İçeriğe geç

Zambaklar Açtığında

Bölüm 3 · 11 dk okuma

Zambaklar Açtığında

Bölüm 3

2. Bölüm

17.01.1997 de Boş olduğunu düşündüğü tuvalette, kabinlerden birinde klozette bacaklarını kendine doğru çekmiş oturuyordu genç kız. Kapının tıklanmasıyla gözlerini soğuk tavana çevirmişti. "Ne oldu, iyi misin?" Sertçe yutkundu. Kapının diğer tarafında olan en yakın arkadaşı Gaye endişelenmişti. "Aylin, ses ver." Kendini söküp atmak istiyordu genç kız. Avuç içlerini gözlerine oyarcasına bastırdı. "Geliyorum." Burnunu son bir çekişten sonra hazırdı artık. Kimse bir şey olmadığını düşünemezdi. Toparlanarak usulca açtı kapıyı. Arkadaşının halini gören Gaye; "Ah... iyi misin?" diyerek sarıldı arkadaşına. Saçlarını yukarıdan aşağı okşuyordu ne diyeceğini bilemiyordu. "Bu sefer bitti Gaye, bitti. Anlıyor musun beni? Babam alacak beni okuldan. O söylediği adamla evlendirirse ne olacak? Ne yapacağım ben, söylesene." Hızla, hiddetle inip kalkan göğsü ve kızaran gözlerini kaçırıyordu Aylin Gaye, ellerini yüzüne yerleştirdi. "Her şey düzelecek. Söz veriyorum, halledeceğiz." Tüm iyi niyetiyle arkadaşının yanında olmak için dersten tuvalet izni isteyerek gelen Gaye, yaptığıyla gurur duymuyordu ama en azından içi rahatlamıştı; arkadaşının yanındaydı. Bulduğu teselliyle daha çok ağlayan genç kız, yalnız olduklarını sanıyordu ama kabinleri kontrol edecek kadar dikkatli değillerdi. Bazen bazı anlar vardır; insanın içinde anlamı büyük ve derindir. Kimi zaman çok mutlu olduğumuz, kimi zaman mutsuz hissettiğimiz, kimi zaman da sadece hissettiğimiz anlardır bunlar. İşte o anlar bende çoğu zaman çocukluğumu ya da hayallerimi anımsatır. Aslında bir karar alıyorsak ya da yeni bir alışkanlık ediniyorsak, istemsizce bize hissettirdiği duyguya doğru hareket ederiz. Yeni bir filme, yeni bir kitaba ya da yeni biriyle tanışmaya yeltenmek istememek genelde kaygı ya da isteksizlik değildir; çoğu zaman alışkanlıklardan kopamamaktır. İşte bu yüzden aynı şeyleri birden fazla kez tekrar eden insanlar, o şeye bağımlı oldukları için değil, o şeyin onlara hissettirdiği duyguya bağımlı oldukları için tekrar ederler. Sanırım benim için tanımadığım insanlarla konuşmaya çalışmak da tam olarak böyleydi. Konfor alanımın dışındaki herhangi bir yabancıyla, ölüyor dahi olsam, konuşmak o kadar zor geliyordu ki. Çevremdeki birçok kişi bunu özgüvensizlik ya da çekingenlik olarak yorumlamıştı. Ama ben sanırım hayatımdaki insanların bana hissettirdiği güvene fazlasıyla alışmıştım. Yeni birine derdimi anlatırken ekstra düşünmek, kafa yormak bana ağır geliyordu. Tıpkı hastanede sabahlamam gerektiğini öğrendiğimde, herhangi bir hemşireye oda ayarlamalarını söylemem gerekirken, artık çürüdüğünü hissettiğim bekleme koltuğunda öylece oturamamam gibi. Vücudumdaki tüm kaslar sanki bana ait değilmiş gibiydi. İpleri elinde tutan her kimse, bir anda beni bırakıp gitmişti ve ben artık kontrolü sağlayamıyordum. Yorulmuştum. Pilim bitmişti. Telefonumun çaldığını duymamla birlikte, ellerimdeki kaslar sanki bunu hiç düşünmemişimcesine harekete geçti. Ben de ayak uydurdum; çünkü telefondaki kimse beklememeliydi. "Efendim?" "Meyra, ben bugün gelemeyeceğim. Otobüs seferleri dolmuş ama merak etme, amcamlarla konuştum; yoldalar." "Neden bana söylemedin? Babama ne yaptıklarını