"Bir zamanlar seni sakındığım o bahçeden bir avuç toprak üzerinde. O bahçe sen olmuşsun Lilya'm...
Bu güzel zambaklar senin bedenin üzerinde değil, eşsiz avuçlarında açmalıydı. Çehrende can bulmalıydı.
En değerlim, zambak kokulum...
Merak etme. Bu yapacaklarım, kendimi affettirmek, vicdanımı rahatlatmak için tek çarem. Lütfen bana kızma Lilya'm. Eğer bunu yapmazsam yaşamak için bir sebebim de kalmayacak."
Çok sevdiğinden midir vazgeçememek, yoksa değer verdiğinden midir bırakıp gitmek?
Ben seni çok sevdiğimden vazgeçemiyorum Lilya. Sen beni bırakıp gittikten sonra, her gün ziyaret ediyorum seni. En sonunda bir çiçeğin solduğunu görüyorum. Seni göremediğim, sesini duyamadığım, seni yanımda hissedemediğim her gün defalarca soluyor. Ve ben her gün, yeni bir umutla açmasını bekliyorum. Belki diyorum, bu gün açacak, eminim. Unutma olur mu, her şey bittiğinde biz yeniden başlayacağız...
Herkesten, belki de her şeyden sır gibi sakındığımız şeyler nasıl da elimizden gidiyor, tutamıyoruz. Çok sevdiğimiz, her şeyden çok öncelik verdiğimiz kişiler nasıl da gidiyor öylece, durduramıyoruz.
Sahiden, hayatta güzel dediğimiz ne varsa hayat onu bir şekilde alıyor elimizden. Ya geçmişte bırakıyor, ya da izi kalıp kanayan bir yara yapıyor. İnsan değil miyiz, hep bir yanımız burukluk içinde. İçten içe söyleyecek çok cümlemiz var oysa. Beslediğimiz çokça duygular var. Lakin hayat işte. Hep bir yaşantısından vuruyor insanı. Tam da bu yüzden, bazı şeyler hiç söylenmemeli, hiç yaşanmamalı, belki de yarım kalmalı diyorum. Sadece öyle olmalı...
Bir insanı bile bile kaybetmek, hayatımızda kendimize yapabileceğimiz en kötü iyiliktir.
Ne olur geri dön, ne olur tekrar gülümse bana. Uyan Lilya’m. Aç gözlerini tekrar dalıp gideyim en derinine. Ellerini tutayım, doya doya izleyeyim seni. Lütfen Lilya’m. Sensizlik çok zor, sevgilim. Tekrar konuş benimle, söyle bana bir şeyler. Ne olursa. Ama konuş, Lilya’m. Unutturma bana sesini. Her şeyini çok özledim, gel artık…
Bugün, onun son yolculuğunda da yanındaydım. Ne kadar son nefesinde yanında olamasam da, bir an bile ayrılmak istemedim yanından. Ağlamak istedim, ağlayamadım. Yutkunmak istedim, yutkunamadım.
Saniyeler içinde hissettim her duyguyu.
En derinime kadar.
Bir daha onu göremeyecek olmam, sesini duyamayacak olmam, ondan özür dileyip hatamı telafi edemeyecek olmam beni bitiriyor. Tüm bu düşünceler, hayatı bana yaşanması zor hale getiriyor. Sanki, sanki onun nefes almasına sebep olduğum için hayat bana nefes aldırmıyor gibi, nefes almaya hakkım kalmamış gibi, bedelini bununla ödemem gerekiyor gibi hissediyorum. Belki de gerçekten öyledir, belki de bu yaşamın bedelini böyle ödemem gerekiyor, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da sevdiğim kadının çok masum olduğu ve benim yüzümden, benim hatalarım yüzünden yaşamına veda etmiş olmasıdır.
Bu hisle ve tüm bu düşüncelerle yaşamak ağır geliyor bana.
❃
“Başın sağ olsun,”
Gün boyu bu cümleyi duydum herkesin ağızından. Bu kelimeyi öylece söylemek o kadar kolay ki bu beni çok sinirlendiriyor. Bu öyle kolay olmamalı. Bir insanın ölümü öyledir ki, birkaç gün yas tutulur, anılar anlatılır, o insan için bir arada olunur ve sonra unutulur. Yaşarken herkes tarafından sevilip anılıyormuşuz gibi, ölürken de aynı cümleler dökülüyor insanların ağzından. Oysa ki gerekten sevip değer verdiğin biri öldüğünde “Başın sağ olsun,” demek bile zor gelir insana. İki cümleyi bir araya toplayamazsın, halsiz düşersin. Öyle bir şey ki, bu dünyada yaşayan bir canın yitip gitmesi insanın düşüncelerini çok yıpratır. Üstelik böylesine bir kadının, böylesine masum bir canın ölmesine sebep olmak, tüm bunların üstüne çok daha kötü hissettiriyor.
