1. BÖLÜM TANRI ve VAROLUŞ Üzerimde hissettiğim bir çift göz tüylerimin ürpermesine neden oldu. Sesim neredeyse içime kaçmış gibiydi. Belimden aşağı dökülen saçlarım bir horozun ibiği gibi tepemde toplanmıştı. Avuç içlerim gördüğüm kabus sonrası terlemişti ve içinde gezdirdiğim tırnaklarımın izleri avuçlarımda birer ize dönüşmüşlerdi. Ensemden dökülen soğuk terler titrememe neden oluyordu. Önüme düşen kahve tutamlarımı geriye attığımda salondan şiddetli patlama sesi işittim. Bir cam kırılmış olmalıydı fakat o kadar şiddetliydi ki evdeki bütün aynalar alaşaığı olmuş gibydi. İlk önce Derin veya Can olabileceğinden şüphelendim.Üçümüzde sakarlık konusunda mastır yapmış sayılırdık. Ardından Can ve Derin’in çığlı tüm evi inletince kalp atışım hızlanmaya başladı ve aniden doğrulup yatağımdan fırlayarak kendimi onların yanında buldum. ‘’Pırıl!’’ diye fısıldadı Can. Sesinde korku ve endişe vardı. ‘’Sen mi yaptın!' N’olur ben yaptım' de korkuyorum.’’ diyerek başını odasındaki kapıdan dışarı çıkardı. Yüzünün yarısı bile görünmüyordu fakat endişesi karanlıkta bile anlaşılıyordu. ‘’Hayır ben de sensin diye düşünmüştüm ya da Derin.’’ diyerek onun odasına gittim. ‘’Gelebilir miyim?’’ Odasını tıklattığımda başını olumlu anlamda salladı ve içeriye girdim. Telefon ışığını suratına tutarak içeri girdiğimde yüzü kireç gibi olmuştu. Üzerindeki beyaz tişört neredeyse teniyle birleşmiş gibiydi altına giydiği siyah şortu yukarı doğru çıkmış terliklerini de ters giymişti. ‘’ E sen değilsen kim o zaman?’’ biraz duraksadı. ‘’Ha! Hırsız olmasın ya da organ mafyası ya da ne bileyim düz mafya.’’ Peşin sıra dizdiği teorileri gülmeme neden oldu. ''Normal bir apartman dairesinde olsak belki dediği olabilirdi ama bir rezidans son katında hiçbir hırsız barınamaz herhalde. En azından öyle ummak istiyorum.''diyerek içimizi rahatlatmaya çalıştım. Can yeterince panik biriydi Derin’de fazla rahat ne yazık ki ortalarında köprü görevi olarak duruyordum. ‘’Derin?’’ diye seslendiğimde arkamda bir silüet belirdi elinde koca bir tavayla koridorun başında duruyordu. ‘’Nerede, hani geldi mi?’’ diyerek elindeki tavayı sağa sola savurup duruyordu. ‘’Hayır. İndir şunu birimize vuracaksın. Sen değil miydin?'' diye sordum çaresizce. ''Salak mısın Pırıl ben olsam elimde tava koridorun başında ne işim olur?'' Sesindeki alaycı ifadeye karşı gözlerimi devirdim. ''Ne bileyim uyku sersimi kalkmışsındır falan diye düşündüm.’’ diyerek nefesimi verdim. ‘’Şuna bak hapishane kaçkını kadın elinde tavayla ne yapıyorsun sen ya, vallahi hırsızla iş birliği içinde bak ben diyeyim sana. Zaten normal biri olmaz bu mümkün değil.’’ diyerek söylenip yatağına oturdu. Can ve Derin birbirlerini ne kadar sevseler de asla yıldızları barışmıyordu didişmeden durdukları bir an bile yoktur. Şu an bulunduğumuz durum karşısında bile rahat durmayıp beni çileden çıkarmayı başarıyorlardı. Kıkırdadığımda Derin, elindeki fenerle Can’ın üzerine yürüdü. ‘’Can Allah’ın cezası çocuk! Kapa çeneni hırsızı bulmaya çalışıyorum!’’ diye kükredi. Sesindeki uykulu tınıya rağmen sesi öyle yankı yapmıştı ki bir anlığına irkildim. Can’ı geride bırakıp kapıyı açıp salona geçtim. Adımları yavaş ve sağlam atmam gerekiyordu çünkü içeride neler olduğunu bilmiyorduk. Daha öncesinde defalarca kez evim kurşunlatılmıştı, hatta kaçırılmış ve daha nice olay başımdan geçmişti. Avukatlığını yaptığım kişilere sağlamaya çalıştığım özgürlük ne yazık ki benim için esaret ve mahkumiyete dönüşüyordu. Bu yüzden daha güvenilir bir konum olan bu evi seçmiştik. ‘’Eğer yine bir müvekkil olayıysa bunu yapını bulup o camları tek tek götünde patlatmazsam bana da Pırıl demesinler...’’sesimdeki öfke beni kesmiyordu. Avuç içlermi bastırıp ellerimi yumruk yaptım ardından elime aldığım gümüş vazoyu hava kaldırdığımda arkamdan birinin bana sarıldığını hissettim topuğumu diz kapağına geçirip inlemesine neden oldum ardından hemen bileğini kavrayıp, önüme düşürdüğümde ters kelepçeye alarak yere yatırdım. ‘’ Gel buraya gel! Sen kime çattığını bilmiyorsun!’’ diyerek omurgasının ortasına vurmak için kol dirseğimi kaldırdığımda. ‘’Lan dursana benim, Can En sevdiğim vazoyu kıracaksın salak kaç euro olduğundan haberin var mı senin?’’ diyerek bağırdığında Derin’in köşede hayretle bize bakıyordu. ‘’Dizim gitti sakat kaldım senin yüzünden ya.’’ diye söylenmeye devam eden Can’a bir tekme daha geçirdiğimde gözlerimi devirip kaşlarımı kaldırdım. ‘’ Aptal mısın sen geri zekalı? Hırsız giren evde ne diye arkadan aniden sarılıyorsun dua et omurganı yarmadım.’’ diye çıkıştım. ‘’Hani bu eve hırsız gelemezdi ayrıca yardın zaten dizimi çok acıyor nasıl kalkacağım.’’ dedi. Gözpınarlarında oluşan yalancı rutubet gülmeme neden oldu. Yerde doğrulmaya çalışan Can’a yardım ederek salondaki turuncu koltuğa oturttum ardından salonun ışığını yaktığımda gördüğüm manzara hiçte hoş değildi. Ev birbirine girmiş durumdaydı camların parçaları her bir noktaya saçılmıştı. ‘’Can dikkat et!’’ diye bağırdığımda onu kendime çektim. Ani hareketim tarafından tepkisiz kalan Can birkaç saniye afallamaya başladı. Dizlerimin üzerine çöküp kırılan pencerenin önünde izler aramaya başladım. ‘’Ne yapıyorsun kalk ayağı!’’ diyerek kolumdan çekiştirmeye başladı. ‘’ Çeneni kapatırsan eğer bir şeyler bulmaya çalışıyorum.’’ diyerek kolumu çektim. Can korkuyla etrafa baktığında ‘’Polisi aramalıyız.’’ diyerek gördüğü salon karşısında ağzı açık kalmıştı. ‘’Burada neler olmuş böyle?’’ Üzerine giydiği pembe geceliği ve alnıyla kafası arası bir yerde duran pembe göz bandıyla kıkırdamama neden oldu eline gelen rastgele aldığı yastığı önüne sererek uyku pozisyonunu alıp ayaklarını karnına çekti. Işıkları tamamıyla açtığımda etrafın görünenden daha çok hasar aldığını fark ettim. Cam parçaları neredeyse mutfağa kadar yayılmıştı. Parmak uçlarımla yürüyüp bir iz aradım ardından gözüm kıpırdayan perdeye kaydığında Derin ve Can’ı dürttüm bunu birkaç kez tekrarladığımda. ‘’Can!’’ diye bağırdı Derin, ‘’Şunu yapmayı kes!’’ ‘’Çocuklar!’’ dedim sesim titriyordu. ‘’Korkutmak istemem ama perdenin arkasında bir şey var.’’ diye bağırdım. Sesim kontrol edemediğim kadar yüksek çıkmıştı ve aynı oranda perde hareketini arttırmıştı. ‘’Ne, ne var geldiler mi?’’ diyerek yastığı önüne aldı Can. Öfkeden deliye dönen Derin hırsla ayağa kalktığında ‘’Bana bak perdenin arkasındaki oruspu eğer uykumu bok etmene değecek sebebin yoksa senin sülaleni...’’ Elimle ağzını kapattım. ‘’Ne yapıyorsun Derin saçmalamayı keser misiniz artık.’’ diye söylendim. ‘’Bence gidelim evden kaçalım hatta.’’ diyerek kapıya yöneldi ve kolunu çevirmeyi denediğinde kapı kitlenmişti. ‘’Siktir. Siktir. Siktir.’’ diye söylenmeye başlandı aynı zamanda kapının kolunu da zorluyordu. ‘’İmdat yardım edin burada kaldık.’’ diye bağırmaya ve kapıya vurmaya başladı. Aklımı kaybetmek üzereydim başımda dönen milyon hikaye ve milyon kahraman geçiyordu hepsine karşı koymak imkansızdı. Ölecek miyiz? diyordu biri Saçmalama tabi ki ölmeyeceğiz. diye aklımı koruyordu bir başkası Zihnimde dönen sesler bir tülü susmuyordu ve neler saçmalıyordum kafamda geçen sözlere yetişemiyordum gözlerimi kapattım ellerimi kulaklarıma batırdım nefesim ensemde bir buharmış gibi hissettiren birileri vardı bir göz bir kulak bir varlık adı her kimse beni izliyordu ve bu kendimden tiksinmeme neden oluyordu. ‘’Bakalım perdenin arkasındaki gizem neymişsin?’’ diyerek perdeyi çektiğinde camın üzerine sprey boyayla yazılan yazıya baktığımızda hepimiz olduğumuz yere yığıldık. ‘’ 28 AĞUSTOS 2001 YENİ BİR BAŞLANGIÇ YENİ BİR VEDA ‘’ Kartal Kanımın çekildiğini hissettim. Senelerdir uğruna didindiğim tüm gerçekliğim yerle yeksan olmuştu. Bu tarih... Bir var oluşun yangını ve yok oluşun külleri kadar yıllanmış bir tarihti. Ellerim göğüs kafesimden yukarı uzandı- içinde bir şeyler koptuğunu en ince sızısıyla hissedebiliyordum-. Usulca yanımda duran simaları unutmuştum. Etrafım yabancılaştı ve kendimi bir yangının ortasında buldum fiili bir yangın değildi bunu burnuma dolan duman kokusundan fark edebiliyordum. Yabancılaşmayı umduğum fakat geçen onca senenin aksine hala aynı derece soluğumu kesen o geceye. Geçmişim yoktu, hepsi bir kibritle yok olmuştu. Geleceğim yoktu hepsi bir umutla yok olmuştu. Yalnızca şimdimle varım fakat artık ikisine de yaklaştığımı hissediyorum ne bir adım geri atıp tekrar kibritin ucunu yeniden tutuşturmaya yetemeyecek kadar küle dönebilirdim ne de geleceğim için sıkıya bağlandığım umutlarımı yeniden yeşertecek kadar toprağımdan arınmıştım buna gücüm yoktu. ‘’Bu da ne demek?’’ dedi Can anlamaz ifadeyle. ‘’Hah! Şahane bir sapığımız eksikti o da oldu sırada ne var?’’ diyerek parmaklarını saçlarının arasına geçirdi ve yazıya baktı. ‘’Pırıl, iyi misin?’’ diye sordu Can ama cevap veremedim. Konuşacak gücüm yoktu ve olduğum yere yığıldığımda dizime batan cam parçasını bile önemsemedim. Acısı gitgide artıyordu fakat sustum. Çığlık atmak istiyorum, delirmek yok olmak ve kopmak istiyorum ama tüm bunların zıtlarıyla daha sıkıya bağlanmıştım hayata. ‘’Pırıl, Pırıl kendine gel. Derin koş polisi ara ambulansı ara bir şeyler yap.’’ diye bağırdı. ‘’Sakin ol Pırıl bekle hemen polisi arayacağım.’’ Arkamda dönen olayları başım kaldırmıyordu. Vücudumda ki bütün uzuvlarımın işlevleri yetirmişti yalnızca bomboş bakıyordum. ’’ Eylül..’’ diye fısıldadım. ‘’Eylül?’’ dedim yeniden. ‘’Eylül burada mısın? Çık dışarı yalvarırım bırakmadım seni çık bak buradayım o gün de bekledim Eylül?’’ diye bağırdım çığlıklarımın arasında zil seslerini duydum ama umursamadım. ‘’Eylül’’ yeniden dizlerimin üzerine çöktüm ağlamaya başladım hıçkırıklarım gözyaşlarımla karışıp yerdeki cam parçalarıyla bedenimi delip geçiyordu hiçbir şey yapamıyordum yalnızca gökyüzüne baktım. ''Derin bir şey yap yalvarırım sayıklamaya başlıyor. Eylül kim?'' diye sormaya başladığında bir yandan sakinleşmem için kendini hatırlatıyordu. ''Telefonumu bulamıyorum.'' diye söylenmeye başladığında avizden gelen yüksek voltaj aniden kulaklarımı sağır ettiğinde saniyeler içinde karanlığa gömüldük. ''Can?'' dedi Derin ardından hemen yanımıza geldiğinde ''Can iyi misin?'' diye bağırmaya başladı. Dilim kitlenmişti apzımı açmayı bile beceremiyordum. ''İiyiyim iyiyim sen iyi misin.'' diye sordu. ''Allahım ne oluyor bu evde?'' diye söylenmeye başladı. Bir nefes salonun orta yerinde gezinmeye başladığında üçümüzde bunu hissetmiş olacağız ki birbirmize sıkıca tutunduk. ''Sakin ol.'' dedi Derin iyiyce kucaklayarak bizi. ''Çok korkuyorum biri var burada.'' diyerek fısıldıyordu. Gözlerimi açamıyordum bayılmak üzereydim ve bilincim beni korkunç geçmişe götürmeye başlamıştı bile. Geçmişe çok takılan biri değilim zaten onun da benimle arası pek iyi sayılmazdı, arada bir yoklar ve izlerini belli ettikten sonra hayatıma dönmem için ortadan kaybolurdu. En iyisi buydu, fazlası veya aksi kesinlikle ikimizin üstesinden gelebileceği anılarla dolu değildi. Gözlerimi araladığımda nihayet zihnim tüm fikrilerinden arınmışa benziyordu ama gerisinde koca bir enkaz yığınını bıraktığını söylemeden geçemem. ‘’Uyanıyor sanırım. Baksana nefes alıyor mu?’’ diye soruyordu henüz kim olduğunu algılayamadım bir ses. Gözlerimi tamamen açmayı denediğimde başarısız oldum. ‘’Saçma saçma konuşma Can, uyandığına göre nefeste alıyordur herhalde.’’ ‘’ Nefes aldığına göre uyanıyor zaten geri zekalı.’’ ‘’Can sıçtırma çarkına şu an hiç sırası değil.’’ ‘’Ha, korkudan altıma sıçtım demiyorsun ben mi kabahatli oluyorum.’’ ‘’ Yemin ederim beceriksiz hırsızın yapamadığını ben tamamlarım kapa çeneni sersem.’’ Sonunda açmayı başardığım gözlerimi seslerin geldiği yöne çevirdim. ‘’Ne oluyor?’’ diye sordum yarı baygın yarı ayık şekilde. ‘’Ha sonunda açıldın. Çok korktum iyi misin bir tanem.’’ sesindeki telaş kim olduğunu açık ediyordu. ‘’Oğlum açıldın mı denir mi makine mi bu andaval.’’ bakışları bana kaydı ‘’Pırıl, iyi misin bir tanem ha ses ver?’’ elimi sıkıca kavradığında yüzüme yaklaştı. ‘’ En kötü elimi tut sık, gözlerini aç kapa ne bileyim işaret ver yalvarırım yaşıyor musun?’’ ’’Sanırım.’’ sözlerimin anlaşılmasını umut ediyordum. ''Can,'' diyebildim ufak bir tınıyla. ''Ah Pırıl çok şükür açıldın. Sus sesini çıkarma biri var burda.'' diyerek ellerimi tuttu. Gözlerim neredeyse karanlığa alıştığında geçen simayı görebiliyordum bunun yanında adım sesleri parkede yankılanmaya başladığında adımları bu tarafa doğru ilerliyordu. Koridorun ucundaki acil çıkış lambası, karanlığın içinden utanarak varlığını belli eden titrek bir kıvılcım gibi yanıp söndü. Işık her yandığında, zemine düşen gölge bir anlığına şekilleniyor, sonra yeniden karanlığa karışıyordu. amba bir kez daha yanıp söndü. O kısacık aydınlık anında, gölge başını kaldırmış, karanlığın içinden bakan gözleriyle doğrudan ona yönelmişti. Ve nihayet ışık tamamen söndüğünde, arkasından gelen ıslak bir nefes karanlığı yararak enseme dokundu. ''Hala yaşadığını görmek ne güzel.'' diye fısıldadığında üçüzde çığlığı basarak olduğumuz yerden kaçtık. ''Allahım yardım et.'' diye bağırdığımda nereye gittiğimizi bilmeden uzaklaşıyorduk. Tam o sırada, sanki görünmez bir güç evin içinden geçip merkezine doğru çekilmiş gibi, havayı titreten bir yankı duyuldu. Karanlık, derin bir nefes almışcasına genişledi ve evin tam ortasında daha birkaç saniye önce bomboş olan salonda aniden bir çarpa sesi geldiğinde çığlığımız bütün evde yankılanmaya başladı. Hepimiz birbirimizi çağırıyorduk. ''İyi misiniz?'' diye sordum ellerini tutarak. ''Evet.'' diye yanıtladı Derin sesi içine kaçmıştı. ''O neydi ya?'' diye fısıldadı Can. O an, koridorun ucundaki gölge bir adım geri çekildi. Gövdesi hafifçe eğildi, başını yana çevirdi. Titrek acil çıkış lambası bir kez daha yanıp söndüğünde, gölgenin yüzü seçilemeyecek kadar bulanık, ama korktuğu apaçık ortadaydı. Bir adım daha geri çekildi ardından, hiçbir canlıya benzemeyen bir hızla, sanki karanlığın içine bir bıçak gibi saplanarak çekilip kayboldu. Geriye, sadece havada asılı kalan o ağır cisim kaldığında ışıklar yeniden yanmaya başladığında gördüklerime inanmadım. Karanlık, evin üzerine kalın bir örtü gibi çökmüşken, salonun eşiğinde donup kaldık. Hiçbir şey söyleyemiyor, birbirimize bile bakamıyorduk; çünkü gözlerinin önündeki şey, sözcüklerin taşıyamayacağı kadar yabancı ve fazlaydı.Koridorun ucundaki gölge, heykelden korkan bir hayvan gibi geri çekilip karanlığın içine doğru kayarak yok oldu. Üçümüz de aynı anda soluğumuzu tuttuk.Artık evde yalnız değildik. Ama yanımzda olan şey, canlı bir varlıktan çok daha ürkütücüydü ve hâlâ orada duruyordu. Sanki bizi, aynı anda hem tanıyor hem de hükmediyordu. Gördüğümüz manzara karşısında şok olmuştuk. Az önce burada yoktu. Buna emindik.Böylesine ağır, böylesine taşlaşmış bir varlığın bir anda odanın ortasında belirivermesi aklın kabul edebileceği bir şey değildi. Sonrasında gelen o ses.. Bu heykele aitti. İlk çığlık Derin’in boğazında düğümlendi. Ses çıkmadı, sadece nefesi kesildi. Omuzları titredi; sanki biri sırtına buz gibi bir el koymuştu.Korkuyla birkaç adım geri çekildiğimde; gözlerim heykelin yüzüne takılı kaldı. O donuk taş yüzün ifadesinde gizli bir acı, gizli bir tehdit vardı ardından aklımdan bir