BÖLÜM 1 Alarmın tiz sesi odada yankılandığında yorganı başıma kadar çektim. Beş dakika daha… Ama zihnim beş dakikalık bir kaçışa bile izin vermedi. Gözlerim yarı açık bir şekilde başımı yastıktan kaldırarak etrafıma baktım. Bir nevi uyanmaya çalışıyordum. Odaya dolan sabah ışığı, perdelerin arasından süzülüp gözlerimi kamaştırıyordu. Yataktan kalkmak istemesem de buna mecburdum. Erkenden kalkarak yapmak zorunda olduğum şeyler vardı. Yine o monoton ama bir yandan karmaşık şehir hayatını bugün de erkenden yaşamaya başlamalıydım. Bir gün, bir gün hepsinin biteceği umuduna tutunarak... Telefonuma uzandım. Saat 07:45’ti. Daha fazla oyalanırsam annem çıldırırdı büyük ihtimalle. Gözlerimi ovuşturarak yataktan doğruldum. Sonra odadaki boğuculuğu atabilmek için pencereye doğru yürüyüp camı açtım. Şehir yine her zamanki gibi hareketliydi. Aşağıdan geçen arabaların kornaları, karşı apartmanda birilerinin bağırışları... Her şey tıpkı geçip giden geçmiş gibi yerli yerindeydi. Derken gözlerim uzaktaki bulutlara takıldı. Huzur... Huzur tam olarak orada, çok uzaklarda, belki de bir dağın yamaçlarındaydı. Ya da ardındaki bir bilinmezlikte. Mutfaktan gelen bardak çanak şıngırtısı eşliğinde üstümü değiştirirken kulağımı seslere kabartarak dinlemeye başlamıştım. Annem yine günündeydi. Sabah erkenden kalkmış ve işe koyulmuştu. Tabii bu işler kahvaltıyı hazırlamak, çayı demlemek ve kahvaltısını masasını kurmaktı. Ben mutfağın eşiğinden içeriye adımımı attığımda gömleğinin kollarını sıvamış, pürüzsüz bir şekilde dilimlenmiş domatesleri tabağa diziyordu. Sessizce masaya yaklaşıp bir sandalye çektim. Babam her zamanki gibi gazeteye gömülmüş bir şekilde kahvaltısını yapıyordu. Annem beni fark edince kaşlarını hafifçe çattı: "Kahvaltıya hep son dakikada gelmek zorunda mısın? Saat kaç?" Gözlerim bir anlığına istemsizce devrilmişti. "Geldim ya işte, ne bu sabah sabah?" dedim bıkkın bir sesle. Her zaman aynı şeyi yapıyordu ve bu şey beni sadece ve sadece sinir ediyordu. Annem, masayı işaret ederek o kulak tırmalayıcı ses tonunu takınarak söze girmişti: "Biraz daha erken kalksan bunları hazırlamama yardım edersin. Hep her şeyi ben mi yapmak zorundayım?" Babam o sırada gazeteyi bir kenara bırakarak varlığını belli etmişti. Bu, onun tipik davranışıydı. Tartışmaların ortasında hep sessiz kalır, sadece izler ve kendini bir şekilde belli ederdi. Belki de bu yüzden annemle olan gerginliklerimiz asla dinmezdi. Babam, işte veya televizyon karşısında kendini unuttururken annemle ben sürekli karşı karşıya gelirdik çünkü. Annemi umursamadan masaya dönmüştüm. Sabah kahvaltısı günün en önemli öğünüydü. Önümdeki tabaktan küçük bir lokma peynir aldım. Ardından çayımı yudumlarken annemin söylediklerini duymuyormuş gibi davrandım. Ama o pes etmeye niyetli değildi tabii. "Asya, biraz daha düzenli olmayı öğrenmen gerek. Hayat böyle sürüp gidemez." Sürekli aynı şeyleri söylüyor ve aynı öğütleri verip duruyordu. Bıkmıştım artık. Gerçekten de bıkmıştım! "Anne, tamam. Her sabah bunu konuşmak zorunda mıyız?’’ dedim. Sesim biraz yükselmişti. İşte o an babam sonunda araya girmişti ve sözleri de annemden taraf olduğunu açıkça belli etmişti. "Kızım, annen haklı. Hep geç kalkıyorsun. Alışkanlık haline getirme." Gözlerimi devirdim. Bu konuşma, o kadar tahmin edilebilir bir hal almıştı ki artık ciddiye bile alamıyordum. İşte bu yüzden de hiçbir vakit kaybetmeden kahvaltımı hızlıca bitirerek kapının önünde hazır bulundurduğum çantamı da kaparak kapıya yöneldim. Artık eskrim dersim beni beklerdi! ... Annemin arkamdan söylenmeleri bitmek bilmeyip ev dışına kadar taşıyor olsa da kapının kapanması sesleri susturan bir sınır çizgisi olmuştu. Hemen dairenin yanındaki asansörün düğmesine basarak beklemeye başladım. Dile kolay, 12. kattaydık. Şehir hayatı işte... Büyük rezidans, zenginlik, büyük şehir, bitmek bilmeyen kavgalar ve stres... Ve şimdi de lüksün de lüksü olan ve çok az öğrencisi bulunan bir eskrim dersine gidiyordum. Sanki yurt dışında herhangi bir ülkedeydim ki orada olsam bu eskrim tamamen normal bir şey olurdu. Türkiye şartlarında bu denli bir ders beni fazlasıyla şaşırtmıştı. Ama önemli olan bu değildi. Bu hayata annemin zoru ile devam ediyordum. Geçen sene de kickbokstaydım hatta. Annem bir şeyler öğrendiğime karar verdiği an beni kickbokstan aldırıp eskrime yazdırmıştı. Genç olmama rağmen hala aile kontrolünde olmak fazlasıyla boğucu bir şeydi. Adam dövmeyi öğrenmiştim öncesinde. Şimdi de adam bıçaklamayı öğreniyordum. İroni gibi bir hayatım vardı ve şimdi de ben o hayatın içindeki en ironik kızdım. Tabii büyük şehirde şartlar maalesef ki bunu gerektiriyordu. Çantamda da biber gazı vardı. Aslında elektroşok almayı da düşünmüştüm ama kafamı o kadar da bozmadığımı fark ederek bu düşünceden kısa sürede vazgeçmiştim. Yaz tatiliydi. Tatilin ilk haftalarında eskrimde amatör adımlarla ilerleyerek ustalaşmaya evriliyordum. Dersin bitiminden sonra da kızlarla buluşup kafede bir kahve içecektik. Kız arkadaşlarım vardı işte: Birisi sosyal medya bağımlısı, bir tanesi telefonunu asla yanından ayırmayan ve sürekli mesajlaşan telefon bağımlılığı. Şehir hayatının biz gençlere verdiği tek katkı da buydu işte: Hazırcılığa alışmak, tüketici hayatı yaşamak ve de tembellik. Ama en çok da teknoloji ile iç içe olarak ona bağımlı kalmak. Düşüncelerimin susmadığının farkındayım. Bu yüzden hep bir yere giderken kulağıma her daim kulaklıklarımı takarım. Dışarıya ışık saçan beyaz kulak üstü kulaklıklarım... Ama dışarıdan her ne kadar ışıltılı gözükse de tıpkı benim gibi kulaklığın da içinde kendi fırtınaları vardı. Bozulmak üzereydi çünkü. Kulaklarım kulaklıktan gelen müzik sesi ile şenlik havasına bürünürken yokuş aşağı inmekteydim. Bir yandan da düşüncelerim müzik sesine karışıp gitmişti: Ne yapmalıydım, nasıl davranmalıydım? Eskrim dersine 10 dakika kala salona daha yeni varmıştım. Hızla üstümü değiştirerek ana salona girdim. Ecrin ve Buse çoktan yerlerini almış bekliyorlardı. Onlara selam verdikten sonra yerimi aldım. Bu eskrim dersi bittikten sonra onlarla birlikte çıkıp kafeye gidecektik. Yavaşça ders için ısınmaya başlarken gözlerim birkaç saniyeliğine tekrardan onları bulmuştu. Ecrin her zamanki gibi