İçeriğe geç

ZAMANIN YETİMİ

Bölüm 2 · 16 dk okuma

ZAMANIN YETİMİ

Bölüm 2

KADERLE İLK ÇARPIŞMA

BÖLÜM 1

Gözlerimi açtığım anda sert bir sarsıntıyla irkildim. Göğsüme batan kayış, altımdaki garip sallantı... Birkaç saniye sürdü anlamam. Bir atın üstündeydim.

Başım zonkluyordu. Kulaklarım hâlâ o patlamanın uğultusunu taşıyordu. Son hatırladığım şey, karakol kapısının önünde yankılanan o korkunç patlama sesiydi. Kulaklarım çınladı, dünya karardı... Ve şimdi buradayım. Bir atın sırtında. Tanımadığım bir yerde. Neden?

Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Tozlu bir yol, yanımda ağır ağır ilerleyen atlı adamlar... Üzerlerindeki kıyafetler gözümü aldı: uzun kaftanlar, kalın deri zırhlar, geniş kemerler. Ellerinde... kılıçlar.

Gerçekten kılıç.

"Bu bir rüya mı lan?" diye mırıldandım. Cevap yoktu. Bileklerime baktım; bağlı değildim. Kelepçe yok, işkence izi yok. Ama çevremdeki herkes beni sanki düşmanmışım gibi tetikte izliyordu.

Atın hemen önünde yürüyen birini fark ettim. Bileklerine kalın bir ip dolanmış, kızarmıştı. Adımları ağırdı ama başı dikti. Üzerindeki işlemeli cübbe... kelimenin tam anlamıyla asalet kokuyordu.

Bir mahkûm için fazla şık. Kim bu adam?

Sonra kendi üzerime baktım. Taktik yeleğim, botlarım, üniformam... Hepsi üzerimdeydi. Tek bir şey eksikti: silahım.

Korku bir anda içgüdüsel alarm hâline dönüştü. Eğer bu adamlar düşmansa... ve ben bağlı değilsem...

Atımı hafifçe yana kırdım. Yanımdaki askeri omzumla ittirdim. Adam dengesini kaybedip yere yuvarlandı.

Atım şahlandı. Nalı toprağı parçalayarak ileri fırladı—ve ben iki saniye sonra havada süzülüyordum.

"Ha—" diyebildim sadece.

Sonra yer beni tokatladı. Nefesim kesildi, toz ciğerlerime doldu.

Arkamdan nal sesleri bir anda durdu. Birkaç adamın aynı anda frene bastığını duydum. Tozun içinden biri öne çıktı. Gür sesi tüm ovayı doldurdu:

"Yakalayın şu hatunu!"

Kalbim göğsüme vurmaya başladı.

"Hatun mu? Hatun mu dedin sen bana?" dedim, yerden doğrulurken.

Nefes almama bile fırsat kalmadan birkaç çift el üstüme atıldı.

Tozun içinden sıçrayan ilk adamın bileğini yakalayıp tüm ağırlığımı onun üzerine verdim. Adam yüzüstü toprağa gömüldü. Diğerleri bağırışmaya başladığında ben çoktan kılıcına uzanmıştım.

Kılıç ağırdı.

Ama kas hafızam daha ağırdı.

Sapı kavradığım anda bütün bedenim görev moduna geçti.

Biri çığlık atarak koştu. Kılıcını savurdu. Geri adım atıp açığını yakaladım. Kendi darbem kaburgasına çarpınca adam neredeyse havada döndü.

"Benimle uğraşmak hiç akıllıca değil!" diye bağırdım.

Nefesim ritimliydi. Ellerim sabit.

Onların ne zaman paniklediğini, ne zaman saldıracağını okuyabiliyordum.

Onlar ise beni hiç okuyamıyordu.

Üçü birden dalınca yere çömeldim, birinin darbesi boşa gitti. Kalkarken dönüşümle ikincisinin çenesine sert bir tekme geçirdim. Üçüncüsü yukarıdan saldırdı. Metal metalin üstüne çarpınca kıvılcım bile gördüm—ama tutuşum sarsılmadı.

