İçeriğe geç

Yüreği Kana Bulanan Adam

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Yüreği Kana Bulanan Adam

Bölüm 4

-3 Kırık Cam

YÜREĞİ KANA BULANAN ADAM

NF - Chasing

Bölüm -3 Kırık Cam

"Geldin

Bir hiçlikten diğerine

Gördün

Ölmeden de öldün."

Annemin kuru dudaklarından dökülen dua fısıltılarını duyardım her hasta olduğumda. Yüzüm ateşten yanarken saçlarımı usulca okşar, şifalı sözlerini benim için sabaha kadar okurdu.

Balca ağlardı bazen, annemin şifalı elleri saçlarımdan kayardı. Ateşler içerisinde üşürdüm, Balca susmazdı. Babamın nefret kokulu sesi yükselirdi.

Annem ağlardı.

Ateşler içerisinde üşürdüm.

Babam kalkar giderdi, annemin kırıklıklarıyla giderdi.

Büyürdüm, geçerdi.

"Ateşi biraz düştü gibi."

Uğuldayan kulaklarıma dolan tok ses gözlerimi açmam için beni zorlarken üstümden tır geçmiş gibi hissediyordum. Yüzüm yanıyordu ve boğazımdaki kuruluk bilimcimi kazandığımdan beri canımı yakıyordu.

"Hayatım hastanede kalsak daha mı iyiydi acaba?"

Tanıdık sesleri algılıyordum, konuşmak ve hastaneleri sevmediğimi söylemek istiyordum, ama yorgundum. Çok yorgundum.

"Minar hastaneleri sevmiyor." Dedi babam, bazı cümlelerin imkansız dudaklardan dökülmesi ne acıydı.

"Havale geçirecek kız Tan!" Dedi annem sitemle.

Gülmek istedim ya da hıçkırarak ağlamak, bilincim avuçlarımdan tekrar kaymadan önce son hatırladıklarım bunlardı.

Saatler sonra gözlerimi araladığımda bir hastane yatağının üstündeydim ve sağ bileğime takılı bitmeye yakın bir serum vardı.

"Minar?"

Bakışlarımı bana seslenen kişiye bakmak için soluma çevirdim. Siyah saçları oldukça kısa, hatta erkek kesim diyebileceğim bir kız yatağın yanında oturuyordu.

Siyah gözlerinin akı hafifçe kızarmıştı, kuru dudaklarımı dilimle ıslatmaya çalıştım konuşmak için ama bu işe aramadı. Kıza neden burda olduğumu sormak istiyordum, ama bu başarısız bir denemeydi. Susadığımla ilgili bir şeyler mırıldandığımda kız ayaklandı ve yandaki masasın üstündeki kapalı su şişesini alarak içmeme yardım etti.

Birkaç yudum almıştım ki odanın kapısı açıldı ve annem içeriye girdi, kaşlarımı çattım.

"Zelal, canım istersen sen eve git akşam oldu artık." Dedi odanın kapısını kapatırken annem. Bakışları sonunda bize döndüğünde suyu çoktan dusaklarımdan çekmişti Zelal.

"Minar!" Dedi annem uyanık olan beni fark ettiğinde, gülümsemeye çalıştım. Zihnim tamamen yerine oturduğundan gerçek dünyada olmadığımı kavramıştım, karşımdaki kişi tıpatıp annem de olsa o gerçek değildi.

"Anneciğim?" Dedim ama sesim çatallı çıkmıştı, ben boğazımı temizlerken annem çoktan gelip bana sarıldı.

"Ah be canımın içi," dedi saçlarımı okşarken. "Kaç defa dedik sana yağmurda kalma diye, değil mi?"

Cevap vermedim ama karmakarışık hissediyordum. Öncelikle Zelal'in burda ne işi olduğunu anlamamıştım, kitabın olağan akışını tamamen bozmamak için kendimi ve hatta ailemi baştan yararmıştım.

Yazdıklarıma göre Çiçektepe'ye, kitaptaki şehre, yurt dışından yeni taşınmıştık. Kitaptaki yan karakterlerden birinin burda olmasına anlam verememiştim.

Annem bana sarılmayı bırakıp Zelal'e döndü, geriye yaslanıp konuşmalarını dinlemeye başladım.

Anladığıma göre beni baygın halde bulan kişi Zelal'miş, bir ara kendime gelmişim bu yüzden beni eve götürmüşler ama tekrardan kötüleşince hastaneye getirmişler. Babamın acil bir ameliyatı olduğu için yanımda kalamamış, annemin de dersi olduğundan Zelal'den rica etmişler yanımda kalmasını.

Zelal, bana geçmiş olsun dileyerek yanımdan ayrılırken tebessüm ederek teşekkür ettim. Annem de onunla birlikte çıkmış doktora haber vereceğini söylemişti.

Odada yalnız kaldığımda olanları algılamaya çalışıyordum, gerçekten kitabın içinde miydim?

"Bu çok garip." Diye fısıldadım ama istemsizce gülümsemeye başlamıştım, bunun mümkün olması çok ütopikti.

Kendi kendime gülerken annem doktorla birlikte odaya geldiğinde gülmemi bastırdım ve sakinleşmeye çalıştım.

Doktor ateşimi ölçüp birkaç şeyi daha kontrol ettikten sonra gidebileceğimizi söylediğinde heyecandan kulaklarımın kızardığını hissedebiliyordum.

Bu heyecanım aklıma gelen birkaç şeyle yavaşça kırılırken çoktan hastaneden çıkmıştık. Pot kırmamak için annemin hareketlerini izlerken annem otoparka yöneldiğinde omuzlarımı düşürerek ona baktım.

Gerçek hayatta annem çok istemesine rağmen bir kere bile araba sürmemişti, gözlerimin yandığını hissederken yutkundum ve arabaya doğru ilerledim.

"Kendini iyi hissediyorsun, değil mi?"

Kemerimi bağlarken sorduğu soruyla anneme baktım. "Evet." Dedim kısaca, üstümdeki garipliği atmak için zamana ihtiyacım vardı.

Birkaç dakika sonra araba hastanenin sınırları içerisinden sıyrılmıştı, üstümdeki kırıklıktan dolayı kıstığım gözlerimi dışarda gezdiriyordum.

İstanbul'a benzemiyordu burası, insanların üstünde bir telaş yok gibiydi. Biraz garipti, sayfaların ötesinde de insanlar vardı. Bir kitaptan ziyade farklı bir ülkeye gelmiş gibiydim, koltukta dönerek anneme baktım.

Güzel gözlerini bana döndürüp yola geri döndüğünde gülümsedim.

Önümüzdeki günlerde buraya daha çok alışmaya, ailemi benimsemeye ve çevremi öğrenmeye başlamıştım. Arkadaşım olmadığı için bunları yapmak daha kolay olmuştu, eğer bir arkadaşım olsaydı onu hatırlamamam işleri karmaşıklaştırırdı ve bunu istemezdi.

Burayla ilgili fark ettiğim bir diğer şeyse daha hikaye akışının bile başlamadığıydı. Geldiğim gün yağmur yağdığı için tarihin ve mevsimin bizimle aynı olduğunu düşünmüştüm ama değildi, burada ağustosun bitmesine az kalmıştı. Oysa Güneş ve Piyan ekimde tanışıyorlardı.

Gözlerimi boş boş baktığım televizyondan alıp çaprazımda kalan ikili koltuğuna çevirdim, akşam olmuştu ve annemle babam dizilerini izlerken ben de onlara katılıyordum.

Annem babamın göğsüne uzanmış televizyondaki diziye ara ara gülüyordu.

Bak Balca, onlar da bir yerde mutlular.

Bak Balca, onlar gerçek olmadıkları için mutlular.

İçimin şiştiğini hissederken ayaklandım. "Ben yürüyüşe çıkıyorum." Diye mırıldandım, saat biraz geç olsa da buna karşı çıkmadan sadece çok uzaklaşmamam gerektiğini tembihlediklerinde gülümsedim.

Sadece kısa bir yürüyüş yapacaktım, en fazla ne olabilirdi ki yani.

Çıkmadan önce odama geçerek taytıma dokunmadan üstüme kalın ve bol bir kapüşonlu geçirdim, şaşırtıcı bir şekilde bu saatlerde dışarısı buz gibiydi. Kablosuz kulaklıklarımı ve biraz parayı taytımın gizli cebine sıkıştırdıktan sonra telefonumu da alıp odamdan çıktım.

Ev iki katlıydı, bir de çatı katı vardı ama orası öğrendiğime göre boştu. İlk katta çamaşır odası, misafir odası, mutfak, garaj ve salon falan vardı. Üst katta ise benim odam, annemlerin odası, ortak banyo ve annemin çalışma odası vardı. Onlarla aynı katta uyumak garip hissettirse de odalarımız farklı uçlardaydı ve kat geniş olduğu için sindirmem zor olmuyordu.

Ayakkabılıktan beyaz sporlarımı alarak kapıyı araladım, ayakkabılarımı verandaya bırakırken kısa bir an sol tarafta kalan bahçe oturma setinde oturmayı düşündüm. Oturma odasının olduğu kısımda değil de mutfağın önünde kaldığı için güzel olabilirdi ama bacaklarım resmen yürümek için can atıyor gibiydi.

İç çekerek ayakkabılarımı giydim ve ne olur ne olmaz diyerek kapıdaki anahtarı da cebime attım.

Verandadan inerken kablosuz kulaklıklarımı hemen kulağıma geçirmiş ve telefonuma bağlamıştım. Sağ tarafta kalan garajın kapısına kısa bir bakış attıktan sonra sol tarafa doğru döndüm, garaj yolunda araba olduğu için o taraftan gitsem beni görmeleri düşük bir ihtimaldi. Yine her zaman o taraftan gittiğim için o tarafa gittiğimi varsayacaklarını biliyordum.

Mahalle çok dolu değildi, soğuğa ve saate rağmen tek tük insan vardı. Normalde canlı bir mühit olduğunu biliyordum buranın, genç kesimi fazlaydı ve gideceğim üniversitedeki çoğu kişi burada oturuyordu.

Kulağımda çalan şarkı aniden değiştiğinde irkilerek duraksadım, sakin bir müzikten yüksek sesli bir müziğe aniden geçtiği için hazırlıksız yakalanmıştım.

"Piyan!"

Sol kulaklığımı çıkarmamla kulağıma dolan isim göğsümü titretirken kulağımda çalan parçayı unutmuş gibiydim. Gözlerim karşı çaprazımda kalan kişilere döndüğünde yutkundum.

"Ne var oğlum?"

Dizlerimin titrediğini hissedebiliyordum.

Gözlerim gördüğü gerçekliği reddedercesine kısıldı, Piyan Akay Azap karşımdaydı.

Boyu düşündüğümden uzundu, gerçekten o kadar uzundu ki onunla göz göze gelmek için parmak uçlarımda kalkmam gerektiğini düşündüm. Kumral saçları dağınıktı ve akşamın koyuluğu saçlarına yansımıştı.

Geriye doğru bir adım atarak arkamdaki evin sınırları içerisine adımladım, diğer tüm evler gibi bu evin de çitleri yoktu ama uzun uzun çiçekler çit görevi görüyor gibiydi. Özellikle bakmadıkları sürece beni göremezlerdi, terli avuç içlerimi taytıma sildim.

"Neden kavga ediyorsun o aptallarla?" Diye isyan edercesine konuşan siyah saçlı adama döndü isteksizce bakışlarım, kitapta tanıdığım tek siyah saçlı Ares'ti. Ares, Piyan'ın çocukluk arkadaşlarından biriydi genelde çatık kaşları ve bunaldığını belli eden bir ifadeyle dolaştığını hatırlıyordum.

"Beş yaşında mıyız Ares?" Diye homurdandı Piyan bakışlarını kısa süreliğine arkasındaki evde gezdirerek, onun eviydi. "Kavga falan etmedim ben, haddini bilmiyordu haddini bildirdim."

İstemsizce dudaklarımdaki tebessüm büyürerek kocaman bir gülümseme oluşturdu, dışarıdan bir sapık gibi gözüktüğüme emindim.

Onun bu halini görmek bana tatlı gelmişti, okuduğumdan daha farklı, daha gerçek hissettiriyordu.

Piyan, Ares'in cevabı umrumda değilmiş gibi arkasını dönerek eve ilerlemeye başladığında sol kaşının kenarı bana göz kırptı. Kaşı yarılmıştı, şu an kanamasa bile önceden kanadığına emin olduğum bir yarıktı.

Bakışlarım ikisinin ardında bıraktığı boşlukta asılı kalırken kurumuş dudaklarımı ıslattım. Biraz bocalamıştım, daha karşısına çıkmaya hazır değil gibiydim.

Omuzlarımı düşürerek yürümeye devam edecekken sokağa hızlıca giren bisikletli bir çocuk Piyan'ın evinin önünde durdu, yaşının küçük olduğu belliydi. Büyük ihtimalle Balca'yla yaşıttı.

Daha fazla dizi izlermiş gibi izlememek için ilerlemeye başladım, tam o sırada çocuk hızlıca bisikletinden inmiş daha ben ne olduğunu anlamadan cebinden taşlar çıkarmıştı. Gözlerim büyürken çocuğun cebinden düşen birkaç irili ufaklı taşın sesi sokağa dağılmıştı.

"Yapma!" Diye bağırıp ileri atılmamla çocuğun aynı anda attığı iki taşın evin üst katındaki odanın camlarını indirmesi bir olmuştu.

Çocuğun gözleri hızlıca bana döndüğünde okkalı bir küfür mırıldandı ve bisikletine atladı.

"Kaçmasana salak!" Diye sızlandım o çoktan kaçmışken durumun farkına varıp. Piyan'ın evinin kaldırımında etrafıma savrulmuş taşlarla birlikteydim ve kırık camlarımız vardı.

"Kaç kızım kaç!" Diye mırıldanıp koşmak için attığım adımla yere kapaklanınca ağlamamak için dişlerimi sıktım ve kaderimi kabullendim.

Evin kapısının çoktan açıldığını Ares ve Piyan'ın çok dışarı çıktıklarını biliyordum. Şairin dediği gibi bir ümittir yaşamak diye düşünmüştüm.

Tepemde bir beden dikildiğinde ve o bedenin gölgesi üstüme düştüğünde hâlâ kulağımda tek kulaklık vardı, en son avuçlarımda olan teki ise neredeydi hiçbir fikrim yoktu.

"Göründüğü gibi değil." Diye fısıldadım kulağımdaki şarkıyla birlikte. "Allahım, biraz da bu kulunun tarafında olsaydın keşke."

"Ne göründüğü gibi değil?"

Bakışlarımı Piyan'ın arkasındaki Ares'e sabitledim, kollarını göğsünde bağlamış sabır dilercesine Piyan'a bakıyordu. Konuşan Ares değil Piyan'dı.

Gözlerimi yumdum, Ares polisi aramakla ilgili bir şeyler mırıldandığında bile kafamı kaldırmamıştım. Kısa saçlarımın yüzümden çekilmemesi için doğru düzgün hareket etmiyordum, bir de sanırım dizim soyulmuştu, sızlıyordu.

"Ben kırmadım camı." Dedim Ares'e bakarak, Piyan'a nasıl bakabilirdim bilmiyordum. Ares omuzlarını silkti.

"Benim evim değil," dedi umrunda olmadığını belirterek, Ares konumuz bu mu? "Hem zaten senin yap-"

"Sana neden inanalım?"

Bakışlarımı sonunda Piyan'a çevirdiğimde göğsüm tekledi, sadece tepemde dikiliyordu ama bu bile çok yakındı. Sorusunun yanıtlanmasını beklercesine kıstığı gözleriyle bana bakıyordu.

Derin bir nefes alarak bu saçma durumu, benim hâlâ yerde olmamdan bahsediyordum, düzeltmek istercesine ayaklandım ve çaktırmamaya çalışarak hafifçe uzaklaştım. Bu sırada kulaklığımı da çıkarıp cebime atmıştım, önümüzdeki yüzyıl boyunca kulaklık kullanmayı düşünmüyordum.

"Haklısın inanmak için sebebin yok ama ben yapmadım. Küçük," Kullandığım kelimenin abartılı olduğuna karar vererek düzeltme ihtiyacı hissettim. "Liseli bir çocuk geldi camını taşladı beni görünce de kaçtı."

Bana inanmazsa ve polisi ararsa hayatımda yaşadığım ilklerin yanına bir yenisi daha eklenirdi. Cam kırmanın cezası var mıydı? Gerçi bu sadece cam kırmak değildi, birinin camını taşla kırmaktı.

Kaşlarımı çattım, keşke bıraksaydım da taşlasaydı camını sen alışkınsındır zaten aksiyona.

"Bu saatte neden bir liseli camımı taşlasın?"

O konuştukça daha fazla konuşmasını istiyordum, anlat Piyan Akay anlat. Sesi hayal ettiğimden biraz daha kalın ve boğuktu, eski dizilerdeki karakterlerin sesini andırıyordu. Ya da ben gerginlikten saçmalıyordum.

"Neden taşlamasın?" Dedim üstümdeki kapüşonlunun kollarını avucuma çekerek. İlk tanışmamız böyle oldu diye oturup ağlayacaktım, bir de mahpuslara düşebilirim diye. Taşla cam kırmanın cezası kalbimi kırmandan büyük müydü Piyan?

Aslında kalbimi kırmamıştı ama işleri içten içe dramatikleştirmek beni rahatlatıyordu.

"Ares polisi arasana." Dedi arkasında kalan arkadaşına dönerek, Ares sabır dileyerek bize baktı. Konuyu bir an önce kapatıp içeri dönmek istediğini belli ediyordu.

Ares ikimiz de aynı şeyi istiyorduk koçum ama önce o telefonu bırak.

"Bak camını ben kırmadım tamam mı? Bu saatte burda olmam sadece," Duraksadım, bir hata demeyi düşünmüştüm ama nedense hata olduğunu düşünmek bile canımı sıkmıştı. "Tesadüf." Diye tamamladım cümledi.

"Beni ilgilendirmiyor." Tek kaşını kaldırarak konuştuğunda neden bu kadar gıcık olduğuyla ilgili çığlık çığlığa bağırmak istiyordum.

Normalde böyle biri olmadığının farkındaydım, kurban ben miydim burda?

"Bak polisi aramaya gerek yok, ben yapmadım ama camının ücretini ben karşılarım konu da burda kapanır. Nasıl fikir?"

Düşündüğünü belli edercesine sol eliyle kulağının arkasını kaşıdığında gülümsedim ama bakışları bende olduğu için bu kısa sürmüştü.

Normalde olsa beni suçladığı için olay çıkarır ve çekip giderdim, hatta polislerle beni almaya gelmesini bile söylerdim. Konu bir camdan nerelere gelmişti ya, adam öldürsem böyle olmazdı.

"Kabul." Dediğinde bastırdığım gülümsememi serbest bıraktım, Ares sonunda dercesine nefesini vererek içeri dönmek için hareketlendi.

"Numaranı verirsen sana dönüş yaparım." Dedim, bu beni asla aramayacak olmaları rağmen bizi sizi ararız diyen şirketler gibi hissettirmişti. Sanırım o da aynısını hissetmiş olmalı ki sonunda numaramı alan o olmuştu.

En sonunda arkasını dönüp eve ilerlediğinde gülümsedim, ne olursa olsun yapmadığım bir şey üstüme kalmıştı. Bir de bunun üstüne Piyan Akay'la ilk karşılaşmamız çöp olmuştu. Adam camını indiren bir sapık olduğumu düşünüyordu buna eminim.

"Şimdi anlaştığımıza göre." Diye mırıldanarak yerdeki taşlarda göz gezdirdim, gözüm orta boylu olan bir taşa takıldığında Piyan çoktan evin kapısına varmış kapıyı kapatmak için gitmemi bekliyordu.

Bir iki adım gerileyerek gülümseyen suratımla kırılmış olan camın hemen yanındaki camı hedef aldığımda içim yavaşça rahatlıyordu. Zaten camın parasını ödeyecektim.

Camla birlikte içimdeki sıkıntıda kırıldı. "Görüşürüz Piyan Akay!" Derken el salladım ve bu sefer düzgünce kaçabildim.

İstese beni çok kolay yakalar bu sefer gerçekten polise teslim ederdi ve kesinlikle haksız da olmazdı. Buna rağmen sadece kapı ağzından ne yapacağımı beklemiş anladığında bile kılını kıpırdatmamıştı.

Koşum evimizin verandasındaki koltuklarda son bulduğunda göğsüm hızlıca inip kalkıyordu.

Geriye yaslanıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Onunla düşlediğim romantik tanışma tamamen yalan olmuştu, ama belki de bu daha kalıcı bir tanışma olmuştu. Ona adıyla seslendiğimi fark ettiğimde tamamen sakinleşmiş ve bundan sonrasını düşünmüştüm.

Elimi göğsümün üstüne koydum ve gülümsedim, Piyan Akay Azap, bir mürekkebin en güzel eseri.

***

Sonunda biraz garip de olsa karşılaştılar, umarım kırılan tek şey cam olarak kalır. Umarım sevmişsinizdir. ❤

290923'1500

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.