İçeriğe geç

ZAMANIN BEKÇİLERİ

Bölüm 1 · 9 dk okuma

ZAMANIN BEKÇİLERİ

Bölüm 1

1. BÖLÜM

Öncelikle hoş geldiniz sevgili okurlarımm (^-^)/

Kitabıma şans verdiğiniz için teşekkür ederimm❤️

Başlamadan önce söylemek istediğim birşey var; rica ediyorum ilk bölüme bakarak kitabın tamamını yargılamayın. Bölümler ilerledikçe ve en önemlisi herşey açığa çıktığında belki de çok sevdiğiniz bir kitap olacak. Sizden tek isteğim sabırla okumanız🙃❤️‍🩹

Buraya başlama tarihinizi bırakabilirsiniz...

Keyifli okumalar ❤️

💫

Kendimi bulmam için seni kaybetmem gerekiyordu

💫

Bölüm şarkısı; Lose you to love me

Herkesin "hayatımın dönüm noktası" olarak adlandırdığı bir olay, bir zaman vardır,her şeyi unutmak istediği zamanlar, ancak unuttuklarında anlarlar ki bu anılar onların her şeyi çünkü yapılan hatalar gün yüzüne bir şekilde, herhangi bir zaman çıkacak ve o gün geldiğinde unutmak için yalvardığımız anıları, tekrar hatırlamak için yalvaracağız.

Tarih tekerrür eder

...

Başımın delinircesine ağrıması ile homurdanmadan edemedim. Uzandığım yer sırtımın tutulmasına sebep olmuştu anlaşılan ki sırtım da fena halde ağrıyordu. Neden yerdeydim?

"Uyanıyor!!"

"Gözlerini açtı!"

Burnuma gelen çamur kokusu beni oldukça rahatsız ediyordu. Duyduğum sesleri algılayamıyordum, göz kapaklarım açılmayı reddediyordu. Siyah kısa saç tutamlarım yere dökülmüştü. Başım yerdeydi, vücudumda öyle. Ne olmuştu böyle bana. Biraz zorlamamın ardından sonunda gözlerimi açabildim. Gözlerimi açtığım yeri bulanık görüyordum. Ama etrafım çevriliydi ve bunun farkındaydım. Peki başıma neden toplanmışlardı?

Sesleri algılamaya yeni yeni başlarken birisi konuştu "Helenyuma hoş geldin küçük kız." konuşan kişi siyah saçlı oldukça genç ama etraftaki diğer kişilere oranla daha büyük görünen bir adamdı. Yapılı vücudu onu öne çıkarmak için yeterliydi yüzünün de güzel olması onun diğerlerine oranla daha çabuk göze çarpmasına neden oluyordu. Gözleri koyu kahve, saçları kıvırcık ve kumraldı, burnu kavisli, dudakları inceydi, dudağının bir kenarında küçük bir yara izi vardı. Üzerinde rengi sarıya çalan uçuk turuncu bir kıyafet vardı.

Bana elini uzattı, uzattığı elini tuttum, beni kendine doğru çekti ve ayağa kalktım.

"Neden konuşmuyor?" bunu soran ise daha küçük bir başka çocuktu. Sarı saçları yüzüne doğru uzamış zümrüt yeşili gözlerine gölge düşürmüştü, çocuğun naif bir güzelliği vardı ve oldukça tatlıydı, tek sorun biraz fazla ciddi bir sıfat takınması gibiydi.

Küçük bir şok yaşıyordum ve açıkçası bu şok elimi ayağımı titretmişti. Kafam öylesine karışıktı ki sanki bir çorba kazanı gibiydi ama aynı şekilde çok da sakindim, sanki yüzyıllık bir uykudan uyanmış gibiydim.

Gözlerimi kırpıştırdım "B-ben neredeyim?" dedim yeni yeni fark ettiğim yabancı çevreye karşı. İlk konuşan çocuk etraftakilere "Biraz dağılın çocuklar." dedi ve tekrar bana dönerek "Burası Helenyum çocuk toplama kampı." dedi.

İsmi bile yabancıydı.

Herşey yabancıydı.

Herkes yabancıydı!

