İçeriğe geç

ZAMANIN İZLERİ

Bölüm 9 · 12 dk okuma

ZAMANIN İZLERİ

Bölüm 9

9.Bölüm:Affetmek Değil, Anlamak

Kutay sustu. Gözlerini benden kaçırıyordu, sanki bakarsam içinde sakladığı tüm gerçekleri anlayacakmışım gibi… o an kalbim onun sessizliğinden daha da ağır bir şekilde çarpmaya başladı. Bekledim… beni sarsacak, belki de affetmeyeceğim…bir şey söylemesini bekledim. Sonunda dudakları aralandı, sesi kısık ama boğuk bir çaresizlik taşıyordu. “Yapamıyordum…” dedi, “Seni görüyordum, evet. Geceleri rüyalarıma giriyordun. Gözyaşların, çığlıkların… ellerinle duvarları kazıyarak kaçmaya çalışman. Hepsi… hepsi gözümün önündeydi ama…” durdu. Yumruklarını sıktı, sesi titredi. “Anlamadığım bir şekilde bir güç… beni geri tutuyordu. Seni korumama, yanına gelmeme… izin vermiyordu. Ne zaman yaklaşmaya çalışsam, seni olduğun durumdan çekip almak istesem… önüme görünmez bir duvar örüldü… her seferinde, her denememde bedenim hareket edemez oldu. Sanki biri var ve bana izin vermiyordu…”Sözleri boğazımda bir düğüm gibi düğümlendi. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Beni kurtarmaya çalışmış… biri benim için bir şey yapmaya çalışmış, hayat her zamanki gibi buna izin vermemiş… hıçkırıklarımı bastırdım. Sanki ağlarsam bu gerçekliği kabul etmiş olacaktım. O bana dokunamıyordu çünkü bir güç onu tutuyordu… peki ya ben? Ben o karanlıkta yalnızken kimse yoktu. Hiç kimse…Boğazımdan bir kelime zar zor çıktı, “Ben paramparça olurken, içimdeki çocuk ölürken… senin gelip bana dokunmana ne engel olabilirdi? Kutay… ben her gün, nefes aldığım her zaman, yaşarken… ölüyordum.” Bir an nefesim kesildi. Gözlerim yine ona döndü. Gözleri nemliydi… cevap vermedi. Sessizlik, boğucu bir battaniye gibi üzerimize çöktü. Ben artık geri dönemezdim…“Ben bunları yaşarken,” dedim fısıltıyla ama derin bir öfkeyle, “Sen izliyordun… sadece izliyordun.” Kutay başını eğdi. Ellerini dizlerine koydu. Parmakları bembeyaz kesilmişti. Konuşmakta zorlanıyordu ama sustuğu her saniye içimde bir şeyler kırılıyordu. Sonunda gözleri bana bakmaya başladı. “Elisa,” dedi, adımdaki ağırlık öyle gerçekti ki, gözlerim yeniden doldu. “Ben… her gece seni görüp hiçbir şey yapamamak ne demek biliyor musun?” Sesi alçaldı, gözlerinin içindeki gölgeler karanlık gibiydi. “Sadece izleyebildim. Duvarların arasında, ellerimi uzatıp sana dokunamadan… zihnimde senin sesin vardı ama bedenim zincirlenmiş gibiydi… uyanamıyordum bu kabustan ve sen… sen o kabusun içindeydin.”Boğazıma bir düğüm daha oturdu. Sustum, bir yandan gözlerim onun gözlerindeydi…Gözlerim onunkilere kitlenmişti ama içimdeki çocuk hâlâ o karanlık odada, ellerini uzatmış, yardım bekliyordu. Kutay’ı gördüm o çocuğun gözlerinde… uzakta, bulanık, dokunamayan. Ama ben? Ben ellerimi parçalarken o sadece izledi.Beni sevdiyse, nasıl oldu da orada sadece durdu… “Bazen affetmek istersin… ama kalbin unutmamak için yemin etmiştir. İşte ben de tam o çizgideyim.” Kelimelerim dudaklarımda acıyan bir yara gibiydi… “Senin zincirlerin vardı belki… ama ben tamamen çıplaktım, Kutay. Her gün, her gece o soğuk taşların üzerinde… ve sen… sen sadece izledin.” Sesim alçaldı. Gözlerimden birkaç damla süzüldü, istem dışı… Gururumu kırarak. Ama içimde öyle büyük bir fırtına vardı ki, bu birkaç damla hiçbir şeydi.Kutay yaklaştı. Bir adım… sonra bir adım daha. Sanki her adımı geçmişe saplanıyordu. “Beni affetmeni beklemiyorum,” dedi. Sesi yumuşaktı ama gözlerinin içi… orada bir karanlık vardı.