İçeriğe geç

YILLARA AŞK

Bölüm 1 · 9 dk okuma

YILLARA AŞK

Bölüm 1

1.BÖLÜM: "GÜÇSÜZLÜĞE MAHKÛM KALMAK"

1.BÖLÜM: "GÜÇSÜZLÜĞE MAHKÛM KALMAK"

Ben Ceren Akyel. 21 yaşındayım. Moda tasarımı 3. sınıf öğrencisiyim. Ben kim miyim? Ben bir çölüm, sevdiklerimse birer su damlası. Oğuz hariç çünkü o daha etkileyici. Mesela bir kar tanesi. Erise bile bir iz bırakıyor ıslaklığıyla. Oğuz ile aynı bölümde okuyoruz. O; benim sevgilim, hayatımı paylaşacağım insan, o benim komşum. Evet, komşum.

Kaldığım binada teyzem ve Oğuz bana komşuluk yapıyor. Teyzemi seviyorum. Hatta onu annem ve babamdan bile fazla seviyorum. Çünkü ailem yurt dışında ve çok görüşmüyoruz.

Neden ailemle yaşamıyorum?

Ailecek yurt dışına gidecek ve artık orada kalacaktık. Bunun hayalleriyle kalkıyor, tekrar uyuyorduk.

Yine bir okul sabahıydı. Okula gitmek istemiyordum. Bu yüzden bir plan yaptım. Evden çıktığımda okula gitmeyip bahçede saklanacaktım. Salonun bahçeye açılan kapısından içeri girecek, odama geçecektim. Evden çıkmadan önce salonun kapısını açık bıraktım. Evden çıktım. Bahçeye gittim. Çantamı bahçede bıraktım. Çünkü eve geliş saatinde çantamı alıp hiçbir şey olmamış gibi eve gidecektim. Salona girdim. Annem koltukta oturmuş, telefonda konuşuyordu. Kanepenin arkasına saklanıp annemin odadan çıkmasını bekledim. Annemin şu konuşmalarına şahit oldum:

"Ama Helen, bir saniye dinler misin?"

Helen dediğine göre teyzemle konuşuyordu. Ne konuştuklarını büyük bir merakla dinledim:

"Hem ben iş kadınıyım canım."

Teyzemin ne dediğini duyamıyordum. Büyük ihtimalle işle alakalı şeyler konuşuyordur, diye düşünüyordum.

"Tamam, çocuğun hevesini kırmayalım dedim ama."

Teyzem sesini yükseltmişti ama ben yine de söylediklerini anlayamıyordum. Annem çok kızmış olmalı ki korkunç bir sesle:

"Bana anneliği öğreteceğine kendi ayaklarının üstünde durup ailene sahip çıkmayı öğrenseydin."

Teyzemin ailesi mi vardı? Ama nasıl olur teyzem bekârdı ve hiç evlenmemişti. "Yanlış duydum herhalde." diye düşündüm. Annem konuşmasına devam etti:

"Ceren’i en kötü yatılı bir okula veririz. Bu saatten sonra çocuk bakacak değilim ya!"

Yatılı okul hakkında çok şey duymuştum: ailelerin çocuklarına sırf ceza olsun diye bıraktıklarını, orada çocuklara çok kötü davranıldığını, herkesin mutsuz olduğunu… Ben yatılı okula gitmek istemiyordum. Ben mutsuz olmak da istemiyordum. Ne olursa olsun yurt dışına gitmeyecek, Türkiye’de kalacaktım.

Annem salondan gittiğinde saklandığım yerden çıktım. Odama doğru yol aldım. Odama girince kapıyı kapattım. Planım başarılı olmuştu ama ben buna sevinememiştim. Kendi kendime konuştum:

"Yatılı okul mu? Cidden mi? Ama neden? Hani bana özel kocaman bir oda yapacaktınız! Neden, ya neden? Ben yatılı okula gitmeyeceğim! Burada kalacağım! Siz giderseniz gidin ama ben gelmeyeceğim."

Masama oturdum ve boyama kalemlerimi çıkardım. Bir süre resim yaptıktan sonra sıkıp oyuncaklarımla oynadım. Saate baktığımda eve gelme saatimin çoktan geçtiğini gördüm. Hemen odamdan çıktım. Tam bahçeye gidiyordum ki:

"Ceren, neredeydin sen?"

"Okuldaydım."

"Bana yalan söyleme! Bugün okula gitmemişsin."

Başımı öne eğdim. Planımın başarılı olduğunu zannetmiştim ama yakalanmıştım.

"Seni yaramaz! Akıl sıra bizi kandıracaktın, ha! Yemezler! Bunun bir bedeli olacak."

"Ben sizinle gelmeyeceğim yurt dışına."