biliyorsun." "İstanbul'da başka kimse yok, Meyra. Orada yalnız kalamazsın." "Peki beni yalnız bırakan ilk kişi neden sendin o zaman?" "Meyra, ben—" Telefonun kapanma sesiyle ellerim kucağıma düştü. Tamam, iyi değildik ikimiz de ama amcamlar mı? Gerçekten mi? Babam onların geleceğini duysa şimdi yatağından doğrulur, kapı dışarı ederdi. Annem ve babamın işleri iyiye gidiyor diye fırsat bilip, sözde kardeş şirket ayağına yüklü miktarda parayı yabancı ortaklarına kaptırmışlardı. Babamı öylece ortada bırakmışlardı. Onların gözünde babam neydi? Çalışan, harcamayı bilmeyen bir ahmak mı? Hayır. Babam, şimdiye kadar tanıdığım en sakin ve en naif insanlardan biriydi. Kaptırdığı para büyük bir meblağ olsa da, annem sayesinde hiçbir şeyden kısmak zorunda kalmamıştık. Sahi, annem şu an kimin yanında olmasını isterdi? Benim mi? Hayır... Bana "Çabuk eve dön, ödevlerini bitir, yemeğini ye" derdi. Ama sanırım yanında arkadaşlarını görmek isterdi. Onları arasam geleceklerini sanmıyordum; çoğu ya büyüdüğü yerdeydi ya da iş arkadaşlarıydı. Anneannemi arasam, oradan buraya gelmesi zor olurdu. İnsanın rehberinde, çevresinde yüzlerce insan olup da kimseyi arayamaması ne kadar komikti, değil mi? Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken omzuma dokunan bir elle irkildim. "Pardon, siz kimin yakınlarıydınız?" Kafamı kaldırdığımda genç bir hemşireyle göz göze geldim. "Ben Aylin ve Soner Güneş'in yakınıyım." Kadının dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Bana doğru eğilmiş bedeni yeniden doğruldu. "Bu akşam beklemeniz gerekebilir. İsterseniz sizi bekleme odalarımızdan birine alalım." Ağzımı itiraz etmek için açacaktım ama bunun iyi bir fikir olmadığına karar verip dudaklarımı birleştirdim ve sadece başımı sallamakla yetindim. Beni dar ama temiz bir odaya götürdü. Duvarlar soluk bir bejdi; ışıklar fazla parlak, koltuk fazla sertti. Yine de az önceki bekleme alanına kıyasla burası bir sığınak gibiydi. Kapı kapandığında sessizlik içime çöktü. Sessizlik bazen huzur verirdi, bazen de insanın üstüne üstüne gelirdi. Bu sefer ikincisiydi. Ceketimin kollarını sıvadım. Saatime baktım. Zaman ilerlemiyor, sürünüyordu. Babamın yüzü geldi aklıma. Gözlerini kırpma şekli, bir şey anlatırken sesinin istemsizce yumuşaması Bana verdiği çoğu teselli geçicek gibi basit cümleler olurdu. Ama bazı şeyler geçmiyordu; sadece insan onlarla yaşamayı öğreniyordu. Dikkatimi beyaz çarşaflı yatak çekti rahatsız görünüyodu ama bunu düşünecek halimin olduğu pek söylenemezdi. Şarjı biten telefonumu komidine bırakıp kendimi yatağa bıraktım sırtım kasılıyordu. Gözlerimi kapattım. Belki de ilk defa, tanımadığım bir yerde, tanımadığım insanlar arasında, gerçekten yalnız kalmıştım. 🌑 Gözlerimi açtığımda saatin kaç olduğunu hatırlamıyordum. Hava aydınlanmaya başlamıştı; telefonum ise kapalı bir şekilde şarjdaydı. Yattığım yataktan doğrulup telefonumu açtım. Herhangi bir bildirim yoktu. Telefonu bırakıp küçük adımlarla tuvalete ilerledim. Sandığımdan daha küçük olan tuvalet, sanki sabrımı sınıyordu. Dişlerimi fırçalayıp çıkmam ve kendime kıyafet almam gerekiyordu; üzerimdekiler hem rahatsızdı hem de neredeyse 1,5 gündür giydiğim şeylerdi. Bunun için eşyalarımı toplayıp dün gece benimle ilgilenen hemşireyi buldum ve kısa süreliğine gideceğimi haber