Merhabalar. Detaylı bir konuşmayı bölüm sonuna bırakıyorum. Okuması sıkıcı olsa bile detaylar o kısımda olacak bu yüzden okumanızı tavsiye ederim.
İlk parça olduğundan kafanız karışabilir bu yüzden zaman vermenizi rica edeceğim.
İyi okumular.
Yazım: 16.07.23
Yayım: 14.09.23
BÖLÜM 1
ARWEN
Uçları ve birleşme noktaları ayırt edilemeyen bir dolu kablo motorun her yerini ahtapot edasıyla sarmış ve arasına dolan toz pislikle iyice berbat bir hal almıştı. İlk bakışta bile insana artık bir külüstür olduğunu haykıran Syra3.20e yaşam umudunu bahşedebilmek için oldukça hevesli olan sevgili Lydiaya ne söyleyebileceğimden emin olamayarak baktım. Ona bu çabamızın boşa olduğunu ve bunun yerine ona son model bir Cary1.11 alabileceğimi söylemem gerekiyordu ama vereceği tepkiden pek hoşlanacağımı sanmıyordum. Muhtemelen beni sabırla dinleyecek ama sonrasında sanki ben hiçbir şeyden bahsetmemişim gibi yeniden ihtiyara dönecek ve işe nereden başlamamız gerekeceğinden bahsedecekti. Yine de şansımı denemekte fayda vardı. Belki de bu sefer inadından vaz geçer ve bana kulak verirdi.
"Lydia? Bana karşı dürüst olmanı rica ediyorum." Dedim tam olarak derdimi ona nasıl anlatabileceğimden emin olamayarak. "İhtiyarın senin için değerli olduğunu biliyorum ama sence de artık onun da dinlenmesi gerekmiyor mu? Yani zaman aşkına şu kablolara ve motora bakar mısın? Hepsini sil baştan yeniden elden geçirmeliyiz ve bazılarını tamamen değiştirmemiz gerek. Çoğunun üretiminin artık olmadığından ve diğer bölümlerden bahsetmiyorum bile."
Cevap vermedi ama beni dinlediğini ve bu yaşlı uçağın artık gökyüzünde olamayacağının onun da farkında olduğunu biliyordum sadece buna kendisini inandıramıyordu.
Göğsü altından birbirine sarılı tuttuğu kollarını iç çekerken birbirinden ayırdı ve belinin iki kenarına yerleştirdi. Başı bu hareketiyle beraber biraz sağa yatmış ve yüzünü perdeleyen perçemleri ile ifadelerini benden gizlemişti. Dediklerimi mi tartıyordu yoksa beni nasıl başından savacağını mı düşünüyordu bilmiyordum bu yüzden sessizce onu bekledim.
Hareketsizce bir süre daha önünde duran kablo yumağına bakmıştı. Ondan cevap bekleyerek zaman mı kaybettiğimden emin olamazken başını kaldırdı ve gülümseyerek bana döndü.
"Haklısın." Dediğinde şaşkınlığımı ondan gizlemiş ve sessizce devam etmesine izin vermiştim. İhtiyarı gereğinden fazla çalıştırarak eziyet ettim zaten. Artık emekli olması gerekiyor. Yine de onu bir yere kapatıp çürümesine izin veremem. Dediğinde istemsizce kaşlarımın çatıldığını biliyordum çünkü söylediği ikilemde anlam veremediğim birçok şey vardı. "Bakma bana öyle. Demek istiyorum ki onu artık uçurmayacak olmam yine de onu temizlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ayrıca ihtiyarı gözden uzak tutmak berbat bir fikir. Kendin söyledin artık birçok parçası üretilmiyor bile."
Yani kullanmayacağımız halde yine de temizliği ve bakımıyla uğraşalım diyorsun? Ve bunları sırf antika olduğu için mi yapmalıyız?" dediğimde yaylanarak benden uzağa birkaç adım atmıştı. Yere eğilerek buraya gelirken benden hazırlamamı istediği alet çantasının içini kurcalamaya başladı. "Lydia?"
"Efendim?" dedi sanki ona hiç soru sormamışım gibi rahat bir şekilde.
"Anladım. Yine emir komuta sende." İç çekerek konuyu uzatmamak adına yerimde kıpırdandım. "Ne yapalım istersin? Önce içini tamamen boşaltalım mı yoksa sadece temizleyerek konuyu kapatalım mı?"
"Kullanılmayacak durumdaki olan her şeyden kurtularak başlayabiliriz. Daha sonrasında içini temizler ve köşeye çekeriz olur mu?" dediğinde omuzlarımdan ağır bir yük kalkmıştı. Açıkçası içini yeniden düzeltelim deseydi o parçaları nasıl bulurdum bilmiyorum.
"Olur eğer sen öyle istiyorsan öyle yaparız." Tam onun yanına adımlayacaktım ki hangarın kapısından robotik ve ritmik bip sesi kendisini bize duyurdu. Birini mi bekliyorduk? diye sorduğumda Lydia sadece başını iki yana sallayarak cevap vermekle yetinmiş ve aceleden yoksun bir şekilde ayağa kalkmıştı. Kolumdaki ekrana düşen bildirime tıkladığımda hangar kapısı benim onayımla beraber iki eş parça olacak şekilde ortadan ikiye bölünerek açıldı. Birkaç saniye sonrasında kapının ardında sorumlu olduğum çaylaklardan Nalayı gördüm. "Bir sorun mu var, Nala?"
"Rahatsız ettiğim için üzgünüm Kaptan. Bay Wooly sizi odasında bekliyor. Haber vermemi istedi." Dediğinde Lydianın bana döndüğünü ona bakmadan bile hissedebiliyordum.
"Pekâlâ birazdan orada olurum. Haber verdiğin için teşekkür ederim. Şimdilik gidebilirsin. Dediğimde üç parmağı ile köprücük kemiğine dokunmuş ve hafifçe olduğu yerde öne doğru eğilerek saygısını bana ve Lydiaya sunarak gitmişti. Kapı ise onun ardından kapanmak yerine yeniden onay almak için ekranıma bildirim göndermişti. "Görev mi dersin?"
"Wooly çağırıyorsa ne olduğunu hiç merak etmiyorum. Ne zaman yanına biri gitse hep sorunlu işlerle geri dönüyorlar." Dedi hoşnutsuzluğunu her türlü bana hissettirerek. "Ama bu sefer seni çağırdığına göre görevlerden birinde sorun var demektir."
Cevap vermekle uğraşmadım çünkü haklıydı ve o da bunun farkındaydı. Bir adım yaklaşarak eğildim ve doğruca yanağına bir öpücük kondurarak doğruldum.
"Her neyse ben bekletmeyeyim. Bir şey olursa sana mesaj gönderirim." Dediğimde başını sallamıştı.
Fazla oyalanmamak için geniş adımlarla hangar kapısına doğru ilerledim. Lydianı ardımda yeniden aletlerle uğraştığını birbirine çarpan demir ve plastik seslerinden anlamıştım. Şu sıralar kendisine görev çıkmadığından canı sıkılıyordu ama muhtemelen şu an aklında Woolyin neden beni çağırdığına daha çok takılıyordu. Aslında bende bunu düşünüyordum.