cümle geçti fakat sesli dile getirmeme imkan yoktu. Can’a baktığımda dizlerinin bağı çözülmüştü.. Elini duvara yasladı, ama parmakları titremekten duvarı kavrayamıyordu. “Bu… bu mümkün değil,” diye fısıldadı, fakat sesi ona ait değilmiş gibi ince, gölgeli bir tınıyla çıktı. Heykel, salonun merkezinde duruyor; taş bedeninden yükselen o açıklanamayan soğukluk üçüne birden dokunuyordu. Odanın havası ağırlaştıkça, sanki heykel nefes alıyor, odadaki her şeyi kendisine çekiyor gibiydi. Tekrar bir adım geri attığımda heykelin göz çukurlarının kendisine döndüğünü sandı. İçine bir kor gibi işleyen bir korku, göğsünü içeriden sıktı. Derin’in dudakları aralandı; bir şey söylemek ister gibi oldu ama kelimeler karanlığın içinde eriyip gitti. Sonra, o inanılmaz anı tamamlayan şey oldu: Telefon çaldığında korkuyla ekranı çevirerek arayan kişiye baktığımda. Patronum '....'' ''Aç çabuk ve burada ne olduğunu anlat.'' diyerek telefonu kulağıma uzatmaya başladı Can. ''Ne alaka arıyır ki bu saatte.'' diyerek sorgulamaya başladı Derin ardından,''Gerçekten kafayı yiyceğim artık bu heykel karanlık adam, potron ne alaka.'' ''Açmazsan ben açacağım hadi aç şunu.'' diyerek telefonu aldığında cavapladı ve telefonu kulağıma koyarak heykele bakakaldım. ''Alo Pırıl, uyanık mısın?'' diye sordu endişeli bir tonda. ''Bir şeyler oldu.'' diyebildim sadece tam konuşacakken lafı ağzıma tıktığında hararetle konuşmaya başladı. '' Başına talih koşu kondu Türkiye'nin en zengin adamı bir cinayet suçundan yargılanıyor. 6altı kişilik bir rus ruleti oyunu oynarken birini vurmuş acil buraya gelmen gerekiyor.'' Tam o an kalbimin bütünüyle durmasını diledim çünkü elimden başka hiçbir gelmeyecekti. Aldığım telefonla bütün dünyam başımı yıkılmıştı. Talih kuşu diye bahsettiği şey kaza kurşunumdu. Gecenin bir yarısı evime tanımadığım bir yabancı girerek evimi dağıtıyor. Aynı anda ışıkları söndürerek evimin ortasında korkunç bir heykel bırakıp kaçıyor sonrasında patronumdan aldığım bir telefonla Türkiye'nin en zengin iş adamlarından birinin bana avukatlığını yapmamı söylüyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi salonun ortasında duran heykelle bakışıyordum ''Ama bu nasıl olur?'' diye şaşkınlıkla bize katığında koltuğun köşesine oturdu. ''Biz neyin içine düştük böyle?'' diyerek parmaklarını saçlarına geçirdiğinde nefesim git gide tükeniyordu. ''Gerçekten delireceğim, aklımı kaçıracağım burada.'' diyerek kalktığında evin içinde dolanmaya başladı. ''Kim bu, nasıl girer evimize, bu heykel?'' Gözlerimin içine baktığında yalnızca sustum bir şey diyecek halde değildim. ''Polisi arıyorum.'' dedi Can telefonu elimden çekerek. ''Ya bizden şüphelenirlerse?'' dedi Derin fakat artık çok geçti. ''Açın kapıyı polis!'' diye işittiğim ses sağlam kalan hücrelerimi de yok etmişti çünkü resmen bitmiştik. Ev darmadığındı kapıda polisler vardı ve dahası Evimin ortasında bulnan heykel de patronumun anlattığı cinayetin heykeliydi..
Bölüm 2
Tanrı ve Varoluş
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.