"Ne dedin?"

"Sizinle gelmeyeceğim."

Annem yüzünde bir gülümsemeyle:

"Sen bilirsin."

Israr etmemin gerekeceğini düşünürken tam tersi olmuştu. Böylece ben Türkiye’de kaldım onlar ise gitti. Her doğum günümde beni ziyaret ettiler. Gelirken yanında özür niyetli, pahalı hediyelerini de getirmeyi eksik etmediler.

Bugüne gelirsek

Gözlerimi masalsı dünyaya açtım. Güneş ışınları odamı aydınlatmıştı. Yatağımdan kalktım. Birkaç esneme hareketiyle sabaha devam ettim. Penceremi açtım. Rüzgâr şarkı söylüyor, yapraklar ona dans ederek eşlik ediyordu. Kitaplardaki gibi bir güne uyanmıştım. Bugün dersim yoktu. Arkadaşlarımla öğle yemeği yiyecek sonrasında Oğuz ile romantik bir akşam yemeği yiyecektim. Ama öncelikle bugünkü işlerimi bitirmem gerekiyordu. Kahvaltı yapıp evi toparladım. Ödevimi yapmak için masamın başına geçtim. Kalemi elime aldım. İçimdeki duyguları çizime yansıtmak istedim. Çiçeklerle bir elbise çizdim. Ama içimde kötü bir his daha vardı. Bunu da siyah rengiyle ifade ettim. Güzel olmuştu. Ama bu yalnızca 1 tasarımdı ve 19 tane daha tasarlamam gerekiyordu. Teslim gününe ise yalnızca 2 hafta kalmıştı! Acele etmem gerekiyordu. Bu kadar kısa sürede nasıl bu kadar tasarım yapacaktım? Oldukça yorulmuştum. Kalemlerimi bir kenara bırakıp arkadaşlarımla yapacağım buluşma için hazırlanmaya başladım.

Kerem, Burcu, Oğuz ve ben buluşacaktık. Kot pantolonun üstüne kırmızı kısa kollu tişört giydim. Makyaj masasının başına geçtim. Çok da ağır olmayan pembe tonlarıyla bir makyaj yaptım.

Evden ayrıldım. Arabama bindim. Yolda Burcu ile karşılaştım. Hemen arabadan indim. Birlikte alışveriş merkezine gittik. Ödev için kıyafetler inceledik ve beğendiğimiz birkaç kıyafeti satın aldık. Buluşacağımız kafeye doğru yol aldık. Kerem bir masaya oturmuş, bizi bekliyordu.

"Selam kızlar! Bakıyorum yine dünyaları almışsınız."

"Selam"

"Selam"

"Ödev için biraz bakındık. Oğuz nerede, senle gelmedi mi?"

"Hayır, gelmedi. Senle gelir diye düşündüm. Neyse şimdi ararız."

Telefonunu çıkardı ve arama yaptı.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor."

"Telaşlanmayın. Belki telefonunun şarjı bitmiştir. Hem Oğuz gelmek için söz verdi mi, verdi. Oğuz verdiği sözü tutar."

"Umarım öyledir."

İçimde kötü bir his olduğunu onlara belli etmedim. Oğuz’u beklemeye başladık ve bir yandan sohbet ettik. Aslında onlar etti. Bense dinleyemedim bile. Çünkü aklım oğuz’daydı. Başına bir şey geldiğini aklımın ucundan dahi geçirmek istemesem de bu ihtimalin varlığı bile beni endişelendiriyordu.

Saatler birbirini devirdi ama Oğuz gelmedi. Kerem ve Burcu ile vedalaştıktan sonra arabama bindim. Yoldayken kaza yapmama ramak kalmıştı. Araba sürmeye odaklanamıyordum çünkü aklımda bir soru vardı ama cevabı yoktu: Oğuz nerede?

Eve gitmeden önce Oğuz’un kapısını çaldım. Bir süre açmasını bekledim. Ama bir ses yoktu. Ben de eve gittim. Birlikte yiyeceğimiz akşam yemeği için hazırlanmaya başladım. Beyaz puantiyeli siyah elbisemi giydim. Bu Oğuz’un en sevdiği kıyafetimdi. Yüzümdeki makyajı tazeleyip çıktım. Buluşacağımız restorana gittim. Oğuz orada da yoktu. Bir masaya geçtim ve Oğuz’u beklemeye başladım. Peşimden bir garson geldi. Uzun boylu, kıvırcık saçlı, esmer olan bu beyefendi insanları korkutucu gülümsemesi ile karşılıyordu. Kalın ve oldukça soğuk bir sesle:

"Hoş geldiniz."

"Hoş buldum."

