İçeriğe geç

YÜREĞİMDE YANAN FİDANLAR

Bölüm 2 · 18 dk okuma

YÜREĞİMDE YANAN FİDANLAR

Bölüm 2

2. BÖLÜM

YÜREĞİMDE YANAN FİDANLAR 2. BÖLÜM Kara bulutlar ruhunuzdaki umut ışığını kapattığında gözleriniz parlamayı keserdi. Baharda bile çiçeklerini solar, yazınıza kar yağardı. Herkes yeşerirken siz kurumuş yaprak gibi teker teker dökülürdünüz. O günden sonra Husuf yüreğine güneş hiç doğmayacakmış gibi hissederdi. Bahar bana hiç ugramayacak gibi gelirdi ona. Ruhu, diri diri mezara girmişti sanki. Yaranız kanamayı kesip kabuk bağlasa bile izi kalırdı ne de olsa. Düşünürdü Husuf, tek yaralı kuş ben miyim diye. Yüreğinde ki kayıp ses hayır dese de her şey yine de ağır gelirdi ona. Babasının ölümünden sonra ona asıl baba olan abisiydi. Babasını da severdi, kim babasını sevmez ki diye düşünürdü. Ancak birisi seçemediği babasıydı diğeri ise kendi seçtiği babası, abisiydi. Husuf,  doğduğunda ilk abisini gördüğünü düşünürdü hep. Hep beraberlerdi, hiç ayrılmazlardı. Ta ki, ölüm kapıya dayanana kadar. Koskocaman bir yangına abisini verene kadar. Nerdeyse üç yıl olacaktı o büyük yangın olalı. Tarih, 2 Ekim'di. Abisinin de içinde olduğu 13 itfaiye perosneli şehit olmuştu. O gün gömülen Mustafa abisi olsada asıl olen Husuf'tu. Tuhaftı. Her şey olduğundan daha tuhaftı. Her gece gördüğü kabuslar ona acımış mıydı acaba diye düşünmeden edemiyordu Husuf. Uzun zaman sonra terlemeden uyanmıştı. Garip duygular içindeydi. Sevinmesi gerekiyordu ancak sevinemiyordu. İşin en garip yanı üzgün de değildi. İlk defa bu duyguları yaşamıyordu belki ama içinde garip bir his vardı. Ne olduğunu bilemediği, anlayamadığı, anlamlandıramadığı garip bir his... İki büklüm oturduğu yatağından nihayet kalkmıştı. Elleriyle yüzünü yıkayıp su içmek için mutfağa doğru ilerlemişti. Suyunu içerken bacaklarına dolanan kedisinin hissiyle irkilmişti. Bardağını tezgaha bırakıp kedisine doğru eğilmişti. "Günaydın oğlan." derken kedinin kafasını okşuyor, okşarken kedide kuyruğunu Husuf'un koluna dokunduruyordu.  "Gün aymış gerçekten de sana." kedisiyle her sabah yaptığı rutin konuşmasını gerçekleştirirken telefonu çalmaya başlamıştı. Her zamanki gibi Husuf'dan önce kedisi koşmuştu telefona doğru. "Lan oğlum şu telefonu bir kere de şu kedi açmasın sen aç be." diyen Bihruz'a tek kaşını havalandırıp bakmıştı. Her sabahki dörtlü grup konuşmasıydı yaptıkları. Cemil, Bihruz, Doğu ve Husuf. Güne birbirleri ile konuştuklarında güneşleri doğuyordu onların. "Bihruz sana uçmamı istemiyorsan susabilirsin." demişti Husuf öfkeli haline bürünmemek için. "Nar tanem yumurtayı haşlayalım mı kızartalım mı?" uzaktan gelen bu ses yengelerinindi. Cemil'in biricik eşi Afitap'dan geliyordu. Afitap'ın kurduğu bu cümleyle bir kişi hariç hepsi kahkahalara boğulmuştu. "Kızartalım nar tanem." dedikten sonra bir daha kahkaha patlatmıştı Bihruz. "Yok yok haşlayalım nar tanem." diyordu Doğu kahkahalarının arasından. "Susun oğlum nar tanem nasıl derse öyle olcak." cümlesini kurduktan sonra Husuf, hepsi birer kez daha patlamıştı. "Kesin sesinizi lan!" diye yükselmişti Cemil en sonunda. Bu yükselmenin ardından Cemil'in olduğu kare Afitap'a dönüşmüştü. "Kocamı zorbalamayın gençler bacağınızdan asarım yoksa sizi." diye çemkirmişti Afitap. "Sizde bulun bi kız da size de iltifat etsin. Dimi kocam." dedikten sonra sevgili eşine çevirmişti yüzünü. Cemil sevgili karısının tatlılığına dayanamayıp arkadaşlarının önünde Afitap'ın yanağına kocaman