Kılıcı yana savurup adamın bileğine indirdim. Silah elinden fırladı.

Artık tamamen kontroldeydim.

Bağırışlar, çarpışmalar, devrilen gölgeler... Birkaç dakika sonra hepsi yerdeydi. İnleyen adamlar, ürkmüş atlar, havada asılı bir toz.

Ben ise dik duruyordum.

Gözüm o an tekrar ona kaydı önden yürütülen esir adama.

Artık tam karşımdaydı. Kaftanı rüzgârla dalgalanıyordu. Yüzü gölgede kaldı ama bana baktığını hissediyordum.

Kılıcı biraz daha sıktım ve ona doğru yaklaştım.

"Sen kimsin? Ve... ben neredeyim?" dedim, hâlâ savunma pozisyonunda.

Adam hareket etmedi.

Sadece baktı.

Savaşı izlerken kıpırdamayan bir yüz...

Bir adım daha attım.

"Konuş. Patlamadan sonra buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Eğer bu bir tuzaksa—"

Adam başını hafifçe kaldırdı.

Gözleri bir gecenin en karanlık hâli kadar derindi.

Ve sakin, neredeyse hükmeder gibi söyledi:

"Sen kimsin, yabancı hatun?"

Adamın sözleri boğazımda düğümlendi. Ne diyeceğimi düşünürken bir anda at nalı sesleri yankılandı. Hızlı... ağır... kalabalık. Gelenlerin pek az olmadığı belliydi.

Başımı çevirdim. Toz bulutunun içinden koşar adım yaklaşan bir birlik beliriyordu. Kılıçları parlıyor, yüzleri öfke saçıyordu.

"Gerçekten mi?!" dedim dişlerimin arasından. "Ben de insanım ama... buna inanamıyorum."

Adam—yani o gösterişli esir—sakin bir sesle konuştu:

"Onlar benim için geldi."

Sanki bu dünyada herkes onun için bir yerlere koşuyordu. Bu boş özgüven sinirimi biraz daha kabarttı.

"Harika," dedim kısık bir şekilde. "Benimle hiç ilgileri yok yani... çok sevindim."

Kılıcımı sıkıca kavradım, refleksle adama çevirdim. Ucu tam göğsüne bakıyordu. Bir an ikimiz de donduk. Rüzgâr bile susmuş gibiydi.

Biz ikimiz, toz bulutunun ortasında, göz göze...

Ben tehditkâr bir savaşçı,

o ise zincirlenmiş ama garip bir asalet taşıyan bir mahkûm.

Kılıcı biraz daha ileri ittim. "Senin kim olduğunla ilgilenmiyorum," dedim. "Ama bana faydan dokunmazsa seni de yere sererim."

Adam gözlerimin içine baktı. Korku yoktu. Sanki beni çözmeye çalışıyordu.

"Ne edersin, hatun?" diye fısıldadı.

"Şunu."

Kılıcı bir anda sağa kaydırdım ve adamın bileklerine bağlı ipleri tek hamlede kestim. İpler yere düştü. Bilekleri özgür kaldı.

Adam önce bileklerine baktı, sonra bana.

"Beni... kurtardın mı?"

"Yanlış anlama," dedim sertçe. "Ellerinin bağlı hâliyle böyle kalabalığa karşı savunamam."

Uzaktan yaklaşan atlıların çığlıkları iyice yükseldi.

Kılıcımı tekrar kaldırdım, savaş pozisyonu aldım.

"Şimdi," diye hırladım, "ya kaçacağız... ya da ikimiz de burada öleceğiz."

Toz bulutu iyice yükselmişti. Birlik birkaç saniye içinde önümüzde durdu. Atların kişnemesi, askerlerin solukları, metalin tınısı... Hepsi bir arada iyice gerilmemi sağladı.

Öndeki adam—az önce bileklerini çözdüğüm o esir—birden hafifçe güldü.

Gözlerim büyüdü

"Ne gülüyorsun?" dedim dişlerimi sıkarak.

Tam o esnada yaklaşan askerler çevreyi süzdü. Yerde yatan adamları, devrilmiş atı ve elimdeki kılıcı görünce aralarında mırıltılar yükseldi. Öfkem kabardı.