‘Ölüm’ kelimesi bana birçok anlamı çağrıştırıyor. Çoğu insan, bedenin ve ruhun son bulmasını söylese ben bunu birçok açıdan düşünüyorum. Birçok farklı ölüm var, değil mi?
Şimdilerde hangi insan gerçekte yaşıyor ki öldüğü zaman, ‘öldü’ diyebilelim?
Ölüm her şeye çözüm değildir bazen. Ne pahasına olursa olsun, vedasızca ve yarıda bırakılarak terk edilen hayatların burukluğu insanların sonraki yaşamında da peşlerinden gelir. ‘Ölüm’ demek, nefes almayı bırakmak ve bedeni hareketsiz kılmak değildir. İnsan yaşamının da -sadece biyolojik olarak nefes alma döngüsünden ibaret olmadığı gibi- insanoğlu öldüğünde ardında birçok enkaz bırakır. Bu vedalaşmayı bekleyen bir insan olabilir ya da söylenmeyi bekleyip yarıda kalan sözler. İnsan bazen ‘ölüm’ kelimesini düşündüğünde hayatlarını oracıkta öylece bırakmış olacağını da düşünür. Oysa arkasında bıraktığı anıları, hissetmiş olduğu duyguları ve tanışmış olduğu insanları enkazında bırakır. İnsan bazen kimsesi olmadığını düşünür. Bu bazen öyle çaresiz bir hissiyat verir ki, insanın zihnine zehirli bir madde gibi aşılanır. Oysaki çoğu insan yalnız değildir. İster etrafındaki kalabalığın içindeki gerçek ilişkileri seçmesinde, ister kendi içindeki benliğiyle o insan yalnız kalmaz. Çünkü insanın tam anlamıyla yalnız kaldığı zamanlar, ciddi anlamda kendini hissetmediği ve çevresine karşı hissizleşmeye başladığı zamanlarıdır. Ve belki de, -belirli bir noktadan sonra- yalnız kalmak iyi bir şeydir. Bunu neye göre veya kim için söylediğimi bilmeksizin, insan yaşadığı olaylar sonucunda bu hissi de öğrenmiş oluyor ve bu bazen o insan için hem iyi, hem de karışık duygulara yol açıyor.
İnsan, kendi benliğini kendi içinde her detayına kadar öğrendikten sonra yaşamaya başlar. Son zamanlarda bunu başarabilmiş çoğu insan olmadığını gözlemliyorum. Üstelik buna kendim de dahilim. –Dikkat ederseniz bunun bir başarı olduğunu düşünüyorum. Bilhassa günümüz zamanının böyle olmasının nedeninin de insanların kendi benliklerini keşfedememesinden kaynaklı olduğunun fikrinde olduğumdandır. İnsanın bazen, etrafta olup bitenden çok kendi içinde olup bitenin farkına varmalarının daha iyi olacağını düşünüyorum.- Yaşamak, dediğim gibi biyolojik bir olayın da ötesinde, hislere dayalı bir olgudur. Bazen mantığa, bazen de duygulara göre insan hayatını bilerek, gerekten ‘yaşayarak’ yaşamalıdır.
Çoğu insan, kendi içindeki benliği ile olan savaşını kazanamadığından ‘ölüm’ kelimesini düşüncelerine enjekte eder.
Fakat bir noktada isteyerek hayata veda etmek, bedeli olan bir şey olsa da olaya göre anlaşılır olabilir de. Kişi hastaysa ya da duygusal olarak çok acı çekiyorsa buna bir şey diyemem. Hayatım boyunca, insanlardan ölmek istediklerini duyduğumda kendilerini değil his ve düşüncelerini öldürmek istediklerini görüyorum. Onlar sadece kurtarılmayı istiyor.
Bir de bunun dışında zamansız ölümler de vardır. Çoğu insan zamansız ölür. Bazen veda etmeden, bazen hayallerini gerçekleştiremeden, bazen sevdiklerine kavuşamadan giderler hep. En zor olanlardan biri de budur.
Lilya’m, sevgilim… Öyle zamansız bırakıp gitti ki beni, ne hatalarımı telafi edebilmeme izin verdi ne de ona söylemek istediklerimi söyleyebildim. Bu içimde öyle ukde oldu ki, hem bunun acısıyla, hem de yaşananların verdiği suçluluk duyusuyla neredeyse yaşayamaz haldeyim.
Son nefesini verdiğinde yanında olamadım. Belki “ömrümüzün sonuna kadar beraber olalım” dediğimizdeki o sözü tutamadım ama son yolculuğunda bugün yanındaydım. Onu terk ettiğimi düşünmesini asla istemedim. Bir şeyler yanlıştı, ortada sorun vardı ve halledemiyordum. Ama tek doğrum onu çok sevdiğimdi.