Tony Wooly, isminin insana çağrıştırdığı tatlılıktan uzak olarak sert birisiydi. Aslında bu sertliği işinde başarılı olmasını sağlıyordu ve bu yüzden insanların saygısını görüyordu ama maalesef ki yönetici olduğundan beri hiç kimse onun verdiği görev ve işlerden memnun değildi.
Zaman Yırtıkları Kapatma ve Yok Etme Kurumu (Z.Y.K.Y.E.K) kurulduğu günden bugüne kadar görevlerimiz her zaman oldukça tehlikeli ve belirsiz olmuştur. Çünkü zaman yolculukları mümkün hale geldiğinden ve yasal olarak bu yolculuklar için şirketler kurulduğundan beri zaman dilimlerindeki denge ve düzen tamamen karışmıştı. Başta kimse bu durumu fark etmemişti bile ama zamanda yolculuklar devam ettikçe değişen düzenin enerji patlamaları rastgele zaman ve yerlerde yırtıklara neden oluyordu.
Günün birinde bir düzine insan bu yırtıklar yüzünden hayatını kaybedince ise kontrolün ele alınması gerektiğine karar kılınmıştı. İnsan ırkı zamanın kontrolünü bile ele almaya başardığından bunun negatif sonuçları da açılan bu yırtıklardan karşımıza çıkmaya başlamışlardı. Kimine göre zaman solucanları kimi ne göre zaman kurtçukları olan etçil canlılar açılan yırtıklarından çıkarak insanlara saldırıyordu. Bu yüzden zaman yolculukları bir süre durdurulmuş ve Z.Y.K.Y.E.K kendisini geliştirerek zaman yırtıkları ve kurtçuklarla baş edebilmeyi başarabildikten sonra zaman yolculukları devam etmişti. Elbette bu yolculuklar devam ettikçe Z.Y.K.Y.E.Kde var olmaya devam etti. En nihayetinde Zaman ajanları bir ekipten mesleğe dönüşmüş ve yaygınlaşmıştı.
Ajanlar için de eğitimler ve ekipmanlar sayesinde her şey normalleşti ama Woolyin verdiği görevler her zaman en tekinsiz olanları oluyordu. Gittiğimiz zaman diliminde belirsiz birkaç zaman yırtıkları ya da ortalamadan daha çok zaman kurtçukları yırtığı çıkış olarak kullanıyor oluyordu. Ve bunları halletmek normalden daha zahmetli ve çoğu zamanda çok daha işinin ehli biri gerektirirdi. Bu yüzden Woolyden çağrı alan herkes gerilir ve bir şekilde kurtulmaya çalışırdı ama bu benim için pek geçerli sayılmazdı. Çünkü ben yönetim kurulunun onun koltuğuna gösterdiği adaydım ve bu da benim elimi kolumu bağlıyordu.
Hangarların pilot girişleri kısımlarını birbirine bağlayan geniş ve sonu zor görünen koridordan nihayet çıktığımda yaklaşık elli adım ilerideki küçük Korp araçlarının park alanına hızla ilerledim. Z.Y.K.Y.E.K devasa bir arsa üzerinde kurulu olduğundan ana binalar, hangarlar, garajlar, pistler ve eğitim alanlarına bu dört kişilik Korplarla ulaşımı sağlıyorduk.
En öndekilerden birisine yerleştiğim gibi bileğimdeki ekranımdan Kropun ekranında yazan numaraları aynen yazdım.
"KOMUTAN ARWEN BLACKWOLF Korp hizmeti adınıza tanımlanmıştır. İyi günler."
Ekranda beliren yazı ile aynı anda Korpun yönlendirme kolu saklı olduğu kapağın altından çıkarak kullanıma hazır bir hal almıştı. Oyalanmadan yola koyulduğumda birkaç dakikanın sonunda Z.Y.K.Y.E.Knin Ana binalarından olan A Blogunun önündeydim. Bu blogda Yönetim merkezleri ve genel olarak yöneticilerin ofisleri bulunuyordu. Bu yüzden çevresi diğer bloglara kıyasla çok daha boş oluyordu.
Korpu park ettikten sonra girişte bulanan kimlik çipini kontrol eden robota sol bileğimi okuttum.
İçerisi benim genelde bulunduğum D Bloguna kıyasla bomboştu ama etrafta önlerinde sanal ekranları ile oradan oraya ilerleyen üniformalı insanlar vardı ve bunlar sayesinde ortam biraz daha canlı görünüyordu.
Daha öncesinde Isaaci ziyaret etmek için ya da başka işler için buraya geldiğimden hızla asansörlerin olduğu kısma ilerledim. Az çok blog içindeki düzeni biliyordum bu sayede rahatça Woolyin ofisinin olduğu katın numarasını işaretledim ve yukarı çıkan asansörün içindeki yansıyan yüzeyden kendime baktım. Esen rüzgârdan olsa gerek önleri dağılmış olan saçlarımı hızlı hareketlerle düzeltirken kulağımdaki küpe dikkatimi çekti. Bu küpe evlendiğimizde Lydia ve bana kurum tarafından verilen özel küpelerdi.
Halk arasında hala yüzük ya da kolye tercih edenler olsa bile Zaman Ajanlarına küpe kullanmaları şart koşulurdu. Görevler esnasında en az engel teşkil eden takının küpe olması bir kenara üniformalarımızın en müsait bıraktıkları kısımlarımızdan biri de kulaklarımızdı. Bu yüzden sağ kulağımın kıvrım kısmında kurumun verdiği gümüş renkteki küpe ve sol kulağımın kıvrımında Lydianın hediye ettiği altın rengindeki küpe vardı. İkisinide hiç çıkarmadığımdan bazen orada olduklarını bile unutuyordum.
Asansörün kapıları melodik bir sesle açıldığında yansıyan yüzeyden kendime bakmayı kesip koridora geçtim. Sağ ve sol tarafımın yönünde uzayıp giden koridorlar vardı ve ben hangi tarafa gideceğimden emin değildim.
İki taraftan hangisine gideceğim konusunda duraksadığım anda bileklik ekranım titremiş ve Lydia'dan bana Woolyin odasını koordinatlarını veren bir mesaj gelmişti. Bunu nasıl denk getirebildiğini bilmiyordum ama yine de mesajda yazdığı gibi ilerledim ve çok geçmeden üzerinde "TONY WOOLY" yazan kapıyı bulmuştum.
Kapıya vurmadan önce hızla üniformamı -dağınık olmamasına rağmen- düzelterek derin bir soluk aldım. Nihayet kendimi hazır hissettiğimde kapıya sertçe olmamasına dikkat ederek iki kere vurmuştum. İçeriden duyduğum onaylama ile kapıyı aralamış ve önce başımı içeri uzatmış ardından içerinin müsait olduğunu görünce tamamıyla içeri girmiştim.