"Sen... benimle oyun mu oynuyorsun ?!" diye haykırdım adama.

Adam başını hafifçe iki yana salladı; dudak kenarında belli belirsiz bir tebessüm.

"Hayır," dedi sakin bir edayla. "Onlar benim içindir, söylemiştim."

"İyi de—"

Sözüm yarım kaldı. Kalabalığın içinden, diğerlerine göre daha heybetli ve otorite kokan biri öne çıktı. Üzerinde uzun, koyu renk bir kaftan vardı. Atı dahi diğerlerinden ihtişamlıydı.

Gür ve buyurgan bir sesle konuştu:

"Ne oldu burada?!"

Bakışları sırayla yerdeki adamlara, bana ve en son az evvel kurtardığım esire döndü.

"Ali!" diye seslendi. Sesi hem endişeli hem de büyük bir ağırlık taşıyordu.

"İyi misin?"

Az önce kılıç dayadığım adam—Ali—derin bir nefes verdi.

"İyiyim beyim," dedi sakince.

Heybetli adam bir anda attan atladı. Çizmesinin yere düşen sesi bile kudretliydi. Geniş adımlarla yaklaşıp Ali'yi kollarından tutarak kendine çekti.

Şefkatle, kuvvetle sarıldı.

Olduğum yerde donakaldım.

Onlar sarılırken, kalabalığın arasından genç bir atlı daha öne çıktı. Yüzü heyecanla aydınlanmıştı. Atından iner inmez koştu.

"Gardaşım!" diye haykırdı.

Ali'ye sımsıkı sarıldı. O kadar samimi, o kadar derin bir kucaklamaydı ki... farkında olmadan birkaç adım geriledim.

Bu manzara... benim için bütünüyle yabancı bir âlemdi.

Ali tebessüm ederek karşılık verdi:

"Ağabey... iyiyim. Merak etmeyesin."

O "iyiyim" deyişindeki sıcaklık, zincire vurulmuş adamla şimdiki arasındaki farkı açık eder gibiydi.

Sonra Ali yavaşça bana döndü.

Gözleri, zifiri gecenin ortasında yanan bir kor gibi parladı.

Beni baştan aşağı süzdü; biraz önce yaptıklarımı tartıyor gibiydi.

"Ve bu gizemli hatun..." dedi, kılıcı tutuşuma bakarak.

"Maharetli dövüşürmüş."

Heybetli adam, genç adam ve bütün askerlerin bakışları bir anda bana çevrildi.

Yüzler ciddileşti. Kılıçlar daha sıkı kavrandı. Atlar huzursuzca soludu. Ben ise kılıcımı hâlâ elimde, savaş duruşunda tutuyordum.

Bu bakışların hedefi olmak hoşuma gitmedi.

Hiç.

Boğazım kuruyordu ama meydan okuyan bir sesle konuştum:

"Biri bana söylesin neredeyim ben?"

Ali kaşlarını hafifçe kaldırdı. Diğerleri de şaşkınlıkla birbirine baktı.

Ben ise sesimi titretmeden konuşmaya devam ettim:

"Buraya nasıl geldim?

Benimle oyun mu oynuyorsunuz?!"

Son kelime ağzımdan çıkarken elimdeki kılıcı öne doğru kaldırdım.

Keskin ucu yalnızca Ali'ye değil—hepsine doğrultuluydu.

Kalabalık aynı anda nefes almayı bıraktı sanki.

Kafamdaki uğultu daha da bastırdı beni. Patlamanın sesi... karakol... sonra burası...

"Biriniz konuşsun," dedim, kılıcı biraz daha ileri iterken.

"Yoksa ciddi bir sorun çıkacak."

Ali, sanki sakladığı büyük bir hakikat varmış gibi uzun uzun yüzüme baktı.

Ben bir adım geri çekildim. Hepsinin bakışı üzerimdeydi; etrafımdaki sessizlik neredeyse bedenime ağırlık gibi çöküyordu.

Ali hafifçe kaşlarını çatarak gülümsedi.