Cenazesi kalabalıktı. Böylesine masum, böylesine anlayışlı, böylesine mükemmel derecede iyi ve güzel bir kadın öldüğünde de yalnız değildi belki ama yaşarken çektiği sıkıntıları bir ben biliyordum.
Onu çok seviyordum.
“Ölene kadar,” demiştim ona. “Ölene kadar seni seveceğim.” Yaşıyorum. Ve ölene kadar sevmeye devam edeceğim.
O öldü. Ve o öldükten sonra bile sevmeye devam ediyorum.
Bir sevginin son bulması, bir insanın ölümüyle bitemez. Çünkü insan sevmişse onu her zaman bekleyecek ve isteyecek kadar sever. Ölülerin bile böylesine sevildiği bir dünyada yaşayanların ihanet ve sevgisizlikle dolu hayatları beni mahvediyor. Yaşarken geçirilen vakitler, zaman ilerledikçe çok özleniyor.
İçimde ona karşı öyle bitmek bilmeyen bir his var ki, ömrümü sadece tek bir kadına adamanın verdiği his beni mutlu ediyor. Onun için ölebilecek bir insanım. Keşke o masumiyeti ile kalsaydı da, bu masumluğu kirleten biri olarak ölen ben olsaydım diyorum bazen.
Herkesle ilgilenmeye çalışmaktan veda etmekte bile geciktim sanıyorum.
Her şeye geç kalmadım mı zaten?
Öyle hissediyorum.
Etraftaki insanların söylediği iyi dilekte bulunmalar ve verdikleri teselli umurumda olmaksızın sadece Lilya’nın tabutuna baktım. Herkes başı önde ve üzgün dururken ben ifadesizdim. Öfke, üzüntü, korku… Tüm duyguları aynı anda içimde yaşarken yüzüme hangisini yansıtmalıyım, yansıtmalı mıyım bilmiyordum. Her an ağlayacak gibi hissediyordum. O toprağı Lilya’m için kazdığımı düşündükçe daha çok kahroluyordum. Ellerim titriyor, onu gömerken, onu bırakmak istemiyormuş gibi, yeniden ellerini tutmak istiyormuş gibi toprağı avuçluyordum.
Ama şimdi her şey bitti.
O artık yok, ben de yarımım.
Yüreğimde bir yerlerde onun eksikliği hep olacak.
Soğuk mermerin kenarına oturmuş, bir elimi toprağın üzerinde gezdiriyorum. Parmak uçlarım dikili zambakların yapraklarına gidiyor. Kokusu aynı onun gibi... Etraf çok sessiz. Rüzgarın esintisi yanımdaki ağaçları hareket ettiriyor. Hava soğuk, insanlar soğuk, hayat soğuk... İnsan sevdiğini kaybedince nasıl boşlukta hissediyor oysa.
Saçlarını okşar gibi toprağını okşadım. Her yanı toprak kokuyordu. Kendisi gibi saf, temiz bir topraktaydı şimdi. Aramızda sadece bir toprak ve tahta parçası olsa da, bunlar benim için çok şey demekti. Suçu toprağa bulmuyorum, hayır. Bizi ayıran toprak değil, benim. Bu kadar masum bir kadının hayatına sebep olmak yüreğimi fazlasıyla sızlatıyor. Elimden gelen her şeyi, son damlasına kadar yaparken birdenbire bu acıyla karşı karşıya kalmak… Gerçi ben gerçekten elimden gelen her şeyi yaptım mı? Ya da daha fazlasını? En azından yapmaya çalıştım.
Suçlu hissediyorum…
Yaşama sebebiniz, yaşama tutunma sebebiniz bir kadınken, onun için çabalarken o birden, üstelik sizin yüzünüzden, sizin yaptığınız bir hata yüzünden ölseydi ne yapardınız? Nasıl davranırdınız? Dahası nasıl yaşayabilirdiniz ki bu acıyla?
Herkes gittiğinde,-tıpkı yaşadığında olduğu gibi- yanında ben kaldım ve onu incitmek istemiyormuşçasına mezarının yanına oturdum. İlk zambağını ektim toprağının üstüne. İlk suyunu verdim…
O çok severdi.
Ve her gün onu ziyaret ettiğimde bir zambak ekeceğim ona.
Gittiği yerde eşlik etmesi ve yalnız hissetmemesi için.
Zambaklar hep en ıssız yerlerde açar, derler. Lilya’m, bu yüzden mi tüm bu olanlara rağmen bu kadar güçlü kalabildin?
Gittiğin yerde karanlıktan korkmayacağından, üşümeyeceğinden, yalnız hissetmeyeceğinden emin olmak için her gün ziyaret edeceğim seni.
Belki geç kalmış olabilirim, ama sensiz geçirdiğim tüm o zamanları telafi edeceğim sevgilim.
İyi uykular, zambak kokulum…