sosyal medya hesabındaki takipçi sayısını övüyordu. Buse ise telefonunun ekranına gömülmüş, birisine arka arkaya mesajlar atıyordu. "Merhaba kızlar," dedim en sonunda. "Merhaba Asya!" dedi Ecrin, bakışlarını telefonundan ayırmadan. "Gördün mü, son paylaştığım fotoğraf 500 beğeni aldı!" "Ne harika!" dedim alaycı bir tonla ama Ecrin bunu fark etmedi bile çünkü dikkatini yine ekranına çevirmişti ve yine aynı şekilde sosyal medya hesabında çok takipçisi olmakla övünüp beğeni sayılarını gösteriyordu. Benim de bir sosyal medya hesabım vardı. Ortaokuldayken aktifti. Ben de Ecrin gibi her anımı paylaşırdım. En çok da en güzel anlarımı. Sonra bu aktifliğim bozulmuştu. Artık o hesabı kullanmıyordum. Olanlar aşikardı çünkü. Yaşanılan olaylardan sonra doğmuş yeni bir ben vardı artık. O hesaptan da eser yoktu çünkü o hesabın son fotoğrafını en iyi dört arkadaş paylaşmaktaydı, bana artık ait olmayan. Şimdiki hesabımda ise sınıf arkadaşlarım ve okuldaki tanıdıklar vardı. Asla aktif kullanmıyordum. Hesabım da gizliydi zaten ve bu hesabımda hiçbiri yoktu. Geçmişimden hiçbir iz barındırmıyordu. “Keşke bir zaman atlaması yapıp eskilere dönebilseydim,” demek geldi içimden ama mümkün değildi tabii. Bunların hiçbiri mümkün değildi. Tüm bu düşüncelerimin arasında nihayet eğitmenimiz içeri girmişti ve böylelikle bütün dikkatimiz ona yöneldi. Eskrim derslerini severdim. Bu derslerdeki hızlı hareketler, strateji ve yoğun odaklanma beni hep motive ederdi. Eğitmenimiz bugünkü ders olarak eşleşerek çalışacağımızı ve mini bir yarışma yapacağımızı söylediğinde salon biraz hareketlendi. “Bugün çok eğlenceli geçecek, hazır mısınız?” dedi yüksek sesle. Beni Ecrin’le eşleştirmişti. Pek sevinemedim. Ecrin’in dikkati genelde başka yerlerde olduğu için onunla çalışmak zordu. Maskemizi taktık, kılıçlarımızı aldık ve pozisyon aldık. Sonra “Tamam Ecrin, hazır mısın?” diye sordum. "Eh, ne kadar hazır olabilirsem o kadar," diye karşılık verdi, o yarı ciddiyetsiz ifadesiyle. İlk saldırıyı ben yaptım. Hızlı bir hamleyle Ecrin’i zor duruma düşürdüm. Ama o, reflekslerinin şaşırtıcı şekilde iyi olduğunu göstererek savunmaya geçti. Yine de içindeki ciddiyetsizlik, hareketlerinden belliydi. “Telefona rağmen reflekslerin hâlâ yerinde,” dedim hafif bir gülümsemeyle. “Ya da o yüzden iyiyimdir,” dedi, bir kılıç darbesini savuştururken. Hızla o kılıç darbesini savuşturmuştum. Dakikalar boyu bu böyle devam ederken Ecrin çoktan nefes nefeseydi. İşte bu sayede kolayca kazandım çünkü Ecrin’in dikkati hâlâ eğitimden çok telefonundaydı. Yanlış strateji ile kolay yorulduğunda ben de bu fırsatı kaçırmayarak galip geldim. İkinci turda Buse ile eşleşmiştim. Buse, beklediğimden daha iyi çıkmıştı hatta ama yine de kazanmayı bir şekilde başarmıştım. “Bugün yine formundasın,” dedi eğitmenimiz, bana dönerek. “Tebrikler Asya.” O an dersin sonunda en başarılı öğrenci olarak seçilmek beni biraz mutlu etmişti. Fakat içimdeki huzursuzluk hâlâ oradaydı. Çünkü bu başarı, hayatımdaki boşluğu bir nebze bile olsun doldurmuyordu.
Bölüm 3
BÖLÜM 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.