Beyaz ve gri tonlarının ağırlıkta olduğu odada genişçe bir masa ve masanın üzerinde de teknolojik bölümün son yıllarda çıkardığı tek taraflı holografik ekranla beraber daha ufakça ekranlar vardı. Duvarlar boştu sadece kapının arkasına kalan duvarda genişçe bir ekran ve masanın kapıya yakın kısmında oldukça rahat görünen karşılıklı koltuklar vardı.
"Beni çağırmışsınız Komutanım." Dediğimde Wooly masasının ardından başını gömdüğü ekranlar arasından çıkarmış ve yüzüme bakmıştı. Ekrana baktığından olsa gerek hafifçe buruşturmuş olduğu yüzü beni görünce düzeldi.
"İçeri gel Arwen." Dediğinde kapıyı arkamdan kapattım ve eli ile bana işaret ettiği koltuğa oturdum. Yüzü bana dönük olmasına rağmen el çabukluğu ile küçük ekranları tek bir dokunuşla kapatmış ve holografik ekranı soldurmuştu. "Bir süredir görüşemiyoruz öyle değil mi?"
"Öyle komutanım." Dediğimde yüzü aniden aydınlanmış ve eli masasının sol yanında kalan yuvarlak tuşlara gitmişti.
"İçecek bir şey ister misin?" dediğinde kısaca onu reddetmiştim. Sözlerim ile eli tuşlardan çekilmiş ve yavaşça diğer elinin üstüne yerleşmişti. "Direkt konuya gireyim öyleyse?"
"Mümkünse lütfen." Dediğimde bu cevabımdan memnun olmuş ve gülümsemişti. Bu benim için artı bir puan demek oluyordu. Daha öncesine dayanan bir konuşmuşluğumuz pek yoktu ama onun koltuğu için aday gösterilen benden hoşnut olmaması benim için gelecekte bir sorun yaratabilirdi.
Masasının üzerindeki parlak yüzeyde birkaç el hareketi ile duvarda olan ekranı aydınlatmıştı.
"Tahmin ediyorsundur ama ben yine de seni bilgilendireyim diyorum. Bu seferki görevde risk diğerlerinden biraz daha fazla. Ve elimizde bu işe uygun senden başkası olmadığı da bir gerçek." Dedi ve birkaç el hareki daha yaparak ekrandaki görüntüleri daha anlaşılması zor grafikler ve küçük harflerle yazılmış yazılar aldı. "Bildiğin gibi zaman yırtıklarını bulundukları zamanda yaydıkları enerji izlerine göre takip ediyor ve buluyoruz. Bu seferki de aynı şekilde bulunuldu ama diğerlerinden farklı olarak tam konumuna erişemiyoruz. Ayrıca yayılan enerjide normal bir yırtığınkine göre daha dengesiz ve takip edilemez. Anlayacağın elimizde zaman dilimi ve birkaç tahmin dışında pek bir şey yok ve bu durum kontrol dışı bir etkileşim demek. Demek istediklerimi anlıyorsun değil mi?"
"Elbette. Ve sanırım yapmamı istediklerinizi de anlayabiliyorum yalnız sormama müsaade edin lütfen. Bu yırtığın ne zamandan beri faaliyet gösterdiğini biliyor muyuz?" dediğimde bu sefer dişlerini göstererek gülümsemişti. Sanırım canımı ortaya koymam gereken bir göreve layık görülüyorum diye şu ana kazandığım övgü puanları önemini kaybetmişti.
"Çok fazla bir zaman geçmedi. Zaman kurtçuklarının oraya henüz ulaşmış olduklarını sanmıyoruz."
"Varsayımsal bir öngörü bu ama pekâlâ. İstihbaratın devamını ve görev için Z.Y.K.Y.E.K üssünden ayrılma işlemlerini önümüzdeki saatlerde halletmiş olurum. Hakkımda ayrıntılı bilgi için birini görevlendireceğim ayrıca şu an için emrim altındaki çaylakları da Eğitmen Ophellia gözetimine verilmesini talep ediyorum." Dediğimde ayağa kalkmıştı. Bende ayağa kalktım ve bana uzattığı elini tutup sıktım.
"Talebini bizzat Bayan Nightfoura ben ileteceğim." Ellerimiz ayrıldığında dört parmağımı köprücük kemiğime yerleştirdim ve hafifçe olduğum yerde öne eğilip geri doğruldum. "Görevinde başarılar." Dediğinde sadece başımı sallamış ve odadan çıkmıştım.
BÖLÜM 2
OPHELLİA
Kapalı göz kapaklarımın üzerine düşen gölgenin karanlığı ile kaşlarımı çatarak kim olduğuna bile bakmak istemediğim kişiyi görmek adına gözlerimi araladım. Çatık kaşları ardından bana bakan asistanım Pietro'yu görünce gözlerimi yeniden kapatarak sağ kolumu kaldırıp gözlerim üzerine doğru yerleştirdim.
"Kaptan, yapmanız gereken işler var ve siz yatıyor musunuz?" dediğinde cevap vermekle uğraşmadım bile. Ama onun beni rahat bırakma gibi bir niyeti yoktu. "Yeni atadığınız çaylaklarınızın geri dönüşlerini okumalı ve gerekiyorsa düzenleme yapmalısınız. Ayrıca şimdiden adınıza yeni çaylak kayıtları var bile. Onlara da bakmalısınız. Uygun bir zamanınızda da eğitimi biten çaylakların dosyalarına görüşlerinizi yazarak Bay Nightfoura iletmeniz gerekiyor. Son olarak ise akşam yemeği için eğitmenler arası bir toplantı düzenlendi. Katılım yapacağınız çoktan Bay Nightfour tarafından onaylandı. Bu yüzden tembellik yapmak yerine çalışmaya ve akşama kadar her şeyi bitirmeye odaklanmalısınız."
Okuduğu günlük yapılacaklar listesinde benim ilgimi çeken tek bir nokta bile yoktu ama onu onaylayıp başımdan savmazsam sürekli olduğu yerde dikilecek ve sürekli olarak konuşmaya devam edecekti. Öte yandan onu onaylayarak başımdan savmaya çalışırsam da beni ciddiye alacak ve gerçekten saydığı her şeyi tek başıma yapmamı bekleyecekti.
"Pietro?" dediğimde olabildiğince sakin bir ses tonu kullanmaya çalışıyordum çünkü Pietroyu asistanım olarak atayan kişi Isaacti. Ve ona bana katlanabilmesi dahilinde ekstra zam yapacağını söylemiş olmasıydı. Pietro duyduğu teklif sayesinde benim yanımda kalmaya devam ediyordu ama ona her karşı çıktığımda beni Isaace şikâyet ediyor ve ben başka derdim yokmuş gibi günlerce Isaacin bana Pietro ve diğerlerine karşı nasıl davranmam gerektiğine dair anlattıklarını dinlemek zorunda kalıyordum.
"Efendim?"
