İçeriğe geç

you & i ¦ sebaek

Bölüm 1 · 10 dk okuma

you & i ¦ sebaek

Bölüm 1

prolog

Odanın kapısını biraz fazla sertçe çarparak girdim kasvetli odadan içeriye. Belki de kasvetli olan bendim ama odaya atmıştım suçu, bilemiyordum.

Yatakta uzanmış, elinde defalarca gördüğüm ve artık sayfaları sararmış favori mangasını okuyan Sehun bu hışımla girişten biraz korkmuş, hatta deyim yerindeyse gerçekten de yerinde sıçramıştı. Bense her zamanki gibi elimdeki dosyaları kendi yatağıma fırlatmış, sabahtan beri yaptığım, saçlarımı yolarcasına karıştırdığım ve benimle artık bağdaşmış o hareketimi tekrarlamıştım. Hukuk öğrencisi iseniz, zaten kafayı yemenize ramak kalmışken, bir de derslerden bütünlemelere kaldığınızı öğrenince haliyle iyice deliriyordunuz. Bu bölümü gerçekten, bakın gerçekten istemedim. Hiçbir zaman. Ama başka da seçeneğim olmadığı için çok çabaladım, geçmeye ve sevmeye çabaladım. Denedim defalarca, yoruldum. Fakat görüyorsunuz ya, derslerden bayağı bir çakılmış, bok gibi notlarla kalmıştım. Tekrar! Ve bütün Tayland tatilim bütünleme yüzünden iptal olmuştu. Gitti güzelim kızlar ve adalar...

Tatil planımdan, Güney Kore'de bursum olmadan ve böyle bir üniversitede hukuk fakültesinde okumamdan anlayacağınız üzere ailemin durumu hakkında varsayımlarda bulunabilirsiniz elbette. Her zaman ortanca çocuk olarak araya kaynayabilmiş ve bu refah içinde yaşamayı ne kadar eğlenceli hale getirmiş olsam da, babamın sağlık durumu ve yurtdışına kaçan ağabeyim sayesinde biraz daha üstüme binen sorumluluklar artık beni ailenin tek erkek çocuğu olarak bunaltmaya başlamıştı.

Paramız vardı, gerçekten. Bazen ne kadar zengin olduğumuzu hatırlama gereği duymayacak kadar hem de. Ama ben, Byun Baekhyun, iki nesildir Kore'deki sayılı hatırı geçen -ben ona sözü ve parası diyordum lâkin, neyse- ailenin tek varisi olarak tüm bunlardan çocukluğumdan beri nefret ettim. Cumhuriyetin kuruluşu ve öncesinde bile atalarım ticaretle uğraşmış, avukatlık ve sarayın son dönemleri bile en eski atamız Kral ile bu şekilde yakınlaşmış. Ve bu sebeple, ne kadar nefret dahi etsem, bir unvan ve böyle bir hikaye uğruna hayatımı burada çürütüyordum. Byun olmak gerçekten sorumluluk isteyen bir şeydi.

Söylediğim gibi, bizim neslimizde, ülkemizin cumhuriyete geçişinden itibaren hukuk sektörünü ve iyi hukukçuları ailemizin keşfettiğini, erkek çocuklarının en azından hukuk diploması olması gerektiğine dair bir yazılı olmayan kural yüzünden ortaokulda başlamıştı dertlerim. Benim tüm bu sorumluluk ve zorluğa karşı fazla rahat tavırlarım ne kadar ailemi ve büyükbabamı zor duruma soksa da göz ardı edilebiliyordum bütün yük ağabeyimde olduğundan. Bir gecede Amerika'ya arkasındaki her şeyi bırakıp, soyadını bile değiştirerek bir erkekle evlendiği an herkes tarafından silinmişti. Fakat bu bir kuraldı, geleneği erkek çocuk olarak devralmam ve benim başarmam gerekiyordu. Ne kadar her seferinde sıçıp batırsam da bir noktada yalvararak, bazen bazı görevlilerle farklı durumlarda bulunarak bir şekilde üçüncü sınıfa kadar gelebilmiştim. Koca bir okyanustaki akvaryum balığı misali, artık hiçbir şekilde ilerleyemeyecek kadar yorgun, gençliği elinden alınmış birisi olsam da ailemi de gururlandırmak istediğim için çırpınmaya devam edecek, son senemi de bitirip ben de kaçacaktım. Ağabeyim ve Amerikalı eniştemin yanına bile gidebilirdim. Halen garip ve komik gelse de, sadece aileden olduğu için öyle geliyordu. Asla at gözlüklerini takmış birisi değildim.

Giriş kapısında dikilmeye devam ederken ellerimi belime yerleştirip derin bir nefes aldım ve aynı ritimde, sesli bir şekilde geri verdim. Aslında neredeyse tüm derslerden kaldığım haberini alır almaz kafamda dönen bin tilkiyi de kovmaya çalışıp, patlama noktasına geldiğim için direkt "Hukukçu, hukukçunun derdinden anlar." diyerek yarım yamalak park ettiğim arabadan inip hemen kaldığımız yurda girmiş, koşarak ve ağlamamaya çalışarak kapısını açıp içeri girmiştim hemen. Aynı dönemden başka bir çocuğu odada çıplak görünce ise tüm duygularım birbirine karışmış, aptal çocukluk arkadaşım olan Kim Jongin'in nerede olduğunu sormuştum çocuğun gözüne bakmaya çalışırken. Mideme saplanan ağrı ve gördüğüm görüntünün beni şok etmesiyle fazla bir şey söyleyemesem de beni anlamıştı ve şaşılası derecede, benim tam tersim bir şekilde soğukkanlı kalarak aceleyle fırladığını ve çıktığını söylemişti. Sonradan öğrendim ki beyefendi, spor akademisindeki arkadaşı Park Chanyeol ile notlarını kutlamaya gitmişler.

Kim Jongin ve kutlama. O beyinsiz bile geçmişti.

Eh, bu durumda ben de tüm o ağlamak üzere olan Byun soyunun en yakışıklı erkeği olarak boğazımı temizlemiş, kapıyı çocuğun yüzüne kapamış ve güzel sanatlar okuyan ve yeni oda arkadaşım olan Sehun'a dönüp onu zorbalamaya karar vermiştim. Birden bire patlayıp, ona nefes almadan bu kampüsten ne kadar nefret ettiğimi anlatabilecektim. Jongin bugün yırtmış olabilir ama yedekten listeye giren o şanslı kişi çoktan seçilmişti: Oh Sehun!

"Lanet olası yerden bitme karı... Küçük civciv. Evet! Küçük civciv. Ah, delireceğim gerçekten!"

Ağzımdan çıkan sözlerle beraber yere çömelip çatlayan başımı, kopya yazılı avuçlarımın arasına almıştım. O kadar sert şekilde alnıma yaslıyordum ki birkaç kelimenin mavi mürekkep ile alnıma yazılmış olabileceğini kabul etmiştim artık. Umursamadım. Saçlarımı köklerinden çekiştirerek saçlarımı şöyle bir karıştırdım son kez. Sakin olmak için nefesimi düzenlemeye çalıştım birazcık ama nafile... Babamdan yiyeceğim dayak ve laflar gözümün önünden film şeridi misali geçiyordu çoktan. "Civciv bile değil, meymenetsiz kadın."

Sehun, ilk defa delirdiğimi görmese bile muhtemelen sebebinin derslerim olması onun için bir ilkti. Sessizce yataktan uzun bacaklarını sarkıtarak bana baktı. Elindeki mangaya orta parmağını sıkıştırmış, yerini kaybetmemek için kapağı kapatırken inceledim onu. Tüm hareketleri nazikti ve bir kuğu gibi davranıyordu resmen. Bazen fazla yumuşak bir kişilik olduğunu düşündürüyordu bu hareketleri. Ben ise yanında çok kabaydım.

Odamız üç kişilikti. Yani, bir tek kişilik ranza, bir adet ise merdivenli ranzamız vardı. Aileme yalvar yakar kaldığım yurttaki odama çift kişilik yatak istemek ne kadar şımarıkça bilmiyorum. Bilemem de. Böyle doğdum ve daha da beteri: bunun normal olduğunu düşünerek büyüdüm. Hem ranzanın olması ayrıca Sehun'un da işine geliyordu. O her zaman yukarıda uyumak istediğini, orada rahat edeceğini utana sıkıla söylediğinde ona kıyamadım ve kabul ettim. Zaten benim yatağım ayrıydı ve onun altında olmak istemiyordum. O bunu çok sonradan anladı ama olsun. Deal is deal, herkes bundan memnundu.

Sehun tamamıyla ilgisini yerde büzülmüş, üzüntü dolu minik bedenime verdiğinde ilk kalbimin atışlarının hızlandığını hissettim. Beni izlemeye başladığı anda ben de ona kaçamak bakışlar atarak -kalbimin sesleri altında eziliyor gibi- nefes egzersizime devam ediyordum. Resmen bir anksiyete krizinin başlangıcıydı. Sehun'un bakışları da cabasıydı. Resmen tüm o bakışlarını üzerimde hissediyor, hatta tam olarak baktığı noktaların yandığını bile söyleyebilirdim. Yanıyordum. Sıcak basmıştı ve nefeslerim beni her koyu siyah gözlerine diktiğimde daha çok boğacak gibiydi.

O, gözlerini her zerremde rahatsız edici bir sessizlikle gezdirirken bense en sonunda dayanamadım ve kafamı aniden kaldırarak saldırmaya başladım.

"Niye bakıyorsun? Kaldım diye mi? Ezikleyecek misin sen de? Yani bilmezsin belki diye söylüyorum--"

"O sarı civciv dediğin, 1.50 boylarındaki kadın, bölümün ve senin sevmediğin tek profesör. Derslerinde uyuyorsun, bazen girmiyorsun bile. İstemiyorsun onu, çünkü yalnızca ona yaranamıyorsun. Hatta mükemmel olduğunu düşündüğün ödevlerini, tüm o projelerini yapmana rağmen ondan azar işitiyorsun. Hiçbir zaman 'hayır' duymamış bir çocuksun, seni de anlayabiliyorum ama kadını da aynı şekilde. Okula ilk geldiğin gün sarhoş bir şekilde arabasına bayağı sağlam geçirip üstüne 'Bu araba nereden çıktı birden ya?' demen, kadının eline para sıkıştırıp umursamaman bile çok sinir bozucu çünkü." dedi ve ardından derin bir nefes alarak omuz silkti. Bacak bacak üstüne atıp elindeki mangasına geri döndü. Parmağını koyduğu sayfayı açıp göz gezdirdi ve hafifçe kaşlarını çatarak sayfayı atlarken konuştu. "Ama ben de pek sevmiyorum onu. İtici birisi gerçekten de."

Resmen ağzım açık bir şekilde tüm konuşmasını dinlemiş, Sehun'un bu kadar konuşabildiğini bile görmek beni krizimden uzaklaştırıp şoka sokmuştu. Bir kere bile sohbet etmemiş olmamıza rağmen benimle ilgili bu kadar çok şey bildiğini fark ettiğimde vücudum az öncenin tam tersi şekilde buz tutmuş ve "Nasıl?" diye mırıldanabilmiştim. Sehun, çok ciddi bir yüze sahip, garip bir şekilde çekiciydi. Yüksek bir burnu, keskin yüz hatları ve güzel gözleri vardı. Bunlara rağmen kızlarla asla konuşmayan; hatta genel olarak insanlarla gerekmedikçe konuşmayan, sürekli çatık kaşlarıyla insanları yargılayan, soğuk nevalenin tekidir. Kimse ile ilgilenmez, dersine girer, devletin ve birkaç özel yerin bursu ile geçinirdi. Bazen yemek yemek yerine ders çalışır, ailesi ve devlet desteğini resim malzemelerine, kısaca defterlere, boyalara ve posterlere verirdi. Bir kaç çift kıyafeti vardı ve her zaman onları giyerdi. Ailesel durumu orta hâlliydi. Lâkin, o her şeyi israf görür, yalnızca boyalara para yatırırdı. Bir senedir okuldaydı ve o, sürekli kütüphaneye ve çatıya giderdi. Bunların hepsini, okulda dönen dedikodulardan biliyordum. Birde, belki, Sehun'u merak etmiş ve biraz onu izlemiş, bilgi toplamış olabilirdim. Yine de onun benim hakkında bildiği şeyler daha da tüyler ürperticiydi. Ben meraklı ve her şeye burnumu sokan, dediği gibi, "hayır" nedir bilmeyen bir çocuktum sonuçta.

Tüm bu düşüncelerimi güzel ses tonuyla bozdu ve gözlerimi yine üstüne kilitledi. Bana bakmadan konuşmaya başladı.

"Ama senin endişen yok. Olmaz da zaten. Ailen zengin. Ama sanırım buradan kurtulmak, ailene diplomanı vermek ve--" dedi ama heyecanla lafına damlayıp devam ettim. "Kendi istediğim şeyleri yapıp, kendime yetecek kadar çalışıp geçinmeyi istiyorum."

Artık Sehun'un yüzüne değil, doğrudan gözlerine bakmaya başladım. Gülümsemişti. Yüzünde ufacık, görmek için dahi Sehun'un o soğuk nevale görünümünü her allahın günü çekmeniz gerekecek bir gülümsemesi vardı. Fark edince istemsizce ben de gülümsedim. Benim gülümsemem ardından ise Sehun'un tüm ifadesi anında kaybolmuştu ve kafasını mangasına çevirmişti... Eh, dediğim gibi. Soğuk nevale.

"Bunları nereden biliyorsun?"

Bacaklarını yatağa geri çekerken söylediğim için birkaç saniye durakladı. Ben de hafifçe dikleştim. Gözlerini kırpıştırıp oturur pozisyona geçti ve bacaklarını karnına kadar çekti. Ardından da arkasını dönüp mangasını okumaya devam etti. Tüm varlığımı bu iki hareketiyle reddetmişti. Kıpırdamadı bile... Somurtup, fırlattığım dosyaya baktım. Sonra, tekrar gözlerimi Sehun'a diktim. Bir şeyler söylemek için birkaç adım attım ve yatağa yaklaştım.

"Cevap--" diyebildiğim sırada sesini hafifçe yükselterek, laflarımıysa yine ağzıma teperek cevap verdi. "Söylenti. Duydum."

Geniş sırtına ve boyalı, delik arılı tişörtüne bakıp gülümsedim ve biraz daha beni yatıştıran bu görüntüyü izledim. Hiç kıpırdamayıp çıtı çıkmadığında ise rahatsız etmemem gerektiğini düşünüp kendi yatağıma döndüm ve dosyaları toplarken konuştum.

"Pekâlâ, ben dışarı çıkıyorum. Hava almalıyım."

Dosyaları kitaplığıma koyup odada yankılanan ayak seslerimle kapıya doğru ilerlerken arkamdan gelen kalın öksürük ile durdum. Omzumdan sesin kaynağına, yani Sehun'a baktığımda, halen bir milim bile kıpırdamadığı için üstüme alınmanın bile saçmalık olduğunu düşünerek utanmış, önüme dönmüştüm. Gıcırdayan kapı kolunu kavradım ve tam açacakken bu sefer az önceki cesur ve konuşan Sehun'un söyleyebileceği bir şeyi, utangaç halinden duydum.

"Hava soğuk, montunu al."

Elim kapı kolunu kavrasa bile ona dönüp, bedenine boşça baktım. Bu sefer kafasını kaldırdı, ilk defa sayfa sesi geldi. O sayfayı çevirirken göz göze geldik. Garip bir şey söylemişte, dilinden anlamıyormuşum gibi yüzüne bakıyordum. Kaçamak bakışlarla birbirimize bakarken tekrar biraz önceki ses tonuna dönüp "Hava soğuk yani, üşütmeni istemem. Odanın içinde hapşırıp duran birisi ile aynı odada kalırsam, derslerime çalışamam." demesini dinledim.

Histerik ve kısa bir gülüşle "İyi de, sen asla odada ders çalışmazsın ki?" dedim kapıya yaslanırken.

Sanki bir açığını yakalamışım gibi heyecanlandı ve mangayı daha sıkı tuttu. "Bazen sen yokken çalışıyorum. Hasta olursan çıkamazsın, ondan dedim. H-hem resim çiziyorum odada, hapşırıp durursan yanlış çizerim, ya da yanlışlıkla boya-- Ya, Baekhyun! Beni lafa tutacağına montunu giy ve hangi cehenmeme gideceksen git!"

Son cümlesinde bağırdığı, yok, haykırdığı için biraz ürkmüş olabilirdim. Kapıdan uzaklaşıp korkarak yerimde küçüldüm. Ne gerek vardı o kadar sesini yükseltmesine canım? İyi, giyerdim montu, olur biterdi yani. Yerimde dikleşip "tamam yahu" diye söylenerek montumu askılıktan aldım. Hızlıca giydikten sonra onun tarafına bakmaya korksam da Sehun'dan gelen, "Önünü çek." emriyle, korkum kaçmış tam tersine tekrardan gözlerimi ona dikmememe sebep olmuştu. Yatakta dikleşmiş beni görebilmek için bakıyordu. Önümü çekip ona kendimi gösterdiğimde, sivri çenesi ile kapıyı işaret ettiğinde derin bir oh çekip, elimi selam vermek icabında kaldırdım. "Görüşürüz."

Ağzından, tam bir görüşürüz duyamasam da, geveleyip fısıldadı bir şeyler. Yüzümdeki belli belirsiz oluşan gülümseme ile odadan çıktığımda, odadan gelen homurdanmaya güldüm. Sehun, sessiz oluşunun yanı sıra komik ve sevimliydi. Oldukça yakışıklı da. Ama işte, allahsız, insanları kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

"Ulaşılmaz olmaya çalışıyorsun ama bir şeyi kaçırıyorsun Oh Sehun; fazla tatlısın." dedim, kapıya bakarak. Neden böyle hissettiğimi bile anlamasam da bu çocuğun yanında hiçbir şey beni ben gibi hissettirmiyordu. İçimde tarif edemediğim ve saklanan şeyler açığa çıkıyor, beni çoğu zaman gülümsetiyordu.

Koridorda yürüyüp asansöre ilerlerken açık olan pencereden gelen rüzgarla irkildim. Sehun haklıydı. Gerçekten hava soğuktu. Ama güzel, yumuşak bir soğuk.

Bu havalarda, kampüs etrafında dolanmak en güzel şeydi. Ben de öyle yaptım. Güneş doğana kadar, dışarıda yürüdüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.