"Ağacın dibinde bulup getirdiler. Baygındın. Üstündeki garip kıyafetler yüzünden... büyücü yahut cadı sandılar. O sebeple aldılar"

Gözlerim fal taşı gibi açıldı.

"Ne büyücüsü? Ne cadısı? Tövbe estağfurullah!"

Başımı iki yana salladım.

"Yok artık! Cadı mı? Ben?!"

Tam o sırada heybetli adam omuzları geniş, bakışları keskin olan ileriye doğru bir adım attı.

"Müslüman mısın sen, hatun?" dedi.

Hiç düşünmeden söyledim.

"Evet, elbette Müslümanım!"

Adam şaşkınlıkla Ali'ye baktı, sonra tekrar bana döndü.

"O hâlde... niçin böyle acâyip giyinmişsin? Bu nerenin kisvesidir?"

Acayip mi? Şaka gibi. Dudaklarım seğirdi.

"Ne acayipi? Hasbinallah! Bu asker kıyafeti. Görmüyor musunuz? Askerim ben! Ayrıca—"

Etraflarına, üzerlerindeki deri zırhlara, kocaman kılıçlara baktım.

"bu ne ya? Kılıçlarla falan... kaçıncı yüzyıldayız ?"

Ali'nin yüzü bir anda ciddileşti.

Sanki çok doğal bir bilgi veriyormuş gibi konuştu.

"Hicrî yedi yüz... miladi tarihle on üç yüzlerdeyiz."

Nefesim göğsümde düğümlendi.

"Ney?"

Sesim çatladı.

"Ne dedin? Nasıl yani?!"

Ali anlamamış gibi kaşlarını çattı.

"Neye şaşırırsın, gizemli hatun?"

Kalbim boğazıma tırmanıyordu. Dizlerim titredi.

Ayaklarımın altından zemin kayıyor gibiydi.

"Ya öldüm... ya da komadayım. Başka açıklaması yok bunun..." diye geçirdim içimden.

Kendi kendime söylenirken Ali'nin kardeşi bana doğru eğildi. Gözlerinde merak vardı ama bakışı yumuşaktı.

"Adın nedir, gizemli hatun?"

Bir an boşluğa baktım. Dilim zor döndü.

"A... Asya."

İsmimi söylerken bile içimde bir tuhaflık hissettim. Sanki yabancı birine değil, yabancı bir zamana kendimi tanıtıyordum.

Tam o sırada heybetli adam belli ki grubun lideri, otoritesi tartışılmaz olan kişi atının yularını çekip tok bir sesle konuştu.

"Daha fazla oyalanmayalım. Meseleyi obada görürüz. "

Ali ve kardeşi aynı anda başlarını eğip yanıt verdiler.

"Buyruğundur, bey babam."

Bey... babam mı?!

Demek bu heybetli adam onların babasıydı. Üstelik sıradan biri değil... bir bey!

Ben istemsizce bir adım geri çekildim. Etrafıma göz gezdirdim. Kaçacak bir yer yoktu. Yabancı bir zaman... yabancı bir toprak... yabancı yüzler...

İçimdeki ses hafif bir çığlık attı:

"Ne yapıyorsun Asya? Bunlarla mı gideceksin?!"

Ama diğer ses... daha mantıklı olan... daha çaresiz olan... şöyle diyordu:

Başka çaren yok.

Bir kez daha etrafıma baktım. Kılıçlı adamlar... savaş atları... yabancı yüzler...

Derin bir nefes aldım.

"Tamam... gidelim. Başka şansım yok zaten."

Ve böylece, 21. yüzyıldan kopmuş bir kız olarak, kılıçlarla dolu bir dünyanın içine adım adım ilerlemek zorunda kaldım.

Obaya yaklaştıkça kalbim hızlandı. Bir sürü çadır... dumanı tüten ocaklar... elinde testi taşıyan kadınlar... koşturan çocuklar... Kafamdan yalnızca tek bir cümle geçiyordu:

"Ben nereye geldim Allah'ım?"

At biraz daha ilerleyince herkes dönüp bize bakmaya başladı.