"Defol git." Dediğimde cevap vermedi ya da yerinden kıpırdamadı ama birkaç saniye ardından duyduğum ekran tuşlama sesleri ile hızla doğrulup masadan inerek onun ekrana tuşlayan sağ elini yakaladım. Beni şikâyet etmek için vakit bile kaybetmiyordu. "Pietro seni hedef tahtası olarak kullanırım! Derdin beni sinirlendirmek mi?"
Yeniden Isaac tarafından azarlanmak istemiyordum ama o ona bağırıyor oluşuma rağmen yüzüme değil onu tuttuğum elime bakıyordu. Gözlerim istemsizce elime kaydığında onun elini fark edemeden sol elimle tuttuğumu fark ettim. Ateşten kaçarcasına elimi çekip üstünde oturduğum masadan aşağı indim.
"Git bir doktora görün sonra da bir daha yanıma uğrama." Dediğim gibi cevap vermeden eğitim alanından çıkıp gitmişti. Onun ardından derin bir nefes alarak dik tuttuğum omuzlarımı düşürdüm ve kalçamı arkamdaki masanın kenarına yasladım. Kemiklerini kırdığımı sanmıyordum ama en azından çatlamış olması mümkündü. İyi yanından bakacak olursam artık beni Isaace şikâyet edemezdi ama bu ne kadar iyi sayılırdı bilmiyorum.
Ellerimi kaldırıp avuçlarıma bakmaktan kendimi alamadım. Alıştığımı sanıyordum ama hala çok yeniymiş gibi geliyordu. Sol elimin gümüş yüzeyi ve eklemlerimin belirgin ek parça çıkıntıları asla eskisi gibi olamayacağını haykırıyordu. Sağ elim ile sol elim arasında gidip gelen gözlerim daha fazla bu görüntüye katlanmak istemezcesine kapandı.
Tam on üç yıl olmuştu sol kolumu kaybedeli ama hala kabullenemiyordum. On üç yıldır her gün belki yaşananlar rüyadır umuduyla uyanmaktan vazgeçememiştim. Her gün sol tarafımın yatağa uzandığımda ağır basmasından, bir şeyleri tuttuğumda o şeylere zarar vermekten, krem yerine eklem aralarıma yağ damlatmaktan bıkmıştım ama ne kadar nefret etsem de bu şekilde yaşamaya mahkûmdum.
Derince ciğerlerime çektiğim nefesle beraber ellerimi indirip masanın kenarlarına tutunmuştum. Sol elimin çıkardığı metal sesini kulak ardı ederek gözlerimi araladım ve çaylaklarımı yeni atadığım için boş olan eğitim alanıma baktım.
İki yıldır sıkı sıkıya eğittiğim insanlar artık başka alanlardaydılar ve benim yeni gelecek olan çaylaklar ile uğraşmam gerekiyordu. Muhtemelen işimin en berbat kısmı sürekli ilgilenmem gereken çaylaklardı. Dünyadan ve yapmaları gerekenlerden bir haber bir dolu insan. Her biri ayrı birer sorun ve ayrı birer uğraş demekti. Düşünmeye devam etmek sadece beni daha çok yorduğundan iç çekerek ciğerlerimi havayla doldurdum ve sesli bir şekilde yeniden dışarı verdim.
"Ophellia?" duyduğum tanıdık sesle yaslandığım yerden ayrıldım ve masanın çevresinden dolanarak sandalyeme geçtim. Bu sırada Isaac etrafa hızlı bir bakış atarak masama doğru adımladığında bende hızla bir süzdüm onu. Sabah gördüğüm düzenli hali gitmiş yerine daha dağınık bir Isaac gelmişti. Koyu sarı tutamları sabah özenle taradığı duruştan birkaç defa el yordamıyla dağıtılmış gibi görünüyordu, gömleğinin yakaları iki farklı yöne doğru kaymıştı, özenle temiz tuttuğu ceketi gitmişti ve kravatının ucunu gömleğinin göğüs kısmındaki cebine sıkıştırmıştı. Anlaşılan bugün epey yoğundu. "Pietro nerede?"
"İşi vardı gitti." Hiç duraksamadan cevap verdiğimden üzerinde durmadan konuyu değiştirmek adına masamın biraz daha ilerisine itmiş olduğum tek kişilik koltuğu çekerek olması gerektiği gibi yerine yerleştirip oturdu. "Akşamki toplantı için geldiysen bir taşkınlık yapma gibi bir niyetim yok ama Gallucci çenesini kapalı tutmazsa olacaklar için bir garanti veremem."
"Öncelikle Gallucci ile olan şu kavganıza bir son vermeniz gerekiyor. İkinizde işinin ehli eğitmenlersiniz. Ayrıca burası sinirlenince terapi uyguladığımız bir kurum değil. Aranızdaki sorunlar için birinizin dayak yemesi gerekiyorsa lütfen bunu profesyonel bir şekilde -elbette mesai saatleri dışında- ring üzerinde halledin. Toplantı sırasında birbirinize masa ya da sandalye fırlatmanızdan çok daha iyi bir yöntem. Anlaşıldı mı?" dediğinde söylediklerini aklımdan biraz tartmaya çalıştım ama Gallucci'nin yüzü gözümün önüne gelince tüm mantığımın beni terk ettiğini fark ediyordum. O adamı o toplantı masasıyla döve döve yola getirmek istiyordum ama her buna teşebbüs ettiğimde en sonunda şu an olduğu gibi Isaac'den laf dinliyordum. "Hayatım? Sessizliğini anlaştığımız konusunda bir cevap olarak kabul etmeli miyim?"
Duyduğum hitap şekli ile hızla boş olan alanı ve açık olan kapıyı birkaç defa kontrol ettim. Kimse yoktu ama şimdiden kendimi diken üstünde hissediyordum. Isaacin bilerek her seferinde bana bu şekilde sesleniyor olduğunu biliyordum. Ama yine de kendimi gerilmekten ve utanmaktan geri alamıyordum. Adım dururken bu kadar samimiyet içeren kelimeleri bir ondan duyabilirdim ama bu kelimeleri olur olmadık yerlerde duymak bana derin bir utanç hissi veriyordu.
"Hayatım cevapsız kalmaya devam mı edeceksin?" dediği gibi yanımda kalan kalemlik içinden elime ilk gelen kalemi tutup ona fırlatmıştım. Elbette başını sağa yatırarak kaçındığı bu atağım sonrasında gülümseyerek bana bakmaya başladı.
"Tamam! Zaman aşkına yeter. Söz veriyorum Gallucci'yi masa ile dövmeye çalışmayacağım." Bir kaşı yavaşça havaya kalkmış ve devam etmemi beklercesine başını hafifçe öne eğmişti. "Ve sandalye ile de onu dövmeyeceğim." Bana bakmaya devam edince sırtımı sandalyeme yaslayarak bende onun kahverengi gözlerine dik dik bakmaya başladım. "Isaac şansını çok zorluyorsun. Yumruklarım için söz beklemek yerine akşamki toplantıya bir de doktor hazırlasan daha hızlı ve kolay olacaktır."
Önce söylediklerim yüzünden şaşkınca bir ifade takınmış ardından sesli bir kahkaha atmıştı. En sonunda ise iç çekerek kendini sakinleştirmiş ve kahkahasından geride kalan sırıtması ile yeniden bana dönmüştü.
"Pekâlâ, öyle olsun. Ama bu konu bir kenara ben başka bir şey yüzünden buraya gelmiştim. Arwen'den haber aldın mı?" dediğinde başımı iki yana sallayarak sol kolumu sıvayarak masanın üzerine doğru koydum. Bileğimden bir iki parmak üstte olan ekrana iki kere tıklayarak açılmasını sağladım ve ancak o zaman gelen bildirimleri gördüm. "Yakın zamanda dengesiz bir zaman dilimi bulundu. Enerji izleri net değil ve fazlasıyla değişken." Dediğinde hızla başımı kaldırıp ona baktım. Yüzündeki gülümsemesi daha yumuşak bir hal almış ve samimiyetle bana bakıyordu.
Anlayışlı olmamı mı isteyecekti?
Gözlerim hızla protez koluma gömülü olan ekranın her bir köşesinde gezindiğinde genzimin kurumaya başladığını hissedebilir hale geliyordum. Arwen'in bana gönderdiği mesajlarda onun bu görev için seçildiğine dair açıklamalar yazıyordu.
"Ophellia?"
Isaac'i dinlemeye devam etmek zaman kaybından başka bir şey değildi. Wooly ve yönetim kafayı mı yemişti? Arwen'i eğiten bendim! Nasıl olurdu onu bu göreve verirlerdi?
Eğitmeni başaramamışken öğrencisi nasıl başaracaktı?
"Benimle alay mı ediyorsunuz? Buna müsaade etmeyeceğimi bilmiyor musunuz? Özellikle sen onlara söylemedin mi? Isaac sakın bana yönetimin bilerek seni gönderdiğini söyleme!" diye Isaac'e sesimi yükselttiğimde cevap vermedi. Gözlerinin istemsizce sol koluma kayıyor olduğunun farkında mıydı? Hızla ayağa kalktığımda sandalyem geriye doğru kayıp gitmişti. "Arwen'i benim eğittiğimi herkes biliyor! Bu ne biçim bir aşağılama böyle? Buna nasıl izin verebilirler?"
"Ophellia biraz sakinleşir misin?" dediğinde sol yumruğum sertçe masama inmiş ve masayı içeri göçertmişti. Öfkeliydim ve şu an kendimi dizginleyemiyordum. Isaacin karşımda taraf değiştirmiş bir şekilde görmek ise beni daha da çıldırtıyordu.
"Nasıl sakin olabilirim? Aklınızı mı kaçırdınız? Ben kolumu kaybettim Isaac! Az daha hayatımı kaybedecektim! Ve siz bana benimle aynı kaderi yaşasın diye Arwen'i de aynı lanet olasıca göreve göndermek istiyorsunuz! Onu eğiten bendim! İmkânı yok bunu başaramaz!" aklımı kaybetmek üzereydim ve Isaac sakin bir tavırla bana bakıyordu. Arwen benim olmayan küçük kardeşim ve en yakın arkadaşımdı. Ona bir şey olursa ben Lydia'nın yüzüne nasıl bakacaktım? Kendime nasıl gelecektim? Göz göre göre onu ölüme terk etmemi bekliyorlardı ve sırf zarar veremeyeceğimi bildiklerinden bana haber vermesi için Isaac'i göndermişlerdi. Bu adilikti! Bu korkaklıktı! Çünkü herkes farkındaydılar ki buraya gelen Isaac olmasaydı çoktan kan akıtmış olacaktım.
"Yanılıyorsun. Arwen sırf sen onu yetiştirdiğin için bile bu görevi hatasız yerine getirecektir." dediğinde ciddi olup olmadığını anlamak için dikkatle baktım ona. Bu bir şaka falan olmalıydı değil mi? Ama hala aynı samimiyetle benim sakinleşmemi bekliyordu. Bunu ondan yönetim istemiş olmalıydı. Aksi bir durumda Isaac'a olan tüm inancım yok olup gidecekti. Bu yüzden cevap vermedim. Hızla onun yanında geçip koşar adım eğitim alanından çıktım. Koridorda koşarken kulağımda takılı olan eğitmenlere özel iletişim cihazına dokundum. Sol kolumdaki ekrandan yönetimden olan Tony'nin adını işaretlediğimde kulaklığın holografik uzantısı yanağımın üzerinden ağzımın önüne doğru oluştu. Bir çeşit mikrofon işlevi görüyordu bu uzantı.
Isaac'in adımı sesleniyor oluşunu eğitim alanımın bulunduğu kattan iki alt kata indiğimde artık duyamıyordum. Nihayet giriş kata ulaşınca kendimi hızla dışarı atmıştım. Aramamın reddedildiğini kulaklığın çıkardığı bip sesinden anlamıştım. Bilerek mi açmıyordu yoksa bahanesi mi var bilmiyordum ama bu beni daha da harlamak dışında bir işe yaramamıştı.
O sırada şans eseri önümde duran Korpu hızlıca kendi adıma olacak şekilde yeniden başlattım ve A Bloguna doğru tam gaz sürdüm.
"Isaac kişisi arıyor."
Kulaklığımdan duyduğum robotik sesle başımı sol omzuma doğru yatırarak kulaklığı omzumla kapattım. Şu an Isaac ile konuşmaya devam etmek sadece beni daha çok köpürtecekti. Benim vereceğim cevabı da tepkiyi de en çok o biliyordu, beni en çok onun anlaması gerekirken gelip bana bunun sorun olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Kim bilir Lydia'ya ne kadarı anlatılmıştı?
Birkaç dakika içinde A blogunun önünde durup hızla Korpdan inmiş ve aynı koşar adımla kendimi binadan içeri atmıştım. Yanlarından koşarak geçtiğim insanların bana baktıklarının gayet de farkındaydım ama şu an durup onlara laf edecek zamanım yoktu.
Asansöre binip beşinci katı seçtiğimde ilk defa bir asansör bu kadar yavaş çalışıyordu. Acele ettiğimden mi bilmiyorum ama asansör her katı daha yavaş çıkıyormuş gibi geliyordu ve ben bunu her seferinde küfürler ederek yeniden beşinci kata basarak yok etmeye çalışıyordum.
Kapıların açıldığını işaret eden melodik ses çaldığı gibi koşa koşa sağ koridordan dördüncü kapıyı izin için çalma gereği bile duymadan açtım. Tony ayakta, masası arkasında, olduğu alanda yürüyerek biriyle kulaklığı ile görüşüyordu. Kapıyı sertçe geri kapattığımda hızla bana dönmüştü. Yüzüme kısa bir an bakarak iç çekmiş ve konuştuğu kişiye onu sonra tekrar arayacağını söyleyerek görüşmesini sonlandırmıştı.
"Anlaşılan Bay Nightfour size Komutan Arwe'nin yeni görevinden bahsetmiş." Dediğinde hızla ona yaklaşarak iki elimi de önümde kalan masanın yüzeyine fazlaca sert olmamasına dikkat ederek vurmuştum ama sol elim yine ayarsızca masa yüzeyini kaplayan dokunmatik ekranın camını boydan boya çatlatmıştı.
"Ne demek Arwen'i bu denli belirsiz ve tehlikeli bir göreve gönderiyorsunuz?" dediğimde yüzeyi çatlaklarla dolan masasına göz ucuyla bakarak kaşlarını çattı.
"Kocanız ne anlattıysa o Bayan Nightfour." Dediğinde sesi daha otoriter bir hal almıştı. "Ayrıca siz kim oluyorsunuz da bana hesap soruyorsunuz?"
"Arwen'in eğitmeni, ablası olarak! Z.Y.K.Y.E.K'nın en başarılı ajanları ve yönetim kadrosunu yetiştiren Kıdemli Eğitmen Ophellia Nightfour olarak! Arwene verilen görevin benzeri bir görev yüzünden kolunu kaybeden bir Zaman Ajanınız olarak size hesap soruyorum! Asıl sen kim oluyorsun da bu denli tehlikeli bir göreve tek başına Arwen'i gönderiyorsun?" sesimi odadan dışarı taşıyordu muhtemelen ama karşımda koltuğundan güç alan bu adama karşı yeterince alttan alıyordum zaten. Bir sınırım vardı ve orayı aşmamaları gerektiklerini unutmuşa benziyorlardı.
"Sesini alçalt! Nerede olduğunu ve karşındakinin kim olduğunu unutuyorsun Ophellia." Dedi ve koltuğuna oturarak geriye yaslandı. Gözlerini benim gözlerime dikerek adeta bana meydan okurcasına duruyordu. "Söylesene eğer bu göreve giden Arwen değil de bir başkası olsaydı yine aynı şeyleri söyleyip yapar mıydın yoksa işine özel hayatını mı karıştırıyorsun? Çünkü söylediğin gibi burada Ajan ve eğitmen kişiliği ile duruyorsan profesyonelliğin ne olduğunu gayet iyi biliyor olman gerekir. Ayrıca bu kadar başarılı bir eğitmenimiz olarak eminim kendin yetiştirdiğin çaylağın ne kadar başarılı olabileceğini tahmin edebiliyorsundur."
Bir süredir sessizliğini koruyan mantığım yeni yeni olanları kavrıyormuşçasına harekete geçti ve öfkeden titreyen bedenimi derin bir sakinliğin içine sürükledi. Koşmuş olmama ve öfkemden dolayı hızlanan nefesimin bile normale dönmeye başladığını hissediyordum. Amacı tamamen beni kışkırtmak ve tek taşla üç kuş vurmaktı.
Arwen'i o göreve başarılı olacağına inandığı için değil ölmesi için gönderiyordu. Pozisyonunda kalabilmek için yerine gösterilen adayın gittiği zorlu bir görevde ölmesi elde edebileceği en güzel sonuçlardan biri olacaktı. Kurallar gereği yönetimde pozisyon adaylarının hayatlarını kaybetmeleri durumunda yeni aday bulunana kadar görev aynı kişide kalmaya devam ederdi. Ve Z.Y.K.Y.E.Kda Yönetime seçilen bir adayın belirlenmesi tüm yöneticilerin onayına ihtiyaç duyduğundan uzun bir süreç demek oluyordu bu. Sırf kendi hırs ve hastalıklı zihni içindi tüm bu 'en başarılı ajan' bahaneleri.
Üstelik Arwen'e verdiğim değer bilinirdi. Yetmezmiş gibi onun eğitmeniydim. Bu görev haberi ile benim sinirlerime hâkim olamayacağımda kabak gibi ortada. Sırf bu yüzden Isaacı bana haber vermesi için yanıma göndertmişti. Ben delirecek ve birçok soruna yol açacaktım. Isaac ise yaptıklarımın üstünü örtmeye çalışacaktı. Bunlar üzerine Arwen'de görevde ölürse üçümüzün de fişini çekebilecek tüm kozları avcunun içinde olacaktı.
Düzene giren solukların sayesinde berraklaşan zihnim tüm pislikleri gün yüzüne çıkarıyordu. Ve karşımdaki adam sanki bir galibiyet kazanmışçasına bana bakıyordu. Ellerimi masanın üzerinden çekerek doğruldum. Bana bu derece yukardan bakmasını sağlayan odasını acele etmeden süzdüm ve yeniden dönüp ona baktım. Gözlerinde o aşağılayıcı bakışlar yerlerini yersiz bir güç gösterisine çeviriyordu.
"Bay Tony Wooly görüyorum ki oturduğunuz koltuğun rahatlığına fazlaca alışmışsınız. Yalnız hatırlatmak isterim ki kimse üstünde siz varken o koltuğu kaldırıp atamıyorsa bile ben sayenizde sahip olduğum protezimle diğer kullarınız gibi değilim. Gerekirse o koltukla beraber sizi de kaldırıp atmasını bilirim." Dediğimde sırıtan yüzü düşmüş ve hızla cevap vermek için ağzını açmıştı ki ona fırsat vermedim. "İnan bana Tony şu kurumda sadece eğitmen olan benim bile senden daha çok söz hakkım var. Bu yüzden oturduğun koltuğa da arkanda sandığın yönetim kuruluna da güvenme. Ve dua et çünkü Arwen o görevden sağlıklı bir şekilde geri gelmezse sokakta bile yatacak yer bulamazsın."
Cevap veremeden şaşkınlıktan irice açtığı gözleri ile bana bakıyordu. Ama birkaç saniyenin ardından ondan da beklendiği gibi hızla koltuğunun kollarına sıkıca tutunarak öne doğru eğildi. Hala benden korkmuyordu ama çok değil birkaç saat içinde benden hesap soran o olacaktı. Ve işte o zaman güç nedir ona gösterecektim.
"Sen beni tehdit mi ediyorsun?" dediğinde her sinirlendiğinde olduğu gibi yüzü kızarmıştı.
"Evet." Dediğimde ağzı açık kaldı. "Tony ben sabırlı bir insan değilim. Kapalı kartlarla oynayabilecek biri hiç değilim. Bu yüzden hakketmediğin mevkin sayesinde büyüttüğün burnunu biraz indir de önünde duran tehlikeyi gör artık." Daha fazla bir şey demedim. Zaten o da bana cevap verecek değildi. Bu yüzden odasından çıkıp yeniden asansöre doğru ilerledim.
BÖLÜM 3
ARWEN
Zaman yırtıklarının oluştuğu aralıklarda yırtığın oluştuğu saate gitmek ne yazık ki mümkün değildi. Yırtık oluştuğu anda zamanın işleyişi değişir ve sadece ilerleyen zamana karşı geçmiş ya da geleceğe gidilebilirdi ve bu durum muhtemelen tüm ajanların en büyük sorunuydu. Çünkü yırtık keşfedildikten bir ya da iki gün içerisinde o yırtıkların içinden kurtçuklar dediğimiz çeşitli büyüklerde sürüngen ve etçil canlılar çıkmaya başlıyor ve o zamanda yaşayan insanların aslında kaderlerinde olmayan biçimlerde ölmesine neden olabiliyordu. Bu yüzden keşfin ardından olabildiğince çabuk yırtığın bulunduğu zamana ulaşılmalı ve tehdit ortadan kaldırılmalı. Haliyle biz ajanlar durduk yere acil sebeplerle göreve gittiğimizden çeşitli sorunla karşılaşabiliyorduk. Örneğin ben, bir süredir Lydia ve arkadaşlarımla zaman geçiremiyordum ve nihayet boş zaman elde ettiğimde de göreve çağrılmıştım. Yine de bu şikayetimi sesli olarak dile getirmek yerine sessizce görev için özel üretim üniformamı giyiyordum.
Bu giysiler kurumun ilk ürettiği ürünlerden biriydi ve sadece kurumun içindeki ajanların kullanmasına ve yalnızca görevler için kullanılması yasaldı. Gittiğimiz zamanın içinde uyum sağlayabilmek adına üniforma istenilen görünüme geçebiliyordu ve bu özelliğin halk arasında kullanılması hızla artan suç oranları demek olacağından üniformalarımız içinde çok dikkatli davranmamız gerektiği bize öğretilen ilk şeylerden bir tanesiydi.
Yakalarımı düzelterek giyinme odasından çıkıp yatağın üzerine bıraktığım bileklik ekranımı ve iletişim kulaklığımı takmak için yaklaştım. Bu ikisi sayesinde görev esnasında komuta merkezi ile iletişim halinde kalıyor ve hazır olduğumuzda verdiğimiz koordinatlara açılan kontrollü zaman delikleri sayesinde yeniden kendi zamanımıza dönebiliyorduk.
Ekranımı bileğime sabitlerken duyduğum kapı kapanma sesi ardından zemine çarpan hızlı adımlarla Lydianın buraya geldiğini anladım. Onu komuta merkezinde görmeyi bekliyordum ama o daha hızlı davranarak lojmanımıza gelmişti. Adımları odalar arası hareket halinde olduğundan beni aradığını düşünerek yatak odasının kapısından ona bakındım. Mutfaktan çıkarken beni görmesi ile rahatlamak adına derin bir nefes almıştı.
"Zamana şükürler olsun hala buradasın." Diyerek yanıma hızla gelmiş ve boynuma sarılmıştı. Göğsüme hızlı hızlı çarpan göğsü ve sık nefeslerine bakılırsa görevin içeriğini duyduğu gibi koşarak beni bulmak için buraya gelmişti. Onu tek bırakmadım, kolumu onun beline sararak başımı eğip onun hala hararetle inip kalkan omzuna yasladım. "Ophellia sayesinde haberim oldu. Woolynin başka kimse yokmuş gibi bu görevi sana vermiş olmasından dolayı resmen ateş püskürüyordu. Muhtemelen sen yokken ortalık biraz karışacak ama sen görevine odaklan. Ben sen gelene kadar onu yumuşatmış olacağım. "
Ophellianın bu kadar hızlı öğrenmemesini umuyordum. Bu yüzden ona attığım mesajda sadece göreve gideceğimden bahsetmiştim ama anlaşılan bir şekilde görevi verenin Wooly olduğunu öğrenmişti. Açıkçası şu an onun ne kadar öfkeli olduğunu tahmin edemiyordum ve yapabileceğim en iyi şey öfkesiyle başına büyük bir iş almaması için dua etmek olacaktı.
"Umarım benim yüzümden başına ciddi bir sorun açmaz." Dediğimde gülümseyerek benden ayrılmış ve ellerini yüzümün iki yanına yerleştirmişti. Kara gözlerini dikkatle benim gözlerime dikerek sanki bir şeyleri hatırlamak ister gibi sessiz kalarak inceledi beni. Ellerimi onun elleri üzerine koyduğumda o nahif gülümsemesi yer etmişti dudaklarında. "Endişeleniyor musun?"
"Hayır. Senin bu işi halledebileceğinden kendi adım kadar eminim." Yüzünde ya da sesinde sözlerini yalanlayacak hiçbir değişim yoktu. Bana bu denli güvenmesine mi kendime olan güvensizliğime şaşırdığımı bilmiyordum ama sözleriyle şaşkınlığımı saklamamıştım. Woolynin ve komuta merkezinden aldığım görev bilgilerini duyduğumdan beri içimde geri dönememe korkusu varlığını giderek daha güçlü olacak şekilde bana hissettiriyordu. "Bakma öyle. Seni herkesten yakın ben tanıyorum. Nasıl dövüştüğünü de, en sıkıntılı anlarda bile soğuk kanlılığını koruyabildiğini biliyorum. Bunlar senin başın derde girse bile kendini kurtarabileceğini bilmemi sağlıyor. Ellerini yavaşça ellerim altından çekerek omuzlarıma koydu. Arwen, Hayatım, senin endişeli olduğunun farkındayım ama inan bana bu endişen sadece haberi yeni aldığın için. Kendini kötü düşünerek yavaşlatmak yerine bu görevinde diğerleri gibi olduğunu düşünerek her zaman olduğu gibi evimize yani bana geri dön."
Bir cevap bekler gibi bana batığında bu sefer ben ellerimi onun yanaklarına yerleştirerek hafiften öne doğru eğildim. Bir süredir hasret kaldığım pembe dudaklarından kendime görevimde şans getirmesi için bir yudum aldım. Aslında geç kalmayacağımı bilsem sadece buse ile yetinmezdim ancak onun dudakları birkaç saniye temastan sonra bağımlılık etkisi uyandırdığından dolayı görev öncesi sarhoş olmamaya çalışıyordum.
"Bilmiyorum daha önce söylemiş miydim ama sen hayatım boyunca kullandığım şanslarımdan en değerlisisin." Dediğimde dişlerini göstererek gülümsemiş ve omuzlarımdan kollarıma kaymış olan ellerini bileklerime kadar getirerek yanağını biraz daha sol avcumun içine doğru bastırmıştı. Şu manzara için bulduğum fırsatların bu denli aceleci anlarıma denk geliyor olması kadar sinirimi bozan başka hiçbir şey bilmiyordum. "Lydia şu an bilerek mi yapıyorsun bilmiyorum ama zaman kaybediyorum ve inan bana her an bir insanın canı tehlikeye girmese seninle sonsuza dek burada kalabilirdim."
Kıkırdayarak benden bir adım uzağa kaçmış ve sol tarafına kalan duvara gömülü olan metal kasaya bakmıştı. Biraz düşünceli miydi yoksa ben mi öyle hayal ediyordum emin değilim ama gülümseyişi bir iç çekiş ardından yavaşça solduğunda kısa süre için bile olsa kıpırdamadan durduğu gözümden kaçmamıştı.
"Lydia?" dediğimde duraksaması hiç yaşanmamış gibi yeniden bana gülümseyerek baktığında az önce benden uzaklaşarak açtığı aralığı kapatarak ona yaklaştım ve ellerimi onun kollarına güç vermek istercesine tutundum. "Benden bir şey saklamıyorsun değil mi?"
Gözlerini istemli ya da istemsizce biraz daha genişçe açarak bana baktığında cevap bekleyerek ona baktım. Lydia konu odaklı bir insandı bu yüzden daha önce ne duraksadığını ne de karasız kaldığını hiç görmemiştim. Ve eğer şu an böyle bir belirsizlik içerisinde hissediyorsa göreve gitmeden önce rahatlatmalıydım. İşleri aksasın ve kendisine sorun çıkarsın istemiyordum.
"Ne gibi?" dediğinde sanki içini görmeye çalışır gibi dikkatle mimiklerini inceledim ama hiçbir şekilde bir açığını yakalayamadığım için iç çekerek ondan uzaklaştım ve yatağın üzerinden kulaklığımı alarak dikkatle taktım. Kendi gerginliğimi ona mı yansıtıyordum emin olamamıştım.
"Her neyse sanırım ben fazla düşünüyorum." Diyerek kasanın yanındaki ekrana sağ elimi okuttum. Metalik kilidin açıldığını gösteren küçük yeşil ışık yandığında kasanın kapağını açtım. Sadece önlem amaçlı görevlerde kullandığım enerji çiplerimden iki tane alarak üniformamın göğüs kısmındaki korunaklı cebe koydum. Teknolojik olarak artık bu çipleri neredeyse hiç kullanmıyorduk ama acil durumlarda el yardımı ile cihazları bu çiplere bağlayabilmek için gerekli olan donanım hala üniformalarımızda mevcuttu. Her görevde her olasılığa karşılık olarak en az bir tane yanıma alırdım çünkü bu çipler arıza ya da hasar durumlarında vücut ısımızı enerjiye çevirebilir anahtar görevi görüyorlardı. Tam kasayı kapatacakken Lydia'nın içeri uzanıp avcuna üç tane daha çip almasıyla bakışlarım ona döndü. "Lydia görevin zor olduğunun farkındayım ama sence de bu kadarı fazla olma mı?"
"Hayır asıl görev bu kadar riskli olduğu için her şeye hazırlıklı olmalısın." Diyerek çipleri sırtımda üniformama kaynaştırılmış hafif ama sağlam ısıtıcı düzeneklerin içine taktı. Üniformanın bu kısmı biraz daha ek parça gibi görünüyordu ama vücut ısımızı koruyan ve gerekli hallerde yedek enerji üreticilerimizi çalıştıran düzenek bu kısımda muhafaza edilirdi. "Gideceğin zamanın doğru olduğu bile kesin değilmiş. Orada kalacağın zamanın bir garantisi yok."
"Haklısın." Demekle yetindim çünkü Lydiayı kırmaktansa üç çip fazla taşımayı tercih ederdim. Ayrıca haklılık payı da vardı. Fazlaca belirsizlik varken kendimi her türlü güvenceye almalıydım. Kötü düşünmek istemiyordum ama görevi tamamlayamamak gibi bir durum yaşamayı göze alamazdım. Henüz Lydia ile geçirmek istediğim yıllarım ve geleceğe dönük planlarım vardı. Öte yandan Ophellianın neler yapabileceğini düşünmekte istemiyordum. "Geri döndüğümde uzun bir süre izin alacağım."
"Evet, bunu kesinlikle yapmalısın." Dedikten hemen sonra kapımızın çalınmaya başlaması ile hızla kasayı örtüp etrafa göz attım. Görebildiğim kadarı ile odadan alabileceğim her şeyi almıştım. Geri kalan her şey komuta merkezindeydi.
"Arwen."
Etrafa bakınarak yatak odasından çıkmışken Lydianın seslenmesi ile arkamı dönüp kapıya yaslanmış güzel yüzlü kadına baktım. Benimle komuta merkezindeki yolculuk alanına gelemeyeceği için muhtemelen burada kalacaktı.
"Seni seviyorum." Dediğinde istemsizce tüm gerginliğimin havaya karıştığını hissettim. Ne zaman böyle şeyler söylese saf saf gülümseme isteği ile doluyordum. Ben ona kıyasla bu konularda çok daha rahat olduğumdan yer fark etmeksizin bu tarz sevgi sözcükleri söylemekten çekinmezdim ama Lydia nadiren dile getirdiğinden olsa gerek benim için çok daha kıymetliydi. "Bil diye söylüyorum."
"Bende seni seviyorum." Dediğimde sesimi ayarlayamayarak beklediğimden daha coşkulu konuşmuş bulunmuştum ama buna takılmak yerine onun kıkırtısına kapılmıştım. Ve ben onun bana olan bakışlarında kaybolduğumu düşünmeye başladığımda kapı bir kez daha çalınmıştı. İstemsizce ondan uzaklaşarak kapıyı açtım.
Gelen yolculuk ekibimin hazırlık takımından Shin olduğundan hiç konuşmadan benim için beklediklerini anladım. Çıkmadan önce bir kez daha içeriye dönerek beni izleyen Lydiaya baktım. "Kendine iyi baktığından emin ol."
Onun gözlerini onaylar nitelikle kapatıp açması ile kapıyı ardımdan örterek beni bekleyen Shi'ne dönerek koridoru işaret ettim. Daha fazla zaman kaybetmeden işe koyulmak en iyisi olacaktı. Son hazırlıklar ve planlama için ekiple de kısa bir toplantı yaptıktan sonra artık göreve çıkabilecektim.
Karakterler hakkında bilgilendirmeleri bir sonraki bölümde paylaşacağım. İlk defa bilim-kurgu türü yazıyorum ve bu kurgumun iki ya da üçüncü kez oynanmış hâli. Muhtemelen tüm bölümler bittikten sonra bir düzenlenme yaparım ya da yeniden yazarım.
Bölümler paylaşım parçasına göre olmayacak bir parçada bir yada iki bölüm bulunacak. Ama eğer bu şekilde okumak yorucu ise bölümleri parçalara uygunda atabilirim. Daha çok parça ve daha kısa bölümler olur böylece.
Ne kadar uzun bir kurgu olur bilemiyorum çünkü kafama estikçe yazma eğilimdeyim ve araya zaman girdikçe benim fikirlerim değişiyor. Öte yandan Ophellia'nın kişiliği benimle neredeyse aynı olduğundan onu yazmak daha kolay geliyor ama mc Arwen olduğundan ona daha çok özen göstermeliyim.
Son olarak kurgu sürekli olarak Ophellia ve Arwen olarak iki kişinin bakış açısından ilerleyecek böylece Arwen'in macerasını ve Ophellia'nın devrimini okuyabileceğiz.
Unutmadan kurgumu yapay zekâ desteği ile ilerletiyor ve geliştiriyorum. Mantık hâtâlarını olabildiğince yok etmek için uğraşıyorum.
Yazım hataları varsa uyarabilirsiniz. Hepsini düzeltmeye çalışırım.