bir öpücük kondurmuştu. Cemil ile Afitap'ı ayıran şey ise Bihruz'dan gelen ağlama sesiydi. Cemil ile Afitap noluyor der gibi anlık bakıştıktan sonra ekrana dönmüşlerdi. "Ne oldu buna?" diyen son derece soğuk kanlı bir soru yöneltmişti Afitap. "Bekarlığım gözüme kaçtı yenge." dedikten sonra daha çok hönkürmüştü Bihruz. Bihruz'un anlamalarından hepsinin başı şişerken araya giren şey Husuf'un gri kedisi olmuştu. "Meow..." ardından Doğu'nun kar tanesi gibi bembeyaz kedisi de araya girmişti. "Lan oğlum sizden çok kedileriniz cilveleşiyor burda." diyen Cemil'e hönkürsede gülmeden edememişti Bihruz. "Meow..." "Bakın kediler bile onaylıyor." dediklerinde Husuf gülmeden duramamıştı. Bihruzun ağlaması sona erdikten sonra, "Husuf, kardeşim benim gözlerin ayrı bir parlıyor bu sabah." dile getirdiği cümlenin ardından hepsinin dedikodu kilidiyle gözleri pür dikkat açılmıştı. "Birilerinin hayatında güneş gibi parladığı içindir o." diyen Cemil'e çatık kaşlarla bakıyordu Husuf. "Yengem, verdin mi kıza kıyafetleri." diyen Afitap'ın  kurduğu şey cümle miydi bomba düzeneği mi ayırt edemiyordu Husuf. "Verdim yengem verdim." sessiz sedasız konuşmaya çalışıyordu Husuf. "Kıyafet de mi verdin Husuf?" Bihruz ile Doğu aynı anda aynı kelimeleri söylemişti. Husuf bu tepkiye karşı sessiz kalmıştı. "Helal lan oğlum. Ben senin arkandayım." diyordu Cemil. "Kıyafetleri verince ne dedi kız peki?" diye tüm detayları öğrenmek istiyordu Doğu. "Bilmem." diyen Husuf hepsinin aklını daha çok karıştırmıştı. "Ne demek bilmem." Bihruz hepsinin dış sesi olmuştu. "Ne diyeceğimi bilemeyince kapısının önüne koydum gittim." Husuf'un yaptığı seye hepsi kınayan gözlerle bakıyordu. "Lafımı geri aldım." demişti Cemil. "Helal değil." "Yeng-" Husuf yenge diyeceği sırada Afitap lafını bölmüştü Husuf'un. "Yengecim gel bu akşam ben sana taktik vereyim. Sıkıldım aranızda tek kız olmaktan be. Elti lazım bana." Afitap Husuf'un dün ki kurtardığı kızdan hoşlandığını düşünsede kimse Husuf'un o kızı sevmediğini anlamıyordu. Kim bilir belki de Husuf yanılıyordu... "Oğlum bir durun. Ne saçmalıyorsunuz, benle o kız ne alaka? Kim olsa aynısını yapardım." herkes  Husuf'un kendjni kandırdığını düşünsede Husuf kendinden emindi. Onu bu kadar duygusal yapan geçmişteki tramvaları olabilirdi. "Yengecim kusuruma bakma sen, çıkıştım biraz." "Baktım Husuf. Hemde çok kusura baktım." derken kollarını çiçek yapıyordu Afitap. Dudaklarını büzüp, kaşlarını içe doğru gerdirmişti. Küsmüş gibi yapıyordu. "Yengem sevmediğim kıza seni seviyorum mu diyim?" Husuf, kadınları kızdırıp, kırmamaya özen gösterirdi. Ondandı tüm bu kendini kurtarma çabaları. "De yengem. Yengemde seni çok seviyor de." Afitap hâla öfkeli bakışlar fırlatıyordu. Husuf oflanıp dertlensede üstten bir arama geldiğini görmüştü. Aramayı bekletip diğer aramayı cevaplamıştı. "Nereye gitti benim nar tanem?" diye ilk sorgulayan Bihruz olmuştu. "Manitasına." Doğu'nun verdiği cevapla ikiside haykırarak kahkaha atmıştı. "Susun ikinizde. Adamda hiç yoksa küçücük bir umut var. Sizde o da yok!" diyerek çemkirmişti Afitap. Yengelerinin attığı fırçayla beraber ikiside susmuştu. Husuf'u arayansa kaymakamlıkta çalışan çaycı Kurter amcasıydı... Yaklaşık beş dakika sonra Husuf aramaya tekrar katılmıştı. "Ooo geldi bizim Bihter'imiz." kırk yıl boyunca yaşanan bu olaya gülecek gibi duruyordu Bihruz. "Gevşeme oğlum." Husuf sinirlenmekten bıkmış, sinirlendiği duruma sinirlenir olmuştu. "Tamam sustum." derken kedi gibi bakmıştı gevezelikten çenesi ağrıyan Bihruz. "Sahi, kimle konuştun." Husuf, "Kunter amca çay içmeye çağırıyor, kaymakamlığa." demişti.  