Bir kadın, yanındaki komşusuna eğilip fısıldadı ama ben net duydum

"Ay hatunun üstündeki s ne ola? Erkek giyimi giymiş sanki..."

Erkek gibi mi?

Abla bu askeri üniforma... Göz var nizam var...

Allah'ım sabır ver, dedim içimden.

Tam o sırada bir çocuk çadırın önünden koşarak önüme dikildi. Gözleri kocaman açıldı.

"Anaaaa! Bu ne ola böyle? Canavar mıdır bu?!"

"Canavar mı?! Küçük beyefendi ayıptır he, canavar sensin!"

Çocuk ürküp kaçtı. Ali arkadan kahkahayı zor tuttu, ben gözlerimi devirdim.

Obanın ortasına geldiğimizde yaşlı bir nine elindeki ahşap kaşığı bana doğru uzattı.

"Bu ne biçim libas?! Bu kız muhakkak cinlenmiş! Uğursuzluk iner başımıza!"

"Ablaaa! Ne cini ne uğursuzluğu?!"

Ali boğazını temizleyip güldüğünü saklamaya çalıştı.

Tam o sırada heybetli bey babası attan indi. Obadaki herkes saygıyla başını eğdi.

Bey baba beni baştan aşağı süzdü.

içimden "Lütfen cadı deme, lütfen cadı deme..." diye geçirdim.

Adam kaşlarını kaldırdı.

"Kız... senin şu libas... nerenin işidir?"

"Zara'nın indirim reyonu!"

Obada bir anda derin bir sessizlik çöktü.

Ali'nin ağzı açık kalmış, kardeşi şaşmış...

Bey baba ise ciddi bir ifadeyle.

"Zara... hangi obanın beyi ola?"

"Yok yok, oba beyi değil... şey... boşverin, uzun mevzu..."

Bey baba başını hafifçe iki yana salladı.

"Hadi... çadıra geçelim. Bu hatunun hali karışıktır, belli."

Koca bir obanın meraklı bakışları arasında yürümeye başladım.

Ve hayatım... resmen başka bir çağa kaymıştı.

Çadıra girer girmez hava bir anda ciddileşti. Büyük bir tahta kürsü yoktu belki ama oturuş düzeni, dizili minderler ve yerleşimin ağırlığı insana açıkça şunu hissettiriyordu:

"Burası önemli bir yer."

Ben ise ortamın ihtişamından çok... üstümdeki üniformanın tozunu silecek yer arıyordum hâlâ.

Herkes yerleştiğinde iri yapılı, heybetli adam bakışlarını bana çevirdi.

Gözlerinde hem sertlik vardı hem de tuhaf bir sabır. Ama yine de içimde bir ürperti yarattığı kesindi.

Tok, otoriter bir sesle konuştu.

"Hatun. Kimsin sen? Nereden gelir, nereye varırsın?"

Bir an duraksadım.

Sonra dilim sanki beni durduramadan konuştu.

"Asıl siz kimsiniz?"

Çadırdaki hava buz kesti. Birden herkesin nefesi tutuldu.

Ali ile kardeşi neredeyse boğazına kaçan tükürükle öksürecekti.

Ama heybetli adam belli ki bey şaşırmadı.

Hafifçe gülümsedi; "Cesursun," der gibi bir gülümseme...

"Ben Giray. Bu obanın beyiyim."

"Bu, ortanca oğlum Ali."

Beyoğlu seni...

Şehzade Ali saygıyla başını eğdi. Ardından diğer genci işaret etti.

"Bu da Gökalp. Büyük oğlum."

Gökalp kısa bir selam verdi; yüzünde merakla kuşku arasında gidip gelen bir ifade.

Tam o sırada çadırın kapısından bir kadın sesi duyuldu:

"Destur var mıdır, beyim?"

Giray'ın yüzünde birden yumuşak bir ifade belirdi.

"Gel, Ayşin. Gir içeri."

Kapı aralandı ve içeri yüzü aydınlık, zarif ama güçlü bir kadın girdi.

Üzerindeki işlemeler, takıları, hatta yürüyüşündeki sükûnet bile beni düşündürttü:

"Bu kadın burada önemli biri."