verdim. Hastaneden çıktığımda bir taksi bulup evin adresini verdim. Eve oldukça uzak olan bu hastanenin neden anne ve babamı aldığını düşünmeye başlamıştım; çünkü zaten annemle babamın iş yeri eve çok yakındı. Kazaya dair hiçbir bilgiyi bilmiyordum. Reşit olmadığım için bir kişi bile bir şey söylememişti. Annem ve babam nereye gitmişti? Hele ki buralarda ne işleri vardı? Uzun ve trafikli bir yolculuğun ardından eve vardım. Kapının deliğine soktuğum anahtar, kafamda bir yankı yapmıştı. Sanki etraf bulanıklaşmış, her yerde bir cızırtı hissetmeme neden olmuştu. Kapı aralandığında evin aşina olduğum lavanta kokusu burnuma doldu. Annem lavanta kokusuna bayılırdı; her odada bir lavanta kokuluğu bulunur, kıyafetlerimizin arasına küçük lavanta keseleri koyardı. Sanki onun "bizim" olduğumuza dair attığı bir imza gibiydi. Hepimiz bir şekilde lavanta kokardık. Bir ara doğum günümde lavantalı cheesecake denemişti. Lavantanın yaprakları hepimizin diline geldiğinde babam pasta almak zorunda kalmıştı. Ancak gece olduğu için kek bulamamış, düz bir mum yakmıştık. Ama normal bir kek olsaydı ya da annem o cheesecake'i başarılı bir şekilde yapsaydı, bu kadar gülmez ve bu kadar iyi bir doğum günü anısına sahip olmazdım. İçeri adımımı attığımda beni büyük boy aynası karşıladı. Geçmiş yıllarda her okula gitmeden önceki sabah, bazen annemle bazen sadece anı kalsın diye ayna fotoğraf çekerdim. Annem, anaokuluna giderken her sabah beni çektiği fotoğraflardan oluşan bir albümü olduğunu söylediğinden beri bu alışkanlığı edinmiştim. Uzun koridor boyunca önce anne ve babamın yatak odasına uğradım. İhtiyaç duyabileceklerini düşündüğüm temel eşyalardan oluşan bir valiz hazırlamaya başladım. Sandığımdan daha iyi gidiyordum; çünkü bunu yapan kişinin normalde başka biri olması gerekiyormuş gibi bir hissiyata kapılıyordum. Mesela neden gelebilecek bir teyzem yoktu ya da "dayı" diyebileceğim biri? Valizi kapıya doğru bırakıp kendimi odamdaki duşa sürükledim. Hızlı bir duşun ardından İstanbul'un ani değişen soğuk havası nedeniyle saçlarımı kurutup kulağımın arkasına sıkıştırdım. Odamda giyebileceğim en basit ve rahat kombin bol paça bir eşofman ve sweatshirt'tü. Üzerime giydiğim montla soğuğu hissetmeyeceğimden emin oldum. Odamdan çıkacağım sırada annemin geçen hafta hediye ettiği beyaz atkı gözüme çarptı. "Havalar soğudu, sen çok çabuk hasta olursun. Meyra bak, sana ne aldım," diyerek vermişti. Gereksiz olduğunu düşünmüştüm ama belli ki gerekliydi. Atkıyı elime aldığımda annemin şaşırtmayan lavanta kokusu burnuma tekrar doldu. Sanki imzalamak ister gibi bunu da lavantayla mühürlemişti. Aynanın karşısına geçip bağlamaya çalıştım. Sağa doğru attığımda montumdan kayıyor, bağladığımda kötü duruyordu. Annem nasıl bağlamıştı, hatırlamıyordum bile. Hareket etmekten yorulan kollarım pes edercesine atkıyı yere attı. Atkının yere düşmesiyle gözlerimden zamansızca dökülen yaşlar, sanki boşalırcasına akmaya başladı. Annemin bana kendini bu kadar anımsatması hoşuma gitmiyordu. Özellikle de son haftalarda ona sert davranmıştım. Hep onun dediğinin olduğunu düşündüğüm için bir tartışma yaşamıştık; normalde olmazdı. Alışılmadık bir annem vardı. Diğer annelere kıyasla çok daha hareketli, çok daha duygulu biriydi. Babam ise annemin aksine daha sakin, daha nötr, sıradan