Ben nereye düşmüştüm böyle?! Buraya nereden geldiğimi bile hatırlamıyordum. Kimlerdendim, nasıl buraya gelmiştim, yada başkası mı beni buraya getirmişti, annem babam var mıydı, hiçbir şey hatırlamıyordum. Sanki birisi hafızamı silmiş beni bir robot gibi sıfırlamıştı. Bu anlatılamaz bir duyguydu ve oldukça rahatsız edici...

Sorular kafamda dönüp dururken biraz önce konuşan çocuk kafasını eğerek yüzümü inceledi ardından "Hiçbir şey bilmiyorsun değil mi?" dedi. "Hayır, bilmiyorum." dedim. "Helenyum'a son gelen birkaç kişi, böyle garip bir şekilde hiçbir şey hatırlamıyormuş duyduğumuzda inanmamıştık ama anlaşılan doğruymuş."

Ne yani bu kampta olan kişilerden sadece ben mi böyleydim? Belki kafamı bir yere falan vurmuştum. Eğer öyleyse bu kafamın ağrısının sebebini de açıklardı.

"Eh, madem bir şey hatırlamıyorsun anlatayım o zaman; Burası bir zamanlar yüksek krallığın en düşük rütbede ki kişilerinin kaldığı bir alanmış. Etrafta düşman çokmuş ve krallık bu alanı bazı durumlarda düşmanları uzak tutmak için kullanırmış ama çoğunlukla köylülerin ve evsizlerin yani en düşük rütbelilerin kullandığı bir yermiş.

O zamanlar etrafta kuş uçmazmış zaten kral da o zamanlar oldukça iyi kalpliymiş. Atalarımız o kralı hep överlerdi. Her neyse, aradan geçen zamanda kral hastalanmış ve ölmüş geride ne bir varis varmış ne de kralın yerine geçebilecek düzeyde birisi. Bu olayı krallığa düşman diğer krallıklar öğrenmiş ve Helenyum kuşatmaya alınmış. Aylar süren çatışmada kazanan taraf düşmanlar olmuş. Halk sefil bir halde kalmış.

Düşman krallıklar adayı aralarında bölmüşler ve dört ana nokta oluşmuş; yüceler, bilgeler, sefiller ve evsizler bizim bulunduğumuz alan ise karma bir alan çünkü kuşatma sonrasında halk aile adı altında bir yapı oluşturmak istememiş, eğer aile olursa sevgi olur sevgi olursa onları kışkırtmak için bir zaaf ortaya çıkarmış. Eğer ki aile olursa doğan çocuklar eziyete uğrar, krallıklar onları kendi istediği gibi büyütürmüş. Eh ne demişler ağaç yaşken eğilir. Bu nedenlerle aile yapısı yok olmuş. Aile olmayınca çocuk olmaz neslin devamlılığı bitermiş bu yüzden krallıklar çocuk toplama alanları açmış tek tek ailelerden küçük büyük demeden çocuklar alınıp kamplara getirilmiş. Halka emir verilmiş artık halktaki her aileden en az bir çocukları olması emredilmiş.

Toplanan çocuklar ise sınıflara ayrılmak üzere deneylere sokuluyor ve geçen zamanda ayrıştırma kamplarına gönderiliyor. Bizler halen deneylere başlamadık ancak kamp 20 çocuğa ulaştığı anda deneyler başlayacak. Deneylere başlanması için gelmesi gereken 3 çocuk kalmıştı senin gelmen ile sayı 2 çocuğa düştü."

Çocuğun konuşması bitince düşünmeye başladım. Yıllarca huzur ile yaşayan halk ne durumlara düşmüş ne hale gelmişti. İnsanlık, halkı gruplara ayırıp aşağılayacak kadar düşmüştü demek ki. İnsanlara yapılan bir acımasızlıktı işte bu. Bunun garip yanıysa, bunu yapanın da bir insan olmasıydı. İnsan insanın en büyük düşmanıydı...

"Hayat ne kadar acımasız" sözünün yanlış olduğunu şuan daha iyi anlamıştım, bu sözün doğrusu "insanlar ne kadar acımasız" olmalıydı. Biz insanlar her şeyi mahvediyorduk ve buna rağmen yaşamımızı devam ettirebiliyorduk. Ölmememize şükretmeliydik, ancak biz şükretmeyi çok önce bırakmıştık...

"Bu arada ben James." dedi çocuk. "Ben de Emily" dedim "Emily Lewis" "Tanıştığıma memnun oldum Emily, bu Linda sana etrafı gezdirebilir." Dedi James. Linda dediği kız da aynen James gibiydi kumral saçları bukle bukle omzuna dökülmüştü, kahve hareleri vardı ve aynen James' e benziyordu, belki de kardeşiydi. Üzerine giydiği bol kıyafet onu olduğundan kilolu gösteriyordu ancak üzerine geçirdiği uzun pelerin bunu gölgede bırakıyordu. Pelerinin yaka kısmı yeşil yaprakları olan bir bitki işlemesi ile süslenmişti. Sarmaşık gibi.

Linda bana yaklaştı ve elini uzatıp "Tanıştığıma memnun oldum Emily, umarım iyi anlaşırız, gel seni gezdireyim" dedi. Uzattığı elini sıktım "Olur." Dedim sonuçta bilmediğim bir yeri öğrenmezsem buradan kurtulamazdım.

Daha yeni uyanmıştım ve kafam o kadar karışıktı ki kafam dağılmış da olurdu. Belki bir şey görüp zihnimin kilitli kapılarını açabilirdim.

Linda yavaş adımlarla ilerliyor, bende kedi misali ardından yürüyordum.

Etrafımız teller ile çevriliydi ve tellerin ardında etrafta nöbet tutan askerler görünüyordu. Telleri saymazsak etraf oldukça renkliydi sanki bizi rahat hissettirmek istiyorlardı. Tellerin önünden itibaren rengarenk güller yemyeşil çimen karşılıyordu sizi. Zaten az kişiydik bu nedenle alan biraz küçüktü ama yine de herkes kendince yerleşmişti. Çimenler ile birlikte ağaçlar da etrafı sarmalamıştı. İlkbaharda olduğumuz için ağaçlar çiçeklerini açmış, etrafa görsel bir şölen sunuyorlardı. Etrafın bu eşsiz görüntüsü beni mest etmişti. Burayı garip bir şekilde çok benimsememi sağlamıştı.

Linda'nın kolumdan dürtmesiyle düşüncelerime son verdim. "Burası göründüğü kadar iyi bir yer değildir."dedi düşünceli ses tonuyla.

"Neden?" Dedim hemen.

"Çünkü her güzel görüntünün içi de güzel olmaz, aynen kelebekler gibi. Onlarda güzeldir renk renk, çeşit çeşit ancak o güzellikler de ölüyor hemde çok kısa sürede."

İşte bu konuda haksızdı çünkü kelebeklerin ömrü uzundur, bizim bir gün yaşadığını sandığımız kelebekler bir hafta ve hatta türüne bağlı olarak bir yıl dahi yaşayabilirlerdi. Ona bunu anlatmaya uğraşmamak için bu konuda bir şey söylemedim.

"Anlayamadım..." dedim sadece.

O da "Ayrıştırma kampına gitmeden önce bazıları ölecek ya da hayatta kalacak, üzgünüm ama dikkatli olmalıyız. Yani bize verilen bu alan her ne kadar güzelde olsa bazılarımızın sonu hiç iyi olmayacak... İşimizi şansa bırakmamalı çok dikkatli olmalıyız." dedi.

Bu konu beni düşündürmüştü. Neden onların elinde bekleyecektik ki? Kaçabilirdik, isyan edebilirdik. Bu kadar caniliğe susacak mıydık? Sessiz kalmak en büyük cevaptır derlerdi bir zamanlar ancak bazı durumlarda sessiz kalmak karşı tarafın kendini bir şey sanmasına yol açar. Evet, insanlar canidir, sadisttir, aç gözlüdür, pisliktir, sadece istekleri ile hareket eder ama bunun bir sonu olmalı, buna bir dur denmelidir.

Düşünceler beynimde takla atarken küçük turumuzun sonuna gelmiştik. Hava yavaş yavaş kararıp alacakaranlığa dönüşmeden bana bir çadır verdiler yeşil, küçük ama bana ait olan bir çadırdı sonuçta. Linda ile son kez konuşup çadırıma girdim, içerdeki yer yatağına kafamı koyup gözlerimi kapattım. Sanki daha yeni uyanmamışım gibi kendimi uykuya bıraktım.

~

İlerdeki küçük şelale oldukça güzeldi. Akan suyun şırıltısı kulaklarıma ulaşıyordu. Suya damlayan her su damlası birer insan gibiydi; tek kaldıklarında tıp tıp sesler çıkaran ancak birleştiğinde gür bir ses haline gelip çağlayan.

Burada kalıp dakikalarca bu güzelliği izleyebilirdim. Arkamdan gelen hışırtı ile hafifçe ardıma döndüm.

Karşımda bir geyik vardı. Başında 2 boynuzu vardı, bacaklarından biri hafifçe kırılmış diğerleri dimdikti. Asaleti duruşundan belli olan geyik etrafa adeta ışık saçıyordu. Etrafında iki tur döndü ve 2 kez zıpladı. Onun bu haline güldüm ve ayağa kalktım.

Onun yaptığı hareketleri tekrarladım döndüm, zıpladım, koştum ve bu hayatımın en güzel şeylerinden biriydi. İnsanlar sayılı güzellikleri göremezken ben rüyalarımda bile onlarlaydım.

Geyik yürümeye başladı Onun arkasından ilerledim. Yaprak hışırtıları, kuş cıvıltıları ve bizim ayak seslerimiz doldurdu kulağımı ilk önce sonra yavaşça yürümeye devam ettik asil geyik ile. İlerde bir açıklık karşıladı bizi, etrafı çimlerle çevrili. Yürümeye devam ettik. Karşıda 3 ağaç vardı yan yana ve oldukça benzerlerdi. Üçüde dallarını hafif yere sarkıtmıştı ve boylarıda oldukça benzerdi. Öylesine orada değil gibilerdi. Bir sebebi olabilir miydi?

Açıklık bitince ilerde biraz taşlık ama ağaçlarla çevrili bir alan karşıladı bizi ve tam ortada mağara türü bir yapı vardı sarmaşıklar ile kapanan. Geyik oraya doğru ilerledi ve sarmaşıkların içinden geçip kayboldu.

Oraya doğru bir adım attım. Yavaşça ilerledim, hava kararıyordu. Mağaranın tam dibine geldim sarmaşıkları araladım ve etrafa göz gezdirdim. İçeride sarkıtlar ve tam ortada bir başka geyik vardı ama bu geyik daha çok küçüktü. Yere yığılmış öylece duruyordu ve yanında ki geyik bana bakıp onu gösterdi duruşunu hiç bozmadan. Ben bu anne geyiğin neler hissettiğini bilemezdim ama tahminimce geyiğin bu hali onu hem üzüyor hem korkutuyor olmalıydı.

Geyiğe yavaşça yaklaştım ve başını okşadım. Anne geyiğin hüznü yüzünden belli oluyordu ama ne yapmalıydım bilmiyordum. Geyik yaşıyordu ama neden yerde yatıyordu? Asıl sorun da buydu ya işte. Geyiğe yaklaştım ve inceledim onu. Gövdesi gayet sağlıklıydı ancak zarif bacaklarından biri kırılmış gibiydi sanki. Ona yaklaştım ve bacağını yokladım.

Yanımda ne bir merhem ne de başka bir şey vardı. Ayaklandım ve geldiğim yolu geri gitmek için mağaranın önüne ilerledim geyik de garip bir şekilde peşimi bırakmıyordu. Adımlarımı hızlandırıp ilerledim ta ki ilerde bana doğru gelen atı görene kadar.

At yaklaştı üstünde siyah maskeli bir adam vardı. Maskesinden görünen tek şey gözleriydi, vücudu özenle işlenmiş gibi girintili çıkıntılıydı. At tam önümde durdu ve adam bana bakarak "Bazen yardım etmemek en iyisidir küçük." Dedi. Adam oldukça yabancıydı bana ancak gözleri çok tanıdıktı. Grinin farklı bir tonundaydı gözleri. Ne dediğini bile kavrayamamıştım ki göz kırptı.

~

Sıçrayarak açtım gözlerimi. Bu da neydi böyle? İki geyik ve peki ya o gri gözler¿ Kalbim küt küt atıyordu, kabus muydu bu¿ Aklımı daha fazla yormak istemedim. Düşünmeye başlarsam uyuyamazdım. Etrafın hâlâ karanlık oluşu ile tekrar kapattım gözlerimi. Uykunun kollarına bıraktım bedenimi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.