Giray eliyle onu tanıttı.

"Bu obanın anası, Ayşin Hatun."

Ayşin bana doğru nazikçe gülümsedi.

"Beyim."

Ayşin Giray'ın yanına oturur oturmaz çadırdaki herkes saygıyla başını eğdi.

Giray eliyle kenarda bekleyen üç adamı işaret etti.

"Bunlar da obanın yiğit erleri: Elban... Gürbüz... ve Baysan."

Üçü de ciddi bir ifadeyle başlarını eğip selam verdi.

Ben ise ne yapacağımı bilmediğim için hafifçe başımı eğdim.

Giray tekrar bana döndü.

"Şimdi, hatun... Adın nedir? Ve bu hâlin. Uzaklardan geldiğin bellidir nerden gelirsin."

Boğazımı temizledim.

"Ben asl—"

Daha cümleye başlamadan çadırın kapısı hafifçe aralandı.

Bir uğultu yayıldı.

Sanki çadırın içindeki herkes aynı anda nefesini içine çekti.

Kapıdan içeri, uzun beyaz bir hırka içinde bir adam girdi.

Başında sarığa benzeyen ama daha sade, daha dingin bir örtü vardı.

Yüzünde tuhaf bir sükûnet...

Gözleri ise sanki beni delip geçen bir mızrak gibi keskin.

Refleksle fısıldadım "Ne oluyor ya? Kim bu?"

O an çadırdaki herkes ayağa kalktı. Bir tek ben neye ayağa kalkmam gerektiğini bile anlamamış bir halde oturuyordum.

Giray'ın bile yüzü şaşkınlıkla gerildi.

"Derviş efendi..."

Derviş başını hafifçe eğdi; ince bir tebessüm dudaklarına dokundu.

Yürüyüşü... tuhaftı.

Sanki zaman onun için başka akıyordu.

Biz hızlıydık, telaşlıydık...

O ise ağır çekimde bir su gibi süzülüyordu.

Çadırın içi sessizliğe gömüldü.

"Müsaade var mıdır, beyim?"

Sesi hem yumuşak hem de iç ürperten bir derinliğe sahipti. Tüylerim diken diken oldu. Giray, alışık olmadığı bir saygıyla başını eğdi.

"Ne demek... buyur, otur derviş efendi."

Ama derviş, gösterilen yerlere değil... Doğruca bana doğru yürüdü. Herkesin oturduğu çemberin tam merkezine, benim tam karşıma çöktü. Sessizce. Hiç acele etmeden. Başını kaldırdı. Gözleri... Sanki ruhumu yokluyordu. O sessizlik insanın içine işliyordu.

Sonra konuştu.

"Pek sert bakarsın, hatun. Sakin ol burası da yurttur." dedi, Sözleri yumuşaktı ama beni yatıştırmadı.

"Benim yurdum değil burası."

Derviş'in yüzündeki tebessüm biraz daha derinleşti. "Belki senin yurdundur. Kader, yolunu buraya düşürmüş ise... Demek ki bu toprakta senden bir iz vardır."

O an içimdeki düğüm daha fazla dayanamadı. Korku, panik, sinir... hepsi bir anda patladı.

"Şiir okur gibi konuşmayı bırakır mısınız?! Ben anlamıyorum! Neden buradayım? Nasıl geldim?

Bunları biliyor musunuz?!"

Derviş'in yüzünde en ufak bir huzursuzluk yoktu. Kıpırdamadı bile.

"Neden geldiğini... ancak Rabb-i Âlem bilir."

Derin bir nefes aldım. Göğsüm daraldı, kalbim kulağımda atıyordu.

"Peki nasıl döneceğim?! Hemen gitmem lazım!"

Derviş bu kez bakışlarını yere indirdi. Sanki bir şey tartıyor, ölçüyor, duyulmayan bir ses dinliyordu. Sonra... ağır ağır başını kaldırdı. Derviş'in sesi bu kez daha derin, daha sarsıcıydı.

"Dönüş dilesen de...Vakti gelmeden yol açılmaz, hatun."

İşte orada koptum. Ayağa fırladım, nefesim titreyerek. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun, be adam?!"

