Anımsadığım ilk anlar gözlerimi yakacak kadar yoğun ışık ve renklerden ibaretti. M.ö 3500 yılında sümer medeniyetinin içine gizlenmiş küçük bir kulübenin içinde dünyaya gelmiş alalede bir insandan daha alalade bir bedenle doğdum. Annem diğer çocukları gibi ölümümü beklerken babam ağlamaklı gözleriyle beni izliyordu , doğumun tanrıçası inannaya yakarışlarını boğuk gürültüler olarak hatırlıyorum , sonra herşey biraz daha loş bir ışık gibi. Annemin yaşayan tek çocuğu olarak en büyük umut ve korkularını yükleyerek büyütüldüğüm için sanırım sürekli rüyalarımda ölümsüz olduğumu görüp korkardım. Annemin anlattığı inannanın beni kutsadığına dair hikayelerin arasında bir türlü özgüvenimi edinememiş ve yaşadığım dönemin hiç bir koşulunu yerine getirememiştim. Henüz 12 yaşında iken annem ve babam tapınağa gitmem konusunda fikirler geliştirmeye başlamışlardı.
Tarihin henüz tozlanmaya bile fırsat bulamadığı zamanlarda tapınaklar üst sınıfların eğitimi ve seçkin ruhların keşfine adanmıştı. Eğitimler soylular için bile ayrıcalıklı değildi. Sadece 3 kadim sınavdan geçebilenler çırak ismi alabilir ve eğitimin en başı için hak kazanırdı. Tabi ki ailem çoktan inanna tarafından kutsandığıma iknaydı ve bunu başarabileceğimden hiç kuşkuları yoktu.
Hızlı bir kararla tapınağa hazırlanmam beklendi, kış henüz bitmeye başlamış ilk baharın baş döndüren ılık rüzgarları esmeye başlamıştı, bense geceleri evimizin damından ay'ı izlemek dışında başka birşey yapmıyordum. Dolunayla etrafta esen ılık rüzgarın kıpırdattığı yeni yeşil dalların hışırtıları ve etrafta salınan çicek ve envai çeşit bitkinin kokularıyla sarhoş oluyordum. Henüz kayal kurmanın ne olduğunu bile bilmediğim için sanırım sadece dalıp gidiyordum yaşayacaklarımdan bir haber...