“Ben… seni izlerken içim parçalanıyordu, Elisa. Sana ulaşamamak… sadece bir kabus değildi. Ruhumun parça parça söküldüğünü hissettim. Ama ne zaman yaklaşsam… bir güç beni itti. Sanki o beni durdurdu… Kraliçe.” Boğazım düğümlendi. Demek doğruydu… beni yalnız bırakan sadece kader değildi. O da vardı, o hep vardı. Bir adım geri attım. “Yani beni izlerken, yalnız bırakırken… suçlu sensin ama sorumlu o mu? Bu mu anlatmak istediğin?” Sözcükler ağzımdan zehir gibi dökülüyordu. Belki biraz acı, belki biraz da korku.Kutay sustu. Ama gözleri benimle konuşuyordu. İçinde bir çığlık vardı… yıllardır bastırılmış, zincirlenmiş.“Elisa,” dedi, fısıltıyla. “Seni kaybetmeyi… kendimi kaybetmek gibi hissettim. Şimdi ne desen haklısın. Ama bilmeni istediğim tek şey… seni hiç unutmadım. Hiç bırakmadım. Sadece elimden alınmıştın.” İçimde bir his oluştu. Hem acı, hem de özlem… ama güven… güven çok daha derin bir şeydi. “Peki,” dedim sessizce, “eğer elimden alınmış olsaydım… şimdi neden buradasın? Artık seni durduracak bir şey yoksa… neden hâlâ bu kadar geç?”Sessizlik. Gözlerimiz yine çarpıştı. Kutay bir şey söylemek üzere dudaklarını araladı ama sustu. İçimde bir ses, onun da bazı cevaplara sahip olmadığını fısıldadı. Ya da henüz benimle paylaşamayacak kadar ağırdı. Bir adım daha geri çekildim. “Ben hâlâ o odadayım Kutay ama artık… seni beklemiyorum.” Gözlerimi son kez onun gözlerine diktim. “Çünkü artık kendimi oradan çıkaracağım. Nasıl yapacağımı bilmesemde…”Vera Eski taşların arasındaki çatlaklardan sızan rüzgâr, odanın içindeki sözleri taşıyordu bana. Sessizdim… gölgelerin ardında, soluk bile almadan izliyordum.Kutay’ın sesi boğuk, Elisa’nın sesi ise kırık ve keskin… kelimeler, kalbin duvarlarına saplanan hançerler gibiydi. Kutay ağzından yanlış kelimesinden dolayı çıkan kavgaları… “Sadece izliyordun.” Elisa’nın cümlesi içime saplandı. O anda gözlerimi kısarak ona baktım. Hayır, bu sadece onunla Kutay’ın hikâyesi değildi. Bu, aynı zamanda benim hikâyemdi. Ben de yıllar boyunca bir şeyleri sadece izlemiştim.Ve bu izleyiş… beni bir canavara çevirmişti mi, yoksa hayatta tutmuş muydu?Kutay’ın titreyen sesi, “Bir güç beni engelliyordu.” Ah Kutay… yine gerçeği sadece yarım söylüyorsun. O güç… yalnızca Kraliçe değildi. Senin içindeki korku da seni zincirledi. Bunu ben bile biliyorum…Duvarın kenarındaki taş oyuklarından birine parmaklarımı dayadım, soğuktu ama merhamet ve öfke öyle karışıktı ki bedenimden taşacak gibiydi. Elisa ne tuhaf bir kızsın. Hem kırılmışsın hem de dimdik ayaktasın. Kutay sana böyle bakarken… gözlerini senden kaçırırken, sana zarar verme korkusu içini sararken… onu ilk kez bu kadar çaresiz gördüm. Kutay’ın bu kadar