbustan sonra uykuya dalamadım ve sabahın altısında teşkilata gittim. Kimse gelmemişti. Bu benim için iyiydi çünkü sessiz ve yalnız çalışmayı severdim. Saatlerin nasıl geçtiğini anlayamamışken bizimkiler geldi, ardından gün başladı. Klasik bizim çocuklar muhasebesi... (Gece 03.47) Duru kahve falıma bakarken bir "of" çektim. Burada zorla fal baktırıyordum. Levent yeğenini hastaneye götürmek için çıkmıştı. Ben ise burada üç kişi arasında yaşam mücadelesi veriyordum. Duru dilini damağına bilmem kaçıncı kez vurunca yine konuşmaya başladı: "Nefes, yemin ederim burada gördüğüm şey nasip! Kız, sevinsene, nasibin yolda! Yıllardır hayatında biri yok, kısmet bu zamandaymış." "Yarabbi! Duru, bugün canım çıktı, şimdi bu kurgularını dinleyemem, tamam mı? Git Defne’ye ya da Yaman’a baktır." Defne, "Yok... Şey yani, özür dilerim Duru ama ben korkarım..." dedi. Yaman Defne'yi dinlerken içi geçti, sonra elini iki yana kaldırıp "Ben tövbeliyim, komiser. En son bana bakınca ne olduğunu hatırlatmak istiyorum," dedi. Defne ona bir göz devirirken ben ise kıkırdadım. Duru Yaman’a ters bakışlarını gönderdi ve "Abartma Yaman! Alt tarafı muska taktırdın, bir şey yok yani..." deyince, işin sonu yine kavgaya bağlanacağı için ikisini durdurdum. Tam o sırada telsizden belli belirsiz sesler geldi. Hemen masadan telsizi alıp açtım. "Alo, merkez!" Bir şey olmuştu. İyi şeyler olduğu söylenemezdi, gecenin bir yarısı. Korkarak cevap verdim: "Dinliyoruz, amirim." Telsizi açmaya gerek kalmadı, Harun'un sesi adeta yankılandı: "Komiser Yazıcı! Tüm birimler! Derhal Belgrad Ormanı, K-2 noktasına intikal edin! Diğer timler de orada. Durum... çok kötü! KOM da yolda! Bu ne rezalet! Yazıcı, sen ne yapıp edip bu dağınıklığı topla!" Telsizi kapattım, yüzümdeki alaycı ifadeyi takındım yoksa panik olacağımı biliyorum. "Görünüşe göre bugün fal bakma merasimimiz iptal oldu, ekip," dedim. "Harun Bey'in panik seviyesi, bu adamın bu kez sanat eseri yarattığını gösteriyor." Şakaya alamazdım ama ekibin stresini atmak için bunu yapmalıydım. Ekibi toplayıp arabaya bindik. Levent’e haber verip onu yol üstünden almıştık. Yolumuza tersti o yüzden geç kalmıştık. Harun'dan biraz azar yemiştim ama sorun değildi. Arabadayken Levent, anında ciddileşti. "Katil, bu kez onlarca ceset bırakmış olabilir, Komiserim. Bu artık bir seri cinayet değil, toplu infaz." Arka koltukta Duru, el aynasını montunun cebine sokuştururken homurdandı. Üzerindeki pahalı İtalyan kabanını düzeltti. "Onlarca ceset ve orman... Lütfen katil, bu kadar rüküş olma. Delillerimi çamurda aramak zorunda kalacağım. Saçlarım da nemden kabardı, kahretsin ya!" Yaman, Duru’nun yanında otururken onun taklidini yapınca göz devirdi ama hemen sonra hafif bir gülümseme dudaklarına yayıldı. "Senin tek derdin kabaran saçların olsun Duru. Bence katilin estetiği bu sefer çok güçlü. Cinayetlerinin ardındaki felsefeyi merak ediyorum." "Felsefe mi?" diye sırıttım, Levent'in hız yaptığı arabanın sarsıntısıyla öndeki koltuğa tutundum. "Yaman, katiller felsefe yapmaz, pislik bırakırlar. Senin görevin o felsefi rüyadan uyanıp, HTS kayıtlarını analiz etmek. Duru, sen saçlarınla ilgilenmeyi bırakıp, ormanda bırakılan her bir rüküş delili toplayacaksın. Ben de o pisliği temizleyeceğim. Gazamız mübarek olsun, kardeşler, başlıyoruz!" Olay yerine geldiğimizde kaosun büyüklüğüne dair bir fikrim yoktu. Zaten fikir yürütemeyecek kadar çılgın bir şeydi bu. Sirenler, ışıklar, yerde oluşan kan gölleri, kurbanların uzuvları, ağaçtan sarkıtılan cansız bedenler... Alıştığım şeylerdi ama her defasında ürperiyordum. Görünürde iki ceset ağaca asılmıştı, diğer beş ceset ise tanınamaz hâldeydi. Sertçe yutkundum. Bu adam... korkunçtu. Omurgasız bir insandı ve yaşamayı hak etmiyordu. Fakat her defasında fark ettiğim şey şuydu ki, bizim katil hep yeraltı mafyatik adamları veya tacizci pislikleri katlediyordu. Diğer katiller gibi değildi. Evet, bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama iyi huylusuna mı denk geldik ne. Masum insanlara dokunmak yerine, bizim suçlu dosyamızda olan insanları bulup öldürüyordu. Neden bunu yapıyor aklım almıyor. Tam o sırada telsizden gelen bir ses, beni durdurdu: "Ambulans gerekli! K-2 noktasında, birden fazla ceset arasında yaralı bir sivil bulundu! Nefes alıyor, acil yardım gerekli!" Duyduğum seslerden sonra afalladım. Katil bir yaralı mı bırakmıştı? Bunu gözden çıkaracak kadar gerizekâlı olduğunu düşünmüyorum. O asla tanık bırakmazdı. Bu onun mükemmeliyetçi imzasına aykırıydı. Hemen Defne'yi arayıp kısaca durumu özet geçtim. Ardından yanımda duran Levent’e baktım. Genellikle soğukkanlı olan adamın gözleri cesetlerde kala kalmıştı. Bu seferki katliam daha büyüktü. Elimi onun omzuna koydum. "Levent... Kendine gel. Duru ile beraber kalın. Olay Yeri İnceleme (OYİ) ekibinin yanına gidip dikkat çeken delilleri bulun." Bana bakıp kısaca başını salladıktan sonra "Dikkatli ol," diye küçük bir ikazda bulunup Duru ile birlikte gittiler. Yanımda duran Yaman’a döndüm. Yaman her zamanki gibiydi. O, etkilenmezdi kolay kolay. "Gidelim, sivilin kimliğini çözmemiz gerekiyor," dedim. Ormanın daha derinlerine yürüdük. Yaman, cephesel zekâsıyla etrafı tarıyordu. Ne kadar kızsam da işte işinde çok iyiydi. Benimki sadece laftı. "Komiserim, ha bu işte bir tuhaflık var. Kurbanlar, farklı farklı mafya kollarına bağlıymış. Yolda gelirken 'iki gözüm' bilgiler verdi. Sanki bir temizlik yapılmış ama bir tanık bilerek bırakılmış. Vay anasını, o piç çok iyi çalışıyor." Yaman’ı dinlerken "iki gözüm" lakabını duyunca kaşlarımı çattım, ona baktım. Karadenizli olduğu için acil bir iş yaparken şivesi kayıyordu ama bu çok Yaman’lık bir özellik olduğu için seviyorduk. Teşkilata dönünce ilk işim Defne’ye bu lakabı söylemek olacak. Birlikte telsizde duyduğumuz noktaya gittik. O anda ağaç dibinde kanlar içinde yatan adamı gördük. Yutkunurken boğazım yandı çünkü bu adamın kurtulma şansı yoktu. Tahminimce kalbinin biraz aşağısından bıçaklanmıştı. Tüm kurbanlara yapıldığı gibi o imza, yerde yatan adama da çizilmişti: Şimşek ve yağmur. Yaman sağlık görevlilerini bu tarafa yönlendirirken, adamın yanına geldim. İşimize yarayabilirdi ama öncelikle ölmemesi gerekiyordu. Üzerindeki pahalı kıyafetler paramparçaydı, yüzü kan ve çamur ile kirlenmişti. Göz göze geldiğimizde önce bana ifadesizce baktı, sonra ise hızlı nefesler aldı ve dişlerini birbirine kenetleyerek yüzünü buruşturdu. "Ö-ölüyorum..." Dudaklarından çıkan acı inilti karşısında Yaman’a hızlı olması için bağırdım. "Lanet olsun, hızlı olsanıza!" diye Yaman'a baktığımda bana hoşnutsuz bakışlar gönderdi. "Ne yapayım Nefes Komiser? Doktor olsaydın da yardım etseydin, çok isteklisin madem!" "Öldüreceğim seni Yaman, burada saygın olsun bari!" Yaman’ın "of" çekmesi buraya kadar gelmişti. Yerde yatan adamın gözleri kapanmasın ve bilinçaltı oyalansın diye birkaç soru yönelttim. "Merhaba, ben Nefes Yazıcı. İsmin nedir?" Adam ağırlaşmış gözleriyle beni incelemeye başladı. Ellerim onun yarasını bastırırken üzerime onun kanı bulaşmıştı. "Adım... Adım İlker. Ve sanırım acilen yardıma ihtiyacım var ama siz bilirsiniz... Ah, siktir..." Sonlara doğru acıyla inledi. Boynundaki damarlar daha fazla belirginleşti. O söylemese sanki ben akıl edemeyip ona yardım etmeyeceğim... "Dayan biraz İlker, şu an çok yoğunluk var, birazdan gelecekler." Tam bunu dediğim esnada birkaç sağlık görevlisi gelip İlker denen adamı sedyeye taşıdı. Üstümü başımı düzeltip Levent, Yaman ve Duru’nun yanına gittim. Yaman merakla sordu: "Adamın ismi neymiş?" "Cidden bunu mu merak ettin sadece Yaman?" "Evet." "Gerizekâlı!" "Anlamadım Komiser, ismi Gerizekâlı mı?" "Yarabbi... Yamancım, olay bitince senin beyinin münasip bir yerine mi giriyor? İlker ismi, İlker!" "O ne be, Ülker çikolata gibi." Yaman’ın sözüne göz devirdim. Daha fazla söylenecek bir şey yoktu bu adama. Arabaya doğru yürürken Duru saçını düzeltmekle meşguldü. Bir soru yöneltti. "Ee komiserim, İlker denen adamın sorgusunu nasıl alacağız? Adam ölecek mi, kalacak mı belli değil." Derin düşünceli bir nefes verdim. Tam konuşacakken Yaman sözümü kesti ve "Bahse varım ki ölecek! Aynı dizilerdeki gibi, tam konuşup önemli bilgiler verecekken, zınk! diye gidecek." Yılmıştım. Cidden yılmıştım. Benim yerime Levent konuşmayı devreye aldı. Mantık bir tek onda vardı, konuşmasını dört gözle bekliyorum. "Manyak mısın oğlum, ölünün ardından bahis mi yapılır? Ha, çok istiyorsan ben varım, o konu başka..." Ne bekliyordum ki? Ciddi olamayacaktık. Bizim ekip asla ciddi olamayacaktı. Yok kardeşim yok, ben umudu kestim, siz yarınlara umut besleyin. Onlar tartışırken ben biraz daha hızlı yürüyerek İlker ile ambulansa bindim. Onu incelerken, umarım katilin işi değildir diye düşünmeden edemedim. Ve ben, ne olduğu belirsiz bu adamın kim olduğunu, neden hâlâ hayatta olup geride kaldığını bulmalıydım. Konuşmazsa, gerekirse işkence yapıp konuşturacaktık, kaçışı yoktu. Defne'nin söylediği gibi, bu adam da yeraltı dünyasının önemli adamlarından veya dümdüz suçlu bir adam olabilirdi. Bizim meşhur katilin ardındaki sırrı öğrenmeyi dört gözle bekliyorum. Ve öğrendiğimde ise ona olacakları zevkle bekliyorum.
Bölüm 2
2. Bölüm
Bölüm sonu
2 yorum
Karşılıklı okuma veya geri takip yapıyormusun
1YanıtPolisler hakkında baya araştırma yapmışsın yazarlığın en güzel yanı bu olsa gerek😊😊
1Yanıt