Hepsi onaylarcasına bir mırıltı çıkarmıştı. "Yengecim, kaymakamlığa gidiyormuşsun madem, Kaymakam'ın yanına da uğrayıp benim bağış projem nasıl gidiyormuş soruver." Afitap'ın unuttuğu bir şey vardı. Onun yerine hatırlayan ise sevgili kocası olmuştu. "Nur tanem kaymakam şehit olmuştu ya hani..." dişlerinin arasından konuşmaya çalışsa da başarılı olamamıştı Cemil. "Ama yenisi gelcek demişlerdi. Husuf, yengem sen yine de bakıver kaymakam gelmiş mi diye. O proje çok önemli. Projenin varlığını göstermiş olursun sevaba girersin." minnet dolu gözlerle bakıyordu Afitap. Husuf onaylayan bir cümle dile getirdiğinde hepsi kendi işlerine bakmıştı. Odasına geçip üstünü değiştirdikten sonra kedisinin mamasını ve suyunu yenileyen Husuf evden çıkmak için ayaklanmıştı. "Uslu dur oğlan. Kısacık bir işim var halledip geleceğim." kedisinin başını okşarken kedisi gözlerini kapatmış anın tadını çıkarıyordu. "Babaya sarıl bakalım." kurduğu cümleyle kedi ile Husuf arasında kısa bir bakışma yaşanmıştı. "İyice Bihruz'a döndük ya lan... İçimize girdi herif... Haydi kal sağlıcakla ben gider." diyip kapıdan dışarı atmıştı kendisini. °•°•° Her yeşil yaprağın kuruyup dökülmesi gibi her insan da acı çekmeye mahkumdur. Her yaprağın kaderi dökülmek olsada her ağacın kaderi tekrar tekrar yeniden yeşermektir. Tüm bedenlerin ruhları acıyla battığında o bataklıkta umut nilüferinin açması gibi. Yeni insanlar tanıyordum. Yeni evimde yeni bir köşe de içim içime ağlıyordum. Durmadan hıçkırıyor sonrasında gözyaşlarımı silip kendime geliyordum. Dedim ya yeniydi her şey. Yepyeni bir yaşama alışmaya çalışıyordum. Tüm gün boyunca yaşadıklarımı teraziyle tartmayı denesemde bir bakıyordum hüzün tarafı ağır basıyor bir bakıyordum iki duygunun kefeside eşitleniyordu. İkilemdeydim. Tüm gece boyunca tanımadığım birinin beni kurtarıp ihtiyacım olan her şeyi kapıma bıraktığı için hüngür hüngür gözyaşlarımı akıtmıştım. Kim, en yakınların bile çok uzaktayken hiç tanımadığın birine niye yardım eder ki? Kim, neden kimsen yokken yanında olurdu ki? Herkes beni yalnızlığa mahkum etmişken neden o yanlızlığıma ses olmuştu? Beni tanımıyordu bile... O adam beni sadece yangından kurtarmamıştı. Tüm alevlere rağmen yanımda olmuştu. Adama ismini bile sormadığım aklıma geldiğinde parmaklarımı şakaklarımdan saç diplerime doğru ilerletmiştim. İsmini öğrenemesemde o benim için hep iyi adam olarak kalacaktı. Bu kadar düşünmenin yeterli olacağını anladığımda gardrobumun önüne gelip ne giymem gerektiğini dusunmeye başlamıştım. Tüm kıyafetlerimi kargolayıp önceden gönderdiğim için kendime bir kez daha teşekkür etmiştim. Beyaz bir bluz ve siyah takım alıp üstümü guymeye başlamıştım. Üstümü değiştirken kolundaki yara gözüme ilişmişti. "Kolunuzdaki yaraya dikkat edin, pansumanınızı değiştirin..." Ufak bir yanık diye kendimi avutsamda ufak olmadığı gözle görülüyordu. Pansuman yapıp dün ki adamın verdiği kremi sürüp kahvaltı için mutfağa ilerlemiştim. İçimden bir şey yemek gelmediği için kahve içmiştim sadece. Kahvemi içerken kaymakamlıktan gelen telefonla on beş dakika sonra sitenin önünden alınacağımı öğrendikten sonra dişlerimi fırçalamıştım. Ardından topuklarımı giyip asansöre doğru ilerlemiştim. Asansör geldiğinde karşımda rujunu tazeleyen genç bir kız