Çadır bir anda ayaklandı. Elban kılıcına uzandı. Gökalp öne atılacak gibi oldu. Ali'nin yüzü bembeyaz kesildi; nefesi boğazında düğümlendi. Ama derviş, elini yalnızca hafifçe kaldırdı. Ve herkes... sanki görünmez bir el tarafından durdurulmuş gibi dondu. Çadırın içindeki hava ağırlaştı. Ateş bile çıtırtısını unuttu. Ben ise artık patlamak üzereydim.

"Karargâha saldırdılar! Orada kaç askerim var, biliyor musun?!

Bana emanet canlar vardı! Onların sorumluluğu bende!

Ve sen -sen bana diyorsun ki 'vakti gelince'? Zamanı şimdi değilse ne zaman?!"

Sesim çadırın duvarlarında çarpıp geri geldi. Gözlerim yanıyordu.

Sanki kalbim kaburgamdan çıkacak gibiydi. Derviş'in yüzü değişmedi. Öfkeme karşı hâlâ o garip sükûneti koruyordu. Sadece göz kapakları hafifçe indi. Sanki içimdeki yarayı görmüş gibi...

"Öfken... aklının önüne geçmesin, hatun."

Bu cümle göğsüme saplanan soğuk bir hançer gibiydi. Çünkü biliyordum. Öfkem beni ayakta tutuyordu. Ama o aynı öfke... beni delirtmeye de hazırdı. Çadırın içine ağır bir sessizlik çöktü. Kimse nefes bile almadı. Yalnızca ateşin hafif tıslaması duyuluyordu.

Giray Bey'in ağır adımlarla bana doğru geldiğini gördüğümde, çadırın içindeki hava bir anda değişti. Adam konuştuğu anda tavan direkleri bile titredi sanki.

"kızım... sözlerin ateş gibidir. Ateş ısıtır amma, yakar da. Evvelâ şu ateşini söndür, sonra derdini dile getirirsin."

Sözleri bana dokundu. Yumruğum boğazıma oturdu.

Bir an omuzlarım düştü... ama hemen toparladım.

Bakışlarımı tek tek üzerlerinden geçirdim: Ali, Gökalp, Ayşin Hatun... üç savaşçı daha...

Sonra o derviş.

İçimi görüyormuş gibi bakan gözleri...

Onların geldiği dünya başka, benimki başka. Bir tek ben yabancıyım burada.

Ve bir anda... içimdeki düğüm yeniden koptu.

"Kesin öldüm... ya da komadayım ben. Başka türlüsü yok."

Sözler ağzımdan dökülürken bile inanamıyordum kendime.

Çadırın içi taş kesildi.

Kimse anlamadı ne dediğimi ama kırılmış hâlim havaya karıştı.

Daha fazla duramadım.

Arkamı dönüp hızlı adımlarla dışarı çıktım.

Soğuk hava yüzüme çarptığında, içeriden dervişin o ürpertici derecede sakin sesi geldi.

"Allah'un size misafir kıldığı kişidir... incitmeyesiz."

Bir an durdum.

Ama geri dönüp bakmadım.

Sadece çenemi sıktım ve yürüdüm.

Peşimden Ayşin Hatun koşuyordu.

"Kızım! Dur a'zıcık, dur hele!"

Sesim titredi.

"Neredeyiz biz?"

Ayşin'in yüzünde o tuhaf sakinlik vardı, ne olursa olsun insanı sarmalayan bir şey. "Bu diyâr Ahlat'dır. Obamızın adı Aydoğan'dır, kızım."

Ahlat...Kelime içimde bir yerlere dokundu. Tanıdık ama yabancı bir düş gibi. Derin bir nefes aldım. Soğuğu içime çektim. Bir şeyleri bastırmak ister gibi. Ayşin başını eğip bana baktı.

"Çok mu uzaksın, kızım? Geldiğin il öyle mi ırak sana?"

Gözlerimi kapadım. "Tahmin bile edemezsiniz..." dedim bitmiş bir sesle.

Ayşin'in dudakları hafifçe kıvrıldı. Sanki umut veriyordu bana.