"Siparişinizi hemen mi vermek istersiniz yoksa sonra mı gelmeliyim?"

"Birini bekliyorum o gelince veririz."

"Tamamdır."

Restorandaki yüzler devamlı değişiyordu. Herkeste Oğuz’a benzer bir şey aradım ama bulamadım. O benim için benzersizdi. Akrep ile yelkovan birbirini kovaladı ve buraya gelişimin üzerinden bir saat geçti. Garson tekrar geldi.

"Siparişinizi alayım, isterseniz."

"Bir limonlu cheesecake lütfen."

"Tabi hemen. Başka bir isteğiniz var mı?"

"Hayır."

Oğuz ile en sevdiğimiz tatlıydı. Bu restorana her gelişimizde yemekten sonra limonlu cheesecake alırdık. Ekşiyle tatlının bir arada olduğu bu lezzet bombası her yiyişimizde bizde farklı hazlar uyandırırdı. Ben yine limonlu cheesecake yiyecektim ama bu sefer Oğuz olmadan. Arada kapıya bakıyor, Oğuz’un gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Yaklaşık 100 defa kontrol etmeme karşın sonuç aynıydı: Oğuz gelmemişti. "Acaba gelmeyecek mi?" sorusunu geçirdim içimden. Ama Kerem bana "Oğuz verdiği sözü tutar" demişti. Kerem; Oğuz’un en yakın arkadaşı, Oğuz’u bu dünyada en iyi tanıyan kişiydi. O zaman neden gelmemişti? Telefonumu çıkardım ve Oğuz’u aradım.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor…"

Neredeyse ağlayacaktım ama belki gelir ümidiyle gözyaşlarımı tuttum. Restorandaki diğer insanları izledim. Herkes; keyifle birbiriyle sohbet ediyor, yaşadıkları anın keyfini çıkarıyordu. Ben ise burada neredeyse ağlayacak bir halde Oğuz’u bekliyordum.

15 dakika önce giden garson elinde limonlu cheesecake ile geri döndü.

"Afiyet olsun."

"Teşekkür ederim."

Çatalımı tatlıya batırdım. Oğuz ile ilk önce birbirimizin pastasından tadımlık yer, devamında kendi önümüzdeki tabaktan tatlımızı keyifle bitirirdik. Yerken bir yandan sohbet ederdik. Her şeyi konuşurduk: kuşları, gökyüzünü, yıldızları, güneşi, kar tanesini, bazen de birbirimizi… Hatta birinde aramızda şu konuşma geçmişti.

"Sen benim çölümü ıslatan kar tanesisin."

"Sen bir çöl değilsin. Sen benim dünyamı aydınlatıp ısıtan güneşsin."

"Güneş ve kar tanesi ha? Güzel fikir!"

"Güzel olan fikir ne?"

"Bir hayal kurdum. İçinde ikimizin de bulunduğu bir hayal… Gelecekte kendi giyim markamı kuracağım. Hatta adı da ‘Snow Of The Sun’ olacak."

"Logo da benden olsun. Yarım güneş ve yarım kar tanesinin bir araya gelmesi…"

"Evet, kesinlikle böyle olmalı."

Bu güzel anı hatırlamayı bırakıp şu ana döndüm. Batırdığım çatalla küçük bir dilim kestim. Onu Oğuz’a bıraktım. Kalan kısmı yemeye başladım. Artık hiçbir lokmam eskisi kadar lezzetli değildi. Ekşilik beni rahatsız ediyor, tatlıyı beğenmemi engelliyordu. Yemeyi bıraktım. Bir kapıya bir insanlara bakıp bakıp durdum. İnsanların sayısı giderek azalıyordu. Ben bulunduğum durumdan rahatsız olup bakışlarımı önümdeki tabağa yönettim. Bir anı daha hatırladım:

"Biliyor musun, Ceren. Bir gün tatlı yapmayı öğreneceğim."

"Neden?"

"Böylelikle sana da öğreteceğim. Böylelikle gelecekte Duru’ya birlikte limonlu cheesecake yaparız."

"Duru kim?"

"Gelecekteki kızımız…"

"Adının Duru olacağından eminsin yani. Ya erkek olursa?"

"Bir sonraki için çalışmalara başlarız."

Bu sözler üzerine utandım. Kızarmamı fark eden Oğuz’un dudakları yukarı doğru gerildi.

Garson yanıma gelerek o soğuk sesiyle:

"Sizi daha fazla ağırlamak isterdik fakat kapanış saatimiz geldi."

"Hesap, lütfen."

Hesabı ödedikten sonra restorandan ayrıldım. Oğuz verdiği sözü tutmamış, beni ekmişti. Arabamla eve gelmeden önce Oğuz’un kapısını çaