Cankurtaran sesi gibi gelen teneffüs zili ile saçlarımı sıkıca tutan tokadan kurtulup doğruldum. Elena’nın bir kuş cıvıltısı gibi çıkan sesiyle kafamı ona doğru çevirdim. Sesi ne kadar masumdu, ama yaptıkları için aynı şeyi söyleyemezdim. “Samantha” dedi masama yaslanıp. “Sonraki ders beden, gel biraz bahçede dolaşalım.” Bu okula transfer olduğum ilk gün çoğu kişi bana küçük muamelesi yapıyorlardı. Ama daha sonra bir anda okuldaki o popüler kızlardan biri olmuştum. Nasıl olduğunu bende bilmiyorum, ama yanımda olmak isteyenlerin çoğunun tek amacı benim popülerliğimi kullanarak kendilerini zirveye taşımaktı. Ama ben onların istediği zaman kullanabileceği bir mendil parçası değildim. Omzumdan dürtmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Ha, yok ben gelmeyeceğim. 2 ders sonra matematik sınavı var, biliyorsun.” Oflayarak geri çekildi. “Sınava mı çalışacaksın? İnek misin sen, o işlerin Lewis’te olduğunu zannediyordum.” dedi ve kıkırdadı. Refleksle arkama dönüp kendi kabuğuna çekilmiş kitabını sayfalarını karıştıran çocuğa baktım. Çoğunlukla inek olması ve sessizliği yüzünden zorbalığa uğruyordu, ama hiçbir zaman yapmayı sevdiği şeyi bırakıp onlar gibilerin peşine takılmazdı. Onda en çok özendiğim özelliği sanırım buydu. Önümde dikilmiş kıkırdayan kıza doğru dönüp “İster inek olurum istersem başka birşey. Bu seni alakadar etmez. Kendine kullanacak başka insanlar bul Elena.” dedim ve sıramın altındaki kitabı alıp karışık formüllerle boğuşmaya başladım.
Ders çalışmayı severdim ve kimsenin beni bu yüzden eziklemesine tahammülüm yoktu. Elena arkasına iki üç kız takıp bahçeye gitti. Anca menfaatleri için yanıma gelirlerdi zaten. Matematik testimi alıp Lewis’in yanına oturdum. Aniden gelmem onu ürkütmüş olmalıydı. “Selam” dedim donuk ifadesine karşı güler bir yüzle. Kafasını yeniden kitabına gömdüğünde somurttum. “O kadar selam verdik, hiç konuşmak nedir bilmez misin sen?” dedim sahte bir sinirle. Hayır yani, neden birini duymamazlıktan gelirdin ki. Hem bişey yaptığımda yoktu, selam vermiştim sadece! Bu sefer kafasını kitaptan kaldırım mavi gözlerini gözlerime kenetledi. “Ne istiyorsun, eğer ödevini yaptırmaya geldiysen-“ sözlerini böldüm.
“Hayır, hayır. Ödev yaptırmakta nerden çıktı? Sadece bir soruyu sormak istiyordum.” dedim elimdeki kalın test kitabını işaret ederek. Tam gülümsemedi ama en azından siniri yatışmıştı. Zaten hiç gülümsemezdi ki. Elimden kitabı kapıp “Hangi soruyu anlamadın?” dedi. Parmağımdaki yüzükler kağıtta tiz bir ses çıkarırken ona soruyu gösterdim. Kitabı kendine doğru çekip soruyu çözmeye başladı. 2 saniyede yaptığı işlemler karşısında hayrete düşmüştüm. Ben 1 saat boyunca bir soruyla boğuşurken, o nasıl oluyordu da iki saniyede aynı soruyu çözüyordu? Bu çocuk insan olamazdı, hayır imkanı yoktu.
“Hey” dedi omzumu çekinerek dürterken. “Ben soruyu çözdüm, istersen anlatabilirim de.” İlk başta alçakgönüllülük ile reddedip sırama geri dönmeyi düşündüm ama çözdüğü sorudan hiçbir şey anlamamıştım. Elimi çekingence enseme götürüp, “Olur” diyebildim sadece. Kalemi yeniden aldı ve gözlerimi benimkilerle buluşturup soruyu anlatmaya başladı. Soruyu anlatınca teşekkür edip sırama döndüm. Etrafımızda patlayan flaşları anca o sırada fark edebildim.
Önlerinde durup “ Ne yaptığınızı sanıyorsunuz!?” dedim. Arkalardan birkaç kıkırdama gelse de aldırmadım. “Ooo bakın burda kim varmış, bizim ineğin sevgilisi” dedi ortada olan kız. “ Neyden bahsediyorsun?!” diyebildim sadece. “Yapma, aynı anda kaç erkek yürüttüğünü herkez biliyor.” dedi kinayeyle. Eski sevgilimden bahsediyordu. Onu benim gibi biri zannetmiştim ama sonra çok farklı biri olduğuna şahit olup ayrılmıştım. Ama o beni unutamamış, hâlâ peşimi bırakmamıştı. Ve diğer insanlara da anlaşılan bunu tam tersi şekilde anlatıyordu. “Sen ne cüretle benle böyle konuşursun!?” dedim ve karnına tekmeyi geçirdim. Arkadaşları telaşla, “ Kristina, iyi misin?” diye soruyorlardı. Beni izleyen onlarca çift gözün içinde kamerayı yediği tekme yüzünden yerde olan kızdan alıp bizi çektiği fotoğrafları sildim ve kamerayı oraya bırakıp öylece gittim. Arkamdan gelen kızlar beni soru yağmuruna tutmuşlardı.
”Samantha harikaydın!”
”Daha önce eğitim almış mıydın?”
”Kursunun ismi ne?”
”Sen gerçek bir yıldızsın”
Aslında onlarla konuşmak isterdim ama başım resmen çatlıyordu. “Ah kızlar, bunları daha sonra konuşsak olur mu? Başım gerçekten çatlıyor. Hem derse geç kaldım.” kafalarını sessizce salladılar ve bende aralarından sıyrılıp lavaboya gittim. Ellerimi yıkadım ve cebimden çıkardığım şeffaf glossu dudaklarıma yavaşça sürdüm. Her zaman kibar biri olmuştum ama beni bu denli küçük düşürenlere de sessiz kalamazdım. Glossu cebime atıp lavabodan çıktım.
Son olaydan sonra bazı kişiler bana hayranlıkla bakıyor, bazıları ise tiksinen bakışlar atıyordu. Eskiden olsa baya üzülürdüm ama artık, umrumda değillerdi. Sınıfa gelip masama oturdum ve dersler şaşırtıcı bir şekilde çok hızlı geçti. Çıkışta eve doğru ilerlerken Lewis’i gördüm. Koşar adımlarla onun yanına gittim. “Yarınki müze gezisine gelecekmisin?” dedim tatlı görünmeye çalışarak. Ama bugün olanlardan sonra insanların gözünde tatlı görünebileceğimi pek sanmıyordum.
Telefondan kafasını kaldırmadan yavaşça başıyla onayladı beni. Bu hareketine bozulmuştum. “ Hey bana baksana!” dedim arkamdaki arabalar yüzünden hızlanarak. Ona baktığım için önümdeki direği fark etmemiştim. Son anda elini direk ile alnımın arasına koydu ve “Önce sen önüne bakmayı öğren.” dedi ve karşı yola geçti. Ve o… Gülmüştü! Kulağıma onun kıkırtısının geldiğine yemin edebilirdim. Alnımı ovuşturup eve gittim.
Odamın içine dolan güneş ışığı ve kahrolası alarm sesi ile yataktan doğruldum. Dolabımdaki rahatsız okul kıyafetlerine uzanırken bugün gezi olduğu aklıma geldi. Kahverengi tonlarında bir mini etek ve beyaz bir crop seçip giyindim. Neredeyse diz kapaklarıma değen beyaz çorabımı da giyip uzun saçlarımı taramaya koyuldum. Ve sonunda hazır olduğumda siyah rugan ayakkabılarımı da giyip okula doğru yürümeye koyuldum.
Sınıfa girdiğimde gezi için çoğu kişi heyecanlıydı, bazıları ise uyuyordu. Girişimle hayranlıkla parıldayan gözler üzerimde gezinmeye başladı. Yerime oturup kafamı masanın sert zeminine yasladım. İçeriye gelen hocanın topuklu ayakkabısının soğuk zeminde çıkartığı tok sesler ile kafamı oflayarak masadan kaldırdım. “Tek sıra halinde yavaşça bahçedeki servisinize gidebilirsiniz.” diye duyurusunu yaptıktan sonra sınıftan çıktı.
Bahçeye çıkıp servise bindim. Herkes gruplar halinde oturmuştu, Lewis hariç. Onun yanına oturup arkama yaslandım. Benim geldiğimi gördüğünde tepkisizce kulaklığından şarkı dinlemeye devam etti. “Off çok acıktım.” dedim karnımı tutarak. Ama o şarkıya ve yoldaki ağaçlara o kadar odaklanmıştı ki, duymadı bile. “Lewis” dedim onu omzundan sarsıp “ Yanında aburcubur falan var mı?” Elini çantasının küçük cebine doğru götürüp, “Biraz kurabiyem kaldı.” diye yanıtladı beni. Avucumu açıp “ Biraz da bu insancağıza vermeye ne dersin” dedim. Kıkırdayarak birkaç kurabiyeyi elime tıkıştırdı. Bende yol boyunca kurabiyeleri yiyerek camdan dışarıyı izledim.
Sonunda müzeye vardığımızda her tarafım uyuşmuştu. Müzede binbir çeşit el emeği eserler vardı. Tüm sınıfa rehber tur attırıyordu. Ama ben birilerine bağlı olarak gezmeyi sevmezdim bu yüzden çaktırmadan aralarından ayrıldım. Eserleri incelerken adeta büyülenmiştim. Tarihe her zaman büyük bir ilgim olmuştu ve burada da tarihe dayalı bir sürü eser vardı. Ben hayranlıkla eserleri incelerken Lewis ile karşılaştık. Anlaşılan sürü gibi gezmeyi sevmeyen tek kişi ben değilmişim. Ona doğru giderken tam onun yanında bambaşka bir şey gördüm.
Çok tuhaf bir heykeldi bu. İçinde kaynağı belli olmayan bir ışık vardı. “Hey Lewis, şuna baksana” dedim gözlerimi heykele kilitleyerek. İkimizde aynı anda elimizi heykelin soğuk taşında gezdirdik. Ve sonra gözlerimin önünde beyaz bir ışık patladı. Halüsinasyon değildi bu… Gerçekten göremiyordum, resmen kör olmuştum. Ve sonra anladım ki… bambaşka bi yerdeydim…
💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓💓
Asklarimm bölüm nasıldıı lütfen görüşlerinizi yorumlarda belirtin sizi seviyorumm🫶-miross