zevkleri olan bir adamdı. Sahi, babam nasıldı? Daha fazla oyalanmadan burnumu ve yüzümün geri kalanını elimle silip evden çıktım. İlk bulduğum taksiyle hastaneye geri döndüm. Hastane girişinde tanıdık bir yüzle karşılaştım. "Amca?" Sırtı bana dönükken sesimi duymasıyla bir anda bana döndü, kollarını iki yana açtı. "Meyra, nasılsın? Duyunca çok üzüldüm," diyerek bana sarıldı. Sandığımın aksine iğneleyici bir kelime kullanmamıştı ve son görüşüme kıyasla daha yaşlı görünüyordu. Normalde renkli, desenli gömlekler giyen amcam şimdi düz siyah bir kazak ve lacivert bir mont giymişti. Saçları daha beyazdı. Ne değiştiğini anlamaya çalışmak istemedim. "İyi misin amca?" dedim. Buruk bir gülümsemeyle, "Ne kadar iyi olunabilirse..." dedi. Derin bir nefes alıp ekledi: "Neyse, hava soğuk. Gel içeri girelim. Kaçıncı kat demiştin?" Burnumdan verdiğim nefesle, "6. kat," dedim. Amcam sandığımdan daha nazikti. Sanırım bu durum onu da üzmüştü. Son karşılaşmamızda bana, ablamın aksine işe yaramaz biri olduğumu ima etmişti. Açık olmak gerekirse bu, o dönem hiç beklemediğim bir şeydi. Ablamla kıyaslanmak uzun bir süre Irmak'a eskisi gibi davranamamama neden olmuştu; benden onunla iyi geçirebileceğim birkaç haftayı almıştı. Ama şimdi sanki değişmişti. Babama benziyordu. Anne ve babamın odasına çıktığımızda, durumlarını öğrenmek için artık yetişkin birini bulduğuma seviniyordum. "Ben bir gidip konuşayım, sen burada otur bekle. Hemen geleceğim," diyerek beni yalnız bıraktı. Arkasından sadece baktım. Son zamanlarda çok boşladığım telefonuma gitti elim. Amcamın gelmesiyle üzerimden sanki büyük bir yük kalkmıştı. Artık o yükü hafifleten, iyi ya da kötü biri vardı yanımda ve inkâr edilemez bir şekilde vücuduma büyük bir rahatlık yayılmıştı. Telefonumda değişen hiçbir şey yoktu. Arkadaşlarımdan birkaçı okula neden gelmediğimi sormuştu. Sınıf grubunda ise ödevlerle ilgili konuşmalar vardı. Instagram'a girdiğimde birkaç kişinin hikâyesini beğenmiş, biraz da video izlemiştim ki amcam yanıma gelip durdu. "Meyra, kalk hayatım. Annenle babanı odaya alıyorlar." Hızla ayağa fırlayıp, "Gerçekten mi? Görebilir miyim?" dedim. Ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum; bir çeneme gidiyor, bir ceplerime. Amcam ise bana kıyasla oldukça sakindi. "Baban uyanmış. Annen, babana göre biraz daha ağır atlatmış sanırım ama baban şu an sadece yorgun. Biraz bekleyelim, işlemler halledilsin; elbet göreceğiz," diyerek omzuma dokundu. İlerleyen saatler birbirini kovaladı. İçimde, sanki çok hevesli olduğum bir hediyenin bana alınması gibi hissettiren bir dürtü vardı. Boğazımdaki yumru kendini gizlemişti; içimde sadece adrenalin kırıntılarının bıraktığı bir heyecan vardı. Babamın az sonra getirileceği odaya eşyalarımı yerleştiriyordum. Oldukça az eşya getirmeme rağmen, çoğu şeyi nereye koyacağımı seçmem zor olmuştu. "Dikkat dikkat" sesiyle kafamı kapıya çevirdim. Babam, tekerlekli sandalyede, arkasındaki hemşirelerle odaya girmişti. "Baba..." Attığım büyük adımlarla onu incitmemeye çalışarak kollarımı etrafına sardım. Serum takılı elini saçlarıma götürdü. "Benim kızım beni mi özlemiş?" Hırıltılı nefeslerinden gülmeye çalıştığını anlıyordum ama nefes almakta bile çok iyi olduğu söylenemezdi. Geri çekildiğinde yüzümde alık bir gülümseme vardı. Genelde