görmüştüm. Vücudunu saran kahve elbisesi ile bej ceketiyle benden küçük duruyordu. Aynadaki gözlerimiz birbirine dokunduğunda ikimizde gülümsemiştik. "Günaydın!" ikimizde aynı anda aynı kelimeyi söylerken dudaklarımız daha da geniş kıvrılmıştı. Karşımdaki kızın ufak çaplı kahkahası bittikten sonra tekrardan günaydın diyince aynı kelimeyle cevap vermiştim. Sabahın bu saatinde nasıl bu kadar enerji dolu olduğunu sormak istesemde bu soruyu içime yutmuştum. "İlk defa görüyorum seni apartmanda." yüzündeki gülümsemede gram oynama yoktu. Nasıl bu kadae mutlu olabiliyordu? "Dün yeni taşındım." derken bende gülümseyi denesemde onun yanında sönük kalmıştı. "Aa, ne güzel. Hoşgelmişsin o zaman. Güzide ben." elini elime uzattığında, uzattığı eli kavrayıp: "Hoşbuldum, Rana bende. Çok memnun oldum." demiştim. Bana hangi katta olduğunu söylerken asansöre birisi daha binmişti. Uzun ince bir hemcinsimdi. Siyah saçları, kahve gözleri etrafa kurşun sıkıyordu. "Günaydın Şans." diye şakımıştı Güzide tekrardan. Şans diye isim mi olur diye düşünürken yanımıza yerleşen siyah kuğu gibi olan hanımefendi anlamaya çalışan bakışlar atarken ikimizede günaydın demişti. "Tuhaf bakmana gerek yok hayatım, arkadaş yeni taşınmış." Güzide'nin verdiği cevapla gözlerindeki sorular kaybolmuştu. "Hoşgeldin o zaman. Şans ben 5. katta oturuyorum." derken yüzündeki gülümseme yapmacık hissettirmemişti bu sefer. "Hoşbuldum, Rana bende. Memnun oldum." Tanışma faslını hallederken asansörden inip apartmandan çıkmıştık. "Çok güzel bir gün değil mi?" tüm havayla ciğerlerini doldururken gözlerini kapatıp konuşmuştu Güzide. "Sana göre her gün güzel ki." Şans dile getirdiği sözcüklerle gözlerini devirmişti. İkisinin ortasında kalan bedenim bir Şans'a, bir de Güzide'ye bakıyordu. İkisi de çok zıt kutuplardı. Ben sitenin dışındaki makam arabasına, Şans arabasına, Güzide de site dışına ilerliyordu. Üçümüz de farklı yönlerde iken Güzide Şans'a bakarken bana seslenmişti: "Akşam misafiriniz Rana!" yükselen sesiyle hepimizde irkilsekte onaylayan cümle ile cevap vermiştim. Sonrasında önümdeki arabaya binip şoföre selam vermiştim. Şoför, tatlı bir amcaya benziyordu. "Günaydınlar efendim nasılsınız?" bir an Güzide 'nin babası olup olamayacağını düşünmüştüm. "Günaydın,  iyiyim siz nasılsınız?" "Teşekkür ederim efendim. İyiydim daha iyi oldum." Şans'ın hayat enerjisjni de bu adama vermiş olmaları lazım. Yoksa bu kadar hayat dolu olamazdı bir insan. "Ne güzel..." sessizce tebessüm etmiştim. Yol boyu adını öğrendiğim Nedim amca iyi dileklerini damarlarıma kadar enjekte ettikten sonra arabadan inip kaymakamlığa girmiştim. Odam gösterildikten sonra babamlara fotoğraf atmayı ihmal etmemiştim. Belediye başkanınından ilçe milli eğitim müdürüne kadar bir sürü ziyaretçim geliyordu. Hepsiyle çay içmekten çay olacaktım en son. İlçe itfaiye müdürü de ziyarete gelince dünki kurtarıcılarımda gelmesini unut etmiştim ancak sadece iki kişilerdi. Personellerinin bana olan tüm yardımları için sonsuz teşekkürlerimi sunup departmanlarını ayrı bir ziyarette bulunacağımın sözünü vermiştim. Kaymakamlığın dışına kadar geçirip fotoğraf çektirdikten sonra odama doğru dönmeye koyulmuştum. Topuklularımın sesi tüm koridoru doldurduktan sonra gördüğüm görüntü son dakika hafızamda yankilanmıştı. Az önce gördüğüm kişi, fazla tanıdık değil miydi? Arkamı dönüp geride kalanlara baktığımda birisiyle göz göze gelmiştim. Bu o'ydu. Uzakta bile olsam her