BÖLÜM I: YETİMHANENİN SON GECESİ
İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, zamanın unuttuğu gri binaların arasında yükselen yetiştirme yurdunun yatakhanesinde mutlak bir sessizlik hakimdir. Dışarıda, şehrin bitmek bilmeyen uğultusuna karışan hafif bir nisan yağmuru, yatakhanenin çatlak camlarına vurmaktadır. İçeride ise rutubet, eski ahşap kokusu ve yıllanmış demir ranzaların soğuk kokusu birbirine karışır. Saat, gece yarısını çoktan geçmiş, sabaha doğru ilerlemektedir. Bu odada uyuyan onca çocuğun arasında, sadece tek bir kişi uyanıktır: Miran.
Miran, odanın en köşesindeki ranzanın üst katında, sırtüstü uzanmış tavanı izlemektedir. Parmaklarının ucunda, çocukluğundan beri ne zaman gerilse hissettiği o hafif titreme vardır. Birkaç saat sonra güneş doğduğunda, tam 18 yaşına basacaktır. Bu, onun için sadece bir yaş günü değil; çocukluğunu, gençliğini geçirdiği, sığınabildiği tek çatının altından resmen kovulması, kendi ayakları üzerinde durması gereken o zorunlu milattır. Yedi yaşındayken, her gece rüyalarında çığlıklarla uyandığı o alevlerin arasından bir itfaiye erinin kucağında çıktığından beri buradadır. Müdürün, rehber öğretmenlerin, ona acıyarak bakan memurların söylediği tek bir şey vardır: "Ailen o yangında tamamen yok oldu Miran. Kimsen kalmadı." O da buna inanmış, öfkesini ve yalnızlığını bu gri duvarların arasına gömmüştür.
Ancak o akşam, yurdun nöbetçi memurunun masasına bırakılan ve üzerinde gönderici adı bulunmayan o yırtık pırtık koli, Miran’ın tüm hayatını bir saniyede altüst etmiştir.
Herkesin derin uykuya daldığı, nefes seslerinin odayı doldurduğu bu saatte Miran, yatağının içinde yavaşça doğrulur. Kimseyi uyandırmamak için nefesini tutarak, yastığının altına gizlediği o küçük koliyi çıkarır. Eski cep telefonunun cılız ekran ışığını açıp koliye doğrultur. Bantları aceleyle sökülmüş kutunun içine elini uzatır. Parmakları ilk olarak soğuk, metal bir yüzeye çarpar. Dikkatlice yukarı çektiğinde avucunda kalan şey, üzeri hafifçe çizilmiş, gümüş renkli köstekli bir saattir. Saatin tıkırtısı, odadaki sessizlikte o kadar nettir ki, Miran kalbinin de aynı ritimle hızlandığını hisseder.
Saati yatağın üzerine bırakıp kutunun dibinde kalan son şeyi çıkarır. Bu, kenarları kömür karasıyla kaplanmış, bir kısmı alevlerden nasibini almış, sararmış ve yarısı yanmış bir fotoğraf karesidir. Miran, telefonun ışığını fotoğrafa iyice yaklaştırır. Gözleri şaşkınlıkla açılır. Fotoğrafta yan yana duran, birbirinin elini sıkıca tutmuş yedi yaşlarında iki çocuk vardır. Soldaki çocuğun yüzüne bakar; sol kaşının hemen üzerindeki o belirgin küçük beni görür. Bu kendisidir.
Ama asıl sarsıcı olan, hemen sağında duran diğer çocuktur. Kendisine tıpatıp benzeyen, yeşil gözleri parıldayan, saçları iki yandan örgülü küçük bir kız çocuğu... Miran’ın nefesi boğazına düğümlenir. Hayatı boyunca varlığından bile haberdar edilmediği, etrafındaki herkesin ondan gizlediği bir ikiz kız kardeşi vardır: Yaren.
Titreyen parmaklarıyla fotoğrafı ters çevirir. Arkasında, aceleyle ve kurşun kalemle yazılmış, kurşun grisi renginde tek bir cümle durmaktadır:
“Sana öldü dediler, ona da senin öldüğünü söylediler. Kardeşini o karanlıktan çıkar Miran. İstanbul, Yeniköy…”
Yeniköy adresi ve altındaki cümlenin her bir kelimesi, Miran’ın zihnine bir mühür gibi kazınır. Demek ki o trajik kaza, o kader dedikleri yangın koca bir yalandır. Birileri onu buraya kapatırken, kardeşini de alıp bambaşka bir hayata savurmuştur. İçini kaplayan hüzün, saniyeler içinde yerini yakıcı bir öfkeye bırakır.
Miran yavaşça yataktan kalkar. Üzerindeki eski kot pantolonu ve siyah hırkayı düzeltir. Yıllardır dolabında duran, fermuarı zor kapanan sırt çantasını omuzuna takar. Kutudan çıkan saati cebine, o yarısı yanmış fotoğrafı ise kalbinin tam üzerindeki iç cebe yerleştirir.
Yatakhanenin gıcırdayan kapısını sessizce açıp koridora çıkar. Nöbetçi memur masasında uyuklamaktadır. Miran, hayatının geçtiği bu binanın koridorlarında son kez yürür ve büyük demir dış kapıya ulaşır. Kapıyı araladığında yüzüne vuran soğuk nisan rüzgarı ve yağmur damlaları onu ürpertmez, aksine uyandırır.
Arkasına bile bakmadan yurdun bahçe kapısından çıkarak karanlık sokağa adım atar. Cebinde sadece birkaç yüz lira, zihninde ise binlerce soru işareti vardır. Henüz sabah olmamıştır, hava karanlıktır ama o artık yolun başındadır. Ve bu yol, ne kadar sürerse sürsün, onu kardeşine ulaştıracaktır.