"Giray Bey gönlü geniş kişidir. Elbet çâre bulunur. Yuvana kavuşursun."

Ben ise sadece fısıldadım:

"İnşallah..."

O an içimde bir şey kırıldı mı... yoksa tam tersine yerli yerine mi oturdu... bilmiyorum.

Ayaklarımın altındaki toprağa baktım.

Ayaklarımın altındaki toprağın soğukluğunu henüz içime sindirmiştim ki...

Obanın içinden ansızın yükselen bir çığlık yankılandı:

"Ali Beyim! Ali Beyim!"

Ses o kadar titrek, o kadar acildi ki...

Ayşin Hatun birden irkildi. Kalbi göğsünde atıyor gibi duydum.

"ne olur orada?!"

Daha ne olduğunu anlamadan birkaç atlı obanın merkezine hızla daldı.

Tozu dumana kattılar.

Ardalarına bağlanmış bir araba... ve arabanın üzerinde... kanla bulanmış bir adam...

Ayşin Hatun'un gözleri bir anda büyüdü.

Yüzü bembeyaz oldu.

...............

Asya'nın omuzları bir an düşer, sonra titreyerek toparlar kendini. Bakışlarını sertçe kaldırıp, çadırın içindekilere tek tek bakar:

• Ali'nin tedirgin ama korumacı duruşuna,

• Gökalp'in şaşkın ve hazır kıllığına,

• Ayşin Hatun'un endişeli gözlerine,

• Gürbüz, Elban, Baysan'ın tetikte bakışlarına,

• Son olarak dervişin sakin, her şeyi bilir gibi duran gözlerine...

Asya yutkunur. Bir nefes. Bir tane daha. Gözleri dolu ama dökmez.

Sonunda kendi kendine fısıldar gibi, ama herkes duyacak kadar net bir sesle söyler:

Asya:

"Kesin öldüm... ya da komadayım. Başka açıklaması yok."

Bu sözler çadırın içinde bomba gibi düşer. Kimse ne demek istediğini anlamaz ama tonundaki kırgınlık hepinin kalbine saplanır.

Asya bir anda geri çekilir, hızlı adımlarla çadırın kapısına yönelir.

Ali bir şey söyleyecek gibi olur ama Giray eliyle durdurur.

Asya çadırdan çıkar çıkmaz, dışarıdaki soğuk hava yüzüne çarpar. Ayşin Hatun da hemen peşine düşer.

Asya çadırın dışına adım atarken, içeriden dervişin sakince yükselen sesi gelir:

Derviş:

"Allah'ın size misafiridür... incitmeyin."

Asya bunu duyar. Bir anlığına durur ama bakmaz, sadece çenesini sıkar. Ayşin Hatun ona yetişmek için adımlarını hızlandırır:

Ayşin:

"Kızım! Dur hele, dur!"

Asya ise titreyen sesle sadece tek bir cümle fısıldar:

Asya:

"Ben... ne yapıyorum burada?"

"Nerdeyiz biz?"

Ayşin nefes nefese, ama yüzünde her zamanki o sakin ifadeyle cevap verdi:

"Bu diyâr Ahlat'dır.Obamızın adı Aydoğan'dır .

Ahlat...

İçimden bir dalga gibi geçti.

Yurdumdayım... ama bir o kadar uzağındayım.

Derin bir nefes aldım. Sanki o nefesle birlikte bütün acımı içime gömüyordum.

Ayşin başını yana eğdi.

"Çok mu uzaksın kızım ?"

Gözlerimi kapadım bir an.

"Tahmin bile edemezsin..." dedim yorgunca.

Ayşin dudaklarını hafifçe kıvırdı, umut verir gibi.

"Giray Bey, elbet bir yol bulur. İnşâ beğ, yuvana kavuşursun."

Dudaklarımdan istemsiz bir fısıltı döküldü:

"İnşallah..."

O an içimde bir şey kırıldı mı yoksa yerine mi oturdu, bilmiyorum.

Bir süre ayaklarımın altındaki toprağa baktım. Soğuk, sert ve yabancı... ama yine de bir parça tanıdık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.