şeyi görebileceğim şahin gözlerim için Allah'a şükretmiştim. İkimizin gözlerinde de birbirimizin görüntüsü olmaya devam ederken hafifçe başımı eğip tebessüm etmiştim. Yaptığım aynısını yapınca cevap olarak kabullenip kaldığım yolu tamamlamıştım. Ziyaretçiler gelip geçiyor,  boş kaldıkça eksik kalan projelere bakıyordum. Programımın nasıl olduğuna bakıp yoğunluğu gördükçe dibe batsamda geri kalkıyordum. Kısacası kısır döngüye girmiştim. Düşüncelerimin arasında boğulurken tekrarda kapım çalmıştı. "Rana hanım, ziyaretçiniz var." Fatmagül ile kısa bir bakışma yaşasakta tebessümümü takınmıştım. "Gönder gelsin." Önümdeki dosyaları toparlarken, "Hayırlı olsun..." cümlesini dile getiren ses ile kafamı ani bir hışımla kaldırmıştır. Evet, yine o'ydu. Dudaklarım genişçe yukarı doğru kıvrılmış, gökkuşağı oluşturmuştu. "Teşekkür ederim..." derken ayaklanmıştım. "...buyrun..." koltuklardan birine kurulurken elindeki çiçek buketini bana uzatmıştı. "Hayırlı olsun çiceği." demişti elindeki menekşeleri uzatırken. Menekşe getirmişti. Menekşe. Bu günki getirilen ilk menekşe değildi belki ama en sevdiğim çiçekti. "Zahmet etmişsiniz teşekkür ederim tekrardan." mütevazi olmada üstüme yoktu. İkimizde bir süre sessizliğe gömülürken bu sessizliği bozan o olmuştu. "Dün departmanı ararken neden kaymakam olduğunuzu söylemediniz? Söyleseydiniz daha çabuk gelebilirdik." "Neden ki? Kaymakam ormandan daha mı üstün?" diye cevap vermem kaçınılmaz olmuştu. "Hayır, önceki kaymakamı kaybettiğimiz için daha dikkatli davranıyorlar..." dilini yormasına gerek yoktu aslında, içinden geçenleri anlayabiliyorum. "Arabanızı da kaybetmezdiniz." dudaklarının arasından yuvarlanan cümleye tebessüm etmiştim öncelikle. "Olsun... İyi kalpli insanlar tanıdım." verdiğim cevapla o da gülümsemişti. Yüz ifadesi bir şey söylemek istiyor gibi dursada ağzından bir şey çıkmıyordu. Bir süre sonra tekrardan konuşmaya başlamıştı. "Aslında ben yengemin projesi için gelmiştim. Hayvan barınağında personel kendisi. Barınaktaki hayvanlar için projesi var..." Uzun uzun projeden konuşmuştuk ikimizde. Yarım kalan çalışmalardan bahsedip dosyadaki tüm bilgileri bulmaya çalışıyordum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamasakta projenin genel hatlarını halletmiş gibi duruyorduk. "Yengenizle de irtibata geçmemiz gerekiyor. Müsait olduğunda onunla da gelin." Ardından o odadan çıkmıştı bende tekrarda koltuğuma oturmuştum. "Hayır!" derken avazım çıktığı kadar gürlemiş olmalıyım ki bir sorun var mı yok mu diye Fatmagül kontrole gelmişti. "İsmini yine sormadım..." kollarımı masaya bırakmış, kafamı kollarımın arasına gömmüştüm. Ağzımdan çıkan tüm kelimeler boğuk boğuk çıkıyordu. Fatmagül daha fazla endişelenmesin diye hayıflanmalarımı kesmiştim bir süre sonra. °•°•° BİHRUZ'UN HAREMİ Husuf: Yenge kaymakam işi halloldu. Afitap: Aferim asker. Husuf: Afitap yenge... Afitap: Söyle asker. Husuf: Yeni Kaymakam yangındaki kızmış. Bihruz: NEEE Doğu: OHAA Cemil: Şaka de lan! Afitap: Nasıl bir sevap işlediysem mevkili makamlı eltim oldu 😁 Husuf: YENGE! Afitap: Sus sen. Artık her gün Kaymakamlıktayız 😉 Afitap: Akşam yemeğine bize gel Husuf. Bihruz: Bi tabak daha koy yenge. Doğu: İki tabak oldu yenge 😊 Afitap: Zıkkım yiyin siz. Bana bulamadınız elti zaten 😒 Afitap: Yinede gelin Husuf'un dedikodusunu yaparız 🤭 °•°•° Güneş batıyordu ancak batarken bile mükemmeldi. Keşke kurduğumuz hayallerde batarken bu kadar mükemmel olabilseydi... Bir rüyadan uyanıp başka bir rüyaya uyumak kimi zorlamazdı ki? Nefes almak bıçak gibi batıyorken yerlere dökülen kan damlaları kimin umrundaydı? Denizin dalgaları ağzıma kadar gelmiş de bir adım bile gerileyemeyecek kadar yorgun hissediyordum. Galiba bizlerde güller gibiydik. Üstümüzdeki dikkenler acıtsada onlar olmadan da açamıyorduk. Kalmak ve gitmek... Hangisi daha kolaydır hangisi daha zordur bilemem ama kalan hep terk ediliyorsa kalana, giden hep kovuluyorsa gidene zordu. Ancak ikisinden de ziyade yaşamanın kendisi okyanus ortasında boğulmak gibiyken her şey muazzam zorluktaydı. Ruhuma karabasanlar mı çökmüştü ne? Neydi benim bu duygu karamaşalığı? Beni birisi görse dul kaldım zannederdi. Başıma karalar bağlamadığım kalmıştı bu. Televizyon kanallarını atlaya atlaya geçen babam gibi duygudan duyguya atlıyor düşünce çöplüğüne itiyordum kendimi. İşten çıkalı beş dakika olmuştu aşağı yukarı. Nedim amcayla birlikte eve doğru ilerliyorduk. "İlk gün çok yormuş sizi anlaşılan. Suratınızdan düşen bin parça." inan Nedim amca ne olduğunu ben bile bilmiyordum, ruhum daralıyordu ancak hiçbir şey olmamıştı. "Nedim Bey..." az kalsın adama amca diyecektim. Son dakika u dönüşü yapıp kırmızı kart almaktan kurtarmıştım kendimi. "Buyrun." "Hiç ağladığınız oldu mu?" iç sesim ne alaka diyor bende alakaya maydonoz diyordum. Siz de sakın sakına gülmüyorsunuz. Nedim Bey amca önce içli bir tebessüm etmişti, "Şeytan bile gözyaşı dökermiş. Serçelerde bir damla gözyaşı akıttıklarında öleceklerini bile bile ağlarlar. Ağlamayan ademoğlu yoktur. Ne siz ne ben..." Nedim amcanin içinden gerçek Nedim çıkmıştı. "Nedim Bey, lale devrinden mi ışınlandınız yoksa?" dediğimde ufak çaplı kahkaha atmıştı. "Nasıl anladınız?" diyen Nedim amcayla birlikte gülmüştük tekrardan. Nedim amcaya yavaş yavaş ısınıyordum. Başta bu kadar neşesini anlamsız bulsamda neşesiyle beni de neşelendiriyordu. Üstümdeki kara bulutlar dağıldığında camdan yolu izlemeye başlamıştım. Bu sokaktan sonrası benim sokağımdı. Nedim amca kavşaktan dönerken gördüğüm bir sima dikkatimi çekmişti. Yine o'ydu... "Nedim amca burda durabilir miyiz? Biraz yürümek istiyorum da..." dediğimde anlam veremeyen bakışlar atmıştı arabadaki aynadan. "Tabiki efendim." derken arabayı kaldırıma yaklaştırmıştı. Haydi kızım göreyim seni. Senin hayatını kurtaranların projeleri bitene kadar yanlarında olacağız. Kendime gerekli gazı verdikten sonra bu gün gelen menekşe buketlerini kucağıma aldıktan sonra kapiyi açmıştım. "İyi akşamlar Nedim Bey." "İyi aksamlar efendim." Kesinlikle dört menekşe buketiyle önümü görebiliyordum, kesinlikle! Sağımı solumu kontrol ettikten sonra yaya geçitinden geçmeye başlamıştım ve onun yanına ulaşmıştım. Beni gördüğünde kaşları çatılmış, yüz ifadesi bocalamış olsa da gülümsemeye çalışmıştım, "Merhaba..." Başıyla selam verip, "Merhaba." demişti. "Tanıdık birini görünce yanınıza gelmek istedim. Malum yeniyim buralarda. Rahatsız etmedim değil mi?" demiştim size benden mütevazisi yok diye. "Yok estağfurullah iyiki geldiniz. Yani iyi yapmışsınız." bocalamanıza gerek yoktu. Asıl bocalaması gereken kişi bendim. Yavaş yavaş ilerlerken ikimizden tek kelime çıkmıyordu. Ta ki artık dayanamayıp o soruyu sorana kadar. "Sizinle doğru düzgün tanışamamıştık..." cümlemin devamını getirmeme izin vermemişti. "Haklısınız, Husuf ben." "Yusuf?" dediğimde yürümüyorduk, durmuştuk. "Hayır, Husuf." hangi kelimeyle söylüyordu anlamıyorum ki? Böyle isim mi varmış? "Af buyur, Yusuf mu değil mi?" kaşlarım göklerde gezinirken büründüğüm ifade komik olmalıydı ki yüksek sesle gülmüştü. "Değil, Husuf. Hatay'ın h'si." az daha kendimi sıksam gözlerimle kaşlarım birbirine girecekken hepsi kendi yerine geri yerleşmişti. "Aaa anladım şimdi. Rana Müzehher bende..." sabahtan beri en az yüz kere yaptığım o hareketi yapmıştım, elimi uzatıp elini nazikçe sıkmıştım, "memnun oldum." "Bende." "Husuf'un anlamı ne? İlk defa duydum da." bu soru içimde kalsaydı meraktan ciğerlerim kanayabilirdi. "Ay tutulması demek. İsmimi abim koymuş, dedem emekli edebiyat öğretmeniydi, abim onun kitaplarının birinde görmüş." başı eğik ilerliyordu. Yüz ifadesi buruktu, sesi çatallıyordu. Ama dudaklarındaki tebessüm silinmiyordu. "İsminizde, isminizin hikayesi de çok güzelmiş." "Öyledir..." insanlar neden benim kadar mütevazi olmuyorlardı, teşekkür beklerdim beyfendi... "Yanlış anlamazsanız bir soru beyan edebilir miyim?" ben bu kadar resmi değildim. Koltuğun asıl sahibi siz gibisiniz beyfendi, ne bu resmiyet... "Tabii..." "Şu ana kadar hiç genç kaymakam görmedim de yaşınız kaç acaba?" Bereketi kaçmasın diye saymadım desem ne derdi diye düşünmeden edemiyordum. "29." dememle, "Ne?" demesi neredeyse aynıydı. Beğenemediniz mi demek istesemde bu isteğimi içimde bırakmıştım. "Yani daha genç duruyorsunuz da ondan öyle şey ettim..." ensesindeki saç tutamlarını çekiştiriyordu. "Ney ettin?" daha da kızıştırıyordum adamı. "Tepki verdim yani." konuştukça battığını anladığında susmayı tercih etmişti. "Sizin?" "30." düşünüyordu acaba gerçekten otuz muyum der gibi. "Ne?" Bu sefer ne diyen nidaların sahibi bendim. "Siz de daha genç duruyorsunuz." bu sefer bana teşekkür etmesini engelleyen şey çalan telefonunun sesiydi. "Kusura bakmayın cevaplamam gerekiyor." "Estağfurullah buyrun." Kaymakam olmak böylemiymiş diye düşünmeden edemedim. Ben yaşça büyükler saygıda bulunuyordu. Babannem burda olsa mutluluktan ağlardı. "Alo?" kimin aradığına bakmak istesem de ayıp olur diye bakışlarımı ters yöne çevirmiştim. "Eve gidiyorum yenge... Proje hakkında mı? Bir kaç detay konuştuk sadece..." derken bana bakıyordu. "...Yenge şu an yanımda..." son cümlesini ne kadar dişlerinin arasından söylemeye çalışsa da ne dediğini anlamıştım. "Projenin sahibi olan yengeniz mi?" fısıltı halinde sormuştum. Kafasını onaylarcasına sallamıştı. "Sizin için sorun olmazsa konuşabilirim." donup kalmıştı. Türümün tek örneği olabilirdim. Yengesine bir kaç cümle daha söyledikten sonra telefonunu ellerime bırakmıştı. "Alo iyi günler. Didim kaymakamı Rana Müzehher Tok ben. Husuf bey bu gün projenizden bahsetti bana. Harika bir projeniz var gerçeeştirmek için elimizden gelen her şeyi yapmayı deneyeceğiz." ne çabuk alışmıştım mevkime. "İyi günler Rana hanım, Afitap ben çok memnun oldum çok teşekkür ederiz her şey için. İyiki Didim'e geldiniz, hoşgeldiniz." yenge diyince yaşlı birini beklesemde genç ve heyecanlı birinin sesini duymak şaşırtmıştı. "Bende memnun oldum Afitap hanım, müsait olduğunuz da kaymakamlığa beklerim. Karşılıklı çay içip projeyi konuşuruz." "Ay çok teşekkür ederim çok tatlısınız. Bu hafta gündüz programım çok yoğun aslında haftaya nasıl olur bilemiyorumda, sizi evime davet etsem, burda çay içsek olur mu?" bir an boş bulunup Husuf'a bakmıştım. İçinden sabır çekiyor gibi duruyordu. Aslında Afitap hanım tatlı birine benziyordu. "Ola-" olamaz! Olabilir demekten kılpayı kurtarmıştım kendimi. Komşularım gekecekti bu akşam. İkisini de aynı anda ağırlayıp kurtulsa mıydım? Çok misafirperverim aslında ama yorgunum ne yapabilirim... "Ben sizi davet etsem bu akşam?" "Olur, vallahi olur kaymakam hanım." bir sürü tepki beklerdim ama bu tepkiyi asla beklemezdim. Evimin konumunu falan her şeyi söyledikten sonra kapatmıştık. "N'aptınız siz?" diyen Husuf'a şaşkın bakışlarla dönmüştüm. "N'apmışım?" "Tanımadığınız insanları neden evinize davet ediyorunuz? Ya size zarar veren biriyse?" niye bu kadar endişenmişti? "Sizin tanımadığınız insanlar art niyetli olmaz diye düşünmüştüm. Hem sizde geleceksiniz, bir şey olursa yine kurtarırsınız." az önce mütevaziyim dediğimde unutun. "Korumanız olarak işe mi aldınız beni?" bana kızmış mıydı o? "Eğer müsaitseniz sizi de evime davet ediyorum." bu sefer ses tonum daha ılımlıydı. "Müsaitim." niye bu kadar kastık o zaman beyfendi. Kibar olacağım diye bi taraflarından ter aktı burada. Eve gidene kadar ikimizde tek kelime etmemiştik. Asansördeyken önce ben onun yüzüne bakıyor, Husuf Bey tam bakacak iken gözlerimi yüzünden çekiyordum. Sonrasında tam tersini o yapıyor ve bakışamadığımız bir kısır döngüye giriyorduk. Sonunda asansör durmuş ve dairemin önüne gelmiştik ancak tek sorun sadece bizim olmayışımızdı. Kapının önünde yığınla insan vardı. "Siz kimsiniz beyfendi? Hiç görmediğiniz birinin kapısında beklenir mi? Ayıp değil mi bu yaptığınız?" diyen kişinin Şans olduğunu düşünüyordum. "Bacım haklı beyler. Kim oluyorsunuz siz?" diyense Güzide olmalıydı. "Bakın hanımlar. Rana hanımla bir proje hakkında konuşmamız gerekiyor. Bu beyler de... şeylerim... çocuklarım." ne çocuğu ne kocası? Ne yaşanıyordu? "Allah'ım azrailini gönder de canımı alsın." diyen Husuf'a tuhaf bakışlar atsamda yüz ifadesini bozmamıştı. "Bu cılız bey benim kocam olur. Kocam olmadan hiçbir yere gidemem. O da benden ayrı kalamaz zaten..." sesi git gide daha çok kısılmıştı Afitap Hanım'ın. Bir dakika. Ben o adamı bir yerde görmüştüm. Ama nerede görmüştüm? Yangında. Evet yangında. Şimdi bu kadın bu adamın karısı mıydı? Bu kadar güzel bir kadın bu adamın karısı nasıl olabiliyordu? Emma Watson gelse ayaklarının altına silerdi bu kadını görse. "At yalanı döv inananı." diyen Şans'a hepsi tek kaş halinde bakıyordu. "Yanlış söylediniz hanfendi döv değil o." hadi diğer adamı tanıdım peki bu ikisi kimdi? Ben sadece Afitap'ı çagırmamış mıydım? "Hoşt. Hukukçuyum ben, kelimelerinize dikkat edin, yoksa hayatınız kayar." hukukçumuymuş bizim dobra hanım. "Ama yett-" saç baş dalacaklarını anladığım an öksürerek araya girmiştim. "Öhöm öhöm!" hepsi bizim olduğumuz tatafa bakıyordu. Hepsinin ağızları bir karış açık, gözleri dışarı fırlayacakmış gibi duruyordu. Bir kısımdan Rana, diğer kısımdan Husuf nidaları dökülüyordu. Yeni komşularım ve Husuf Bey'in yakınları birbirine girmiş halde bize bakıyorlar, bizde Husuf ile birbirimize bakıyorduk. Trajikomik bir haldeydik. İçinde bulunduğum duruma gülmekle ağlamak arasında gidip geliyorduk. "Bu gece ölmezsek daha ölmeyiz." diyen Husuf'un sesini sadece ben duyuyordum. "Haydi buyrun cenaze namazına." derken ilk adımı atıp kaosun ortasına karışan ben olmuştum. Kalabalığın ortasına giderken arkama dönüp Husuf'a bakmıştım. Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. İlerleyip kilitli kapıyı açmıştım. Gülümsemeyi deneyerek, "Buyrun." demiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.