bu şekilde gülmez veya ellerimi şimdi olduğu gibi kalbime götürmek gibi duygusal bir beden dili kullanmazdım ama şartlar bunu gerektirmiş gibiydi, belki de. "Evet Soner Bey," dedi elinde tuttuğu hasta dosyasını okuyan doktor. Yatağa henüz yatan babama göz gezdirerek dosyada parmaklarını hareket ettiriyordu. "Sanıyorum biraz ciğerleriniz zarar görmüş ve az da olsa morarmalarınız var. Birkaç test yapacağız." Elindeki dosyayı hemşireye uzattı. "Bir aksaklık çıkmazsa yarın taburcu edebiliriz sanıyorum. Geçmiş olsun." Yüzündeki muzip bir gülümsemeyle odadan çıktı. "Duydun mu çiçeğim, yokmuş bir şey işte," dedi. Ellerini büyük bir rahatlıkla kafasının altına aldı. "Ciğerlerine dediğini duymadın herhalde. Sigara da kullanıyorsun," diyerek yanındaki koltuğa oturdum. "Boşver beni, sen ne yaptın? Ablan gelmemiş bakıyorum?" Alt dudağımı dişledim. "Irmak otobüs bulamamış ama işlemleri halletmesi için amcamı göndermiş." Babam gözlerini benden duvara sabitledi. "Ah ah. Çok yanlış ata oynuyor, haberi yok." Kaşlarım havalandı. "Aslında son görüşümden bu yana değişmiş gibiydi, bilemiyorum." Tırnaklarımdaki soyulan ojeyle oynuyordum. Babamın dudakları düz bir çizgi hâlini aldı ve gözleri kısıldı. "Sen bunlarla kafanı yorma. Önünde çok büyük bir yarışma var. Bu kaza nazar boncuğumuz olsun. Annen de ben de iyiyiz." Derin bir nefes aldım, sessizce baktım. Yer yer acı kahve olsa da beyazlayan saçları, kirli duran sakalı ve kırışmaya az da olsa başlamış cildiyle aynı duruyordu babam. Genelde gözlük takardı ama sanırım gözlüğü kırılmıştı. "Ben bir anneme bakayım o hâlde." Odadan çıkıp bizimle ilgilenen sarışın hemşireyi aradım ve annemin durumunu sordum. Bana birkaç saat beklememiz gerektiğini söyledi ama sanırım annem biraz inatçı olacaktı ki akşam saatlerinde odaya yeni alınıyordu. Amcam da babamın iyi olduğunu öğrenince tekrar uğrayacağını söyleyip gitmişti. Annemin odaya alındığı saatlere kadar babamın odasındaki tekli deri koltukta saatlerimi geçirmiştim. Hemen hemen kantinde ne kadar yenilebilir şey varsa hepsini yemiştim. Şimdi ise sıra annemin odasını düzenlemeye gelmişti. Annem henüz uyanmamıştı ama odaya alınıyordu. Sanırım uyanmaması için bir sebep yoktu. Risk yoktu. Annem odaya alındığı sırada yüzüne baktım. Benim gibi bakır olan uzun saçları her zamanki parlaklığını kaybetmiş, kuru duruyordu. Beyaz cildinin de aynı şekilde kuru olduğu hissine kapılmıştım. Annem her zaman vazelin, nemlendirici gibi birçok şey kullanırdı; şu birkaç gün o kadar mı yıpratmıştı onu? Hiçbir zaman doğru dürüst rengini söylemediği ela gözleri bu sefer kapalıydı. Bana bakarken kısmıyor, düşünürken tekini kapatmıyordu. Sanırım bana da aşılamıştı bu hareketi; düşünürken tek gözümü kapatıyor ve parmak uçlarımla hızlı bir git-gel hareketi yapıyordum. Sanırım bana aşıladığı tek şey bu da değildi. Annemi yalnız bırakmam gerektiğini düşünüyordum çünkü bilinci açık olduğunda enerjik ve onunla konuşabilecek durumda olmak istiyordum. Doktorla artık sayısını bile hatırlayamadığım durum konuşmasını gerçekleştirdikten sonra babamın yanındaki ikili koltukta uyuma kararı almıştım. Yarın umarım evimize gider ve bu beyaz florasan lambaları uzun bir süre görmek zorunda kalmazdık. Bir daha dağılmazdık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.