açık vermesi, Elisa’ya yaklaşması… bu Kraliçe’nin asla affetmeyeceği bir şey olurdu. Eğer bu kadar belli ederse… Elisa’nın tarafında olduğunu, onu ben bile kurtaramazdım. Ayaklarımın altındaki taş hafifçe kımıldadı. Nefesimi tuttum. Onlar hâlâ konuşmuyordu. Sessizlik vardı. Ama o sessizlikten sonra doğacak kararların kokusu çoktan havadaydı. Belki de bu gece… hayatımın dönüm noktasıydı. Uzun zaman sonra ilk kez, Elisa’nın gözünde bana benzeyen yalnızlığını gördüm. Aramızdaki tek fark şu, o ışığını hala arıyordu. Onun bir umudu var ama benim… benim için umut yok. Benim ışığım uzun zaman önce söndü… Kraliçe’nin bana çektirdiklerinden sonra o an anladım ki umut yok. Geri çekildim. Sessizce, gölgelere karıştım. Ama içimde artık hiçbir şey sessiz değildi.O konuşmalar, o itiraflar, o gözyaşları… hepsi benim haneme yazıldı. Elisa, bahçeye çıktı. Kutay yokken konuşmam gerekiyordu. Elisa’ya yaklaştım, “ Beni tanımıyorsun ama sana şu tavsiyeyi vereceğim,” anlamaz bakışlarıyla baktı. Umursamayarak konuşmaya devam ettim. “Kutay seni seçerse ve bunu çok belli ederse, Elisa… Bu bir savaş olur.” “Pardon, siz kimsiniz?”“Vera…”“Vera, kimsin bilmiyorum ama dediklerine dikkat et derim. “ Elisa’nın sesi sertti. Keskin ve kararlı. “Bu bir savaş olurmuş, öyle mi?” dedi. “Eğer Kutay beni seçerse, savaş mı başlayacakmış? Tehdit mi ediyorsun beni?”Sözleri göğsüme saplandı. Oysa ben… onu korumaya çalışıyordum ama kelimelerimi yine yanlış seçmiştim. Yine… yanlış anlaşılmıştım.Göz göze geldiğimizde içimdeki duvarlar bir anlığına titredi. Ona baktım ama söyleyecek söz bulamadım. Çünkü söylemek istediklerim… yıllardır içime hapsolmuştu.Yine de konuştum. Bu kez bir sır gibi değil… bir yara gibi aktı kelimelerim, “Ben… seni tehdit etmedim. Sadece… neyle karşı karşıya olduğunu bil istedim.Benim söylediklerim canını yaktıysa… o zaman Kutay’ın seni seçmesinin bana ne yaptığını da anlayabilirsin, değil mi?”Sesim titredi. Gözlerimi kaçırdım.İlk kez… ona zayıf halimi gösterdim.“Elisa,” dedim yavaşça. “Sen bir odaya kapatıldığında kırıldın. Evet, kırıldın… ama ben o odaya kendi isteğimle girdim. Kraliçe’nin gölgesi altına… isteyerek… korkarak… ve yalnızca hayatta kalmak için girdim. Şimdi o odaya hapsoldum ve kapı artık içeriden açılmıyor çünkü Kutay, Miran’nın abisi… benim Kutayla işim yok ne yapıyorsa yapsın ama onun sonucu Miran’ a dokunur. Ben buna izin veremem…” Yutkundum.Gözleri bana kitlenmişti, hissediyordum. Ama gözlerine bakamadım çünkü orada gördüğüm şey, belki de içimdeki boşluğun aynasıydı.“Sen Kutay’ı görüyorsun, değil mi? Sana bakarken… nasıl değiştiğini…Elisa.Seninle konuşurken ilk kez gözlerinde özgür bir adam gördüm ve o gözlerde… onun mutluluğunu. Kardeşlerden biri mutluysa diğeri acı çeker… Miran acı çeker, çekiyor…” İçimde kırık dökük kalmış her şey dile gelmeye başladı. “Sadece izledim, evet… ama sen de izle, Elisa. Bu sarayda… kimsenin gerçekten seçme hakkı yok.Kutay seni seçerse… yalnızca seni değil, kardeşini de mahveder. Kraliçe bunu asla affetmez. Miran’a yapacaklarının sınırı olmaz…” Derin bir nefes aldım. Onun gözlerinde öfke vardı ama… bir şey daha. Yalnızlık. İçimde bir şey çözüldü. İlk kez… ilk kez, bana benzeyen bir kırılmayı onda gördüm. Ben de yalnızım, Elisa… diyemedim ama tüm kelimelerim bunu haykırıyordu zaten. Sırtımı döndüm. Yüzümü görmesini istemedim. Çünkü ilk kez… gözlerim dolmuştu ama yürürken fısıldadım. Karanlığa doğru, ona son bir söz bıraktım,“Bir gün… senin için savaşacak biri çıkarsa, sakın onu durdurma. Çünkü bazen… savaşı kazanmak değil… savaşacak birine sahip olmak kurtarır insanı.”Sonra sustum ama içim… artık susmuyordu.ElisaVera uzaklaşırken içimde bir şey yankılandı. Sadece söyledikleri değil söyleyemedikleri de çarptı kalbime. Birini korumak isteyen bir kadının… suskun, yalnız, kendi gölgelerinde boğulan bir çığlığıydı sanki. O sesi tanıyordum. Çünkü ben de öyleydim. Adımlarımı hızlandırdım.“Vera…” dedim, sesim onu durduracak kadar yumuşaktı. Omzunun üzerinden bana baktı. Yüzü hala duvar gibi donuktu ama gözleri… yorgundu. Sanki yıllardır uykusuzmuş gibi.“Sen Kutay’ı korumaya çalışıyorsun. Bunu anlıyorum artık. Ama senin korumaya çalıştığın şey sadece o değil… değil mi? Bir an sustu. Sonra başını eğdi, sessizce konuştu, “Ben onun her şeyiydim. Bir zamanlar… öyle sandım ama o her şeyimi kaybettikten sonra, beni geride bırakarak yürümeyi öğrendi ve ben… onun gölgesinde kaldım.”“Miran…”Bir anda gözleri bana döndü. O kadar keskin, o kadar çıplak bir acıyla baktı ki… “Vera, sen Miran’ı korumaya çalışıyorsun.” Gülümsedi…” Evet, amacım o ama o beni korumak için bir çaba göstermedi. Belki de sevmiyorumdur, artık…”“Seviyorsun.”“Nasıl? Böyle bir sevgi yok.”“Birini uzaktan sevebilirsin… onun ellerinden tutamayacağını bile bile onu kollamak… benim de içimi delip geçen bir acıydı. Sen de öyle bakıyorsun Miran’a. Kutay’ı kıskandığın şey, yalnızca benimle olması değil… Miran’nın sana değer vermemesinin acısı.”“Ben… Miran’ı çocukken tanıdım.İkimiz de birer satranç taşına dönüşmeden önce… sadece çocuktuk.Benim için gülümsediği tek zamanı hatırlıyorum. Sonra kraliçe… sonra emirler… sonra sen geldin.”Gözlerim doldu. Çünkü düşman sandığım bu kızın içinde… ezilmiş bir çocuk vardı.Benim gibi… “Vera… belki de savaşmak zorunda değiliz. Belki de aynı şeyin farklı yansımalarıyız. Sen Kutay’ı korumak istiyorsun, ben de. Sen Miran’ı seviyorsun… ve o seni görmüyor. Ben… Kutay’a bağlandım ve onun gözleri geçmişle savaşta hâlâ. Hiçbirimiz kazanmadık ama hâlâ hayattayız.Ve bu, bir başlangıç olabilir.”“Sana güvenemem ama … seni artık düşman olarak görmüyorum.”Başımı sallayarak, “Ben de.” Ve o an… bir barış sağlanmıyor belki ama bir ilk adım atılıyor. İki savaşçı, ilk kez silahlarını indiriyor.KutayAdımlarımı hızlandırdım. Elisa’nın sesini duymuştum az önce… ama yalnız değildi. Yaklaştıkça başka birinin sesini de duydum. Yabancı değildi. O ses… Vera’ya aitti. Köşeyi döndüm.Onları yan yana gördüğümde, içimde bir şey gerildi. Vera… onun burada işi neydi? Sertçe sordum, “Burada ne oluyor?”Elisa’nın yüzü bana döndü ama Vera’nınki hâlâ ondaydı. Göz göze durmuşlardı. Sanki bir şey… çoktan konuşulmuştu. Sanki ben geç kalmıştım. Tekrar sordum, “Vera. Ne işin var burada?”O hep cevap verirdi. Soğukkanlı, umursamaz, bazen de imalı… bu kez… sustu. O an içimde garip bir sızı oldu.Bir sır dönüyordu burada ve ben dışarıdaydım.Elisa’ya döndüm ama o benden kaçmadı. Gözlerini çekmeden, net bir şekilde konuştu. “Bir şey yok. Konuşuyorduk, o kadar.” Konuşmak mı? Vera’yla? Ne konuştunuz? Sana ne söyledi? Yoksa… Seni korkutmaya mı çalıştı? Ama sormadım. Çünkü Elisa’nın gözlerinde bir şey vardı. Savunma değil. Suçlama değil.Anlayış. Ben… bu kadar saf bir anlayışı son gördüğümde, o bir çocuktu. Ben onu en çok o zaman sevmiştim. Elisa devam etti, “Bazen… düşman sandığın biriyle konuşunca, aslında yalnızca acının iki farklı dilini konuştuğunuzu fark ediyorsun.Konuşmak sadece konuşmaktır. O kadar.”Sözleri zihnimde yankılandı. Ben acıyı hep yalnız taşımayı seçmiştim. Ama o… konuşmuştu. Üstelik Vera’yla.Bakışlarımı Vera’ya çevirdim. Başını eğmişti. Bu onun için alışılmış bir duruş değildi. Bir şey olmuştu… bu sefer tehdit değil… Suçluluk vardı omuzlarında. Sessizce uyardım, “Dikkatli olun ikiniz de.Bu sarayda kelimeler… kılıçlardan daha keskin olabilir.”Vera başını bile kaldırmadan uzaklaştı. İlk kez… arkasından bakarken onu düşman gibi görmedim ama hâlâ güvenmiyordum. Elisa’nın yanında kaldım. Bir süre sessizlik vardı. O bir şey fısıldadı, sesi kısılmıştı. “İnsan bazen, birinin gitmesine izin verir… sadece kalırsa daha çok acı çekeceğini bildiği için.” Kalbimde bir şey duraksadı.Bana mı söyledi bunu? Yoksa kendi geçmişine mi konuştu? Ya da… bana bir şey anlatmaya mı çalıştı?Gözlerine baktım ama o artık başka bir yerdeydi. Geçmişte mi, yoksa başka bir kırık hayalde mi… bilemedim ama emin olduğum tek şey şuydu, onu daha fazla kaybetmeye tahammülüm yoktu. Vera Elisa’ya son kez baktım. Gözlerinde beni yargılayan bir bakış yoktu ama güven de yoktu ve haklıydı.Kutay’ın gözleri üzerimdeydi. Soru sormuyordu artık… ama her adımımı izliyordu. Beni hâlâ bir tehdit sanıyordu belki… Oysa ben… Onu korumaya çalışıyordum. Onu… Miran’dan bile. Ama şimdi konuşamazdım. Beni asla dinlemezlerdi. Henüz değil.Adımlarımı geri çekmeye başladım.Her adımda içimden bir şey koptu.Elisa’nın sesi kulaklarımda hâlâ yankılanıyordu. “Birinin gitmesine izin veririz, kalırsa daha çok acı çekeceğini bildiğimiz için…”Ben de öyle yapıyordum. Gidiyordum çünkü kalırsam… Gerçekleri anlatırsam… Kutay paramparça olurdu. Elisa ondan uzaklaşırdı ve Miran… Ona olan duygularım içimde kara bir nehir gibi akıyordu. Onu yıllarca korudum, sevdim…Beni yalnızca emirlerini yerine getiren biri olarak gördü. Elisa’yı kıskanmadım.Hayır. Sadece onun kadar saf olamadığım için kendimden utandım. Sarayın taş koridoruna vardım. Rüzgâr saçlarımı savurduğunda, arkamdan gelen tek bir kelime olmadı. İyi ki de olmadı.Yoksa dönüp her şeyi anlatırdım.Kutay’ın sırtına saplanacak hançerleri…Elisa’nın ruhunu yok edecek hakikatleri…Ve Miran’ın… Miran’ın aslında neyi temsil ettiğini… şimdi değil, henüz zamanı değil. Bir gün… her şey ortaya çıkacak.Ve ben… kimseyi kurtaramazsam bile… onu koruyacağım, Elisa’yı.”Gözlerimi kapattım. İçimde yanan nefreti değil, o küçücük parlayan sevgiyi büyütmeye çalıştım çünkü birini gerçekten seviyorsan, onun sana güvenmemesine rağmen, onu yıkacak sırları omzunda taşımaya razı olursun. Ben razıydım ve yoluma devam ettim. Elisa ve Kutay’ ı yalnız bıraktım. Elisa Vera sessizce uzaklaştı. onunla birlikte içimde bir şey daha gitti. Bir parça öfke… bir parça şüphe… Ve azıcık da merhamet. Tam anlamıyla güvenemesem de… Onun söyledikleri bir yerde canımı acıttı çünkü… doğruydu. Birinin yalan söylerken sesi titremezdi böyle. Gözleri kaçmazdı. Bu, korkunun değil… pişmanlığın gölgesiydi.Kutay hâlâ yanımdaydı.Bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama sustu.Onun sessizliği artık bende bir yankıydı.Eskiden yokluğu canımı yakardı,şimdiyse varlığı… daha çok acıtıyordu.Gözlerimi onunla buluşturmadım.Ama konuşmaya başladım,sanki havaya, sanki kendi içimdeki yankıya… “Biliyor musun… Vera’ya kızamadım.Çünkü içimde… onun kadar suçlu bir yan buldum.Birini korurken… başka birini parçalayabiliyoruz bazen.Ve işin kötüsü, bunu fark ettiğimizde her şey için çok geç oluyor.”Derin bir nefes aldım. Gözlerim hâlâ bir noktaya saplanmıştı, Kutay’ı görmeden bile onun ne hissettiğini… biliyordum çünkü ben de öyle hissetmiştim.” Ben de seni anlamadan, seni suçladım. Karanlığımda yalnız kaldım sanmıştım ama… Belki sen de orada, başka bir karanlığa zincirlenmiştin. Hepimiz… bir şeyin kurbanıyız, değil mi?”Ona döndüm. İlk defa, göz göze geldik ve o an fark ettim… Ben ona hiç gerçekten bakmamışım. Hep içimdeki beklentinin gölgesiyle görmüşüm onu.Yavaşça bir adım geri attım. Ona değil. Kendime mesafe koymak için. “Ama Kutay…” dedim sessizce, “Her şeyi anlamak… her şeyi affetmek anlamına gelmiyor.”Bu söz kırıcı mıydı? Bilmiyorum ama doğruydu. Sonunda doğruyu söyleyebildiğim için biraz hafifledim.Kelimelerim sessizliğe karıştı ama içimde bir karar kıvılcımı çaktı. Belki affetmek için değil… anlamak için hâlâ zamanımız vardı.Kutay Elisa gözlerini bana çevirdiğinde, kalbim öyle bir anda sıkıştı ki… sanki içimde onca zamandır taşıdığım her kelime, bir anda yok oldu. O bana bakıyordu ama içinde hâlâ bir duvar vardı. Ben o duvarı aşabilecek kelimeyi bilmiyordum. Onun söylediği her şey… bıçak gibi değil, daha çok… bir ağırlık gibi çöküyordu omzuma.Her şeyi anlamak, her şeyi affetmek değildir.Bu cümle içime kazındı. Beni hâlâ affetmemişti ama artık beni anlamaya başlamıştı ve bu… bu bile, benim için bir umut kırıntısıydı. Sessizlik, artık boğucu olmaktan çıkmıştı. Yorgun bir kabullenişe dönüşmüştü.Gözlerim yere kaydı. Sonra tekrar ona baktım. “Yürüyelim mi?” dedim sessizce. Ne başka bir açıklama… Ne de daha fazlası.Bu sadece bir soru değil, bir teklifti. Yan yana yürümek. Belki konuşmadan. Belki yeniden başlamak değil ama…birbirimizi biraz daha anlamak için bir adım daha atmak.Ona doğru eğilmedim. Elini tutmadım. Sadece bekledim. Cevabı ne olursa olsun, o an… onun kararına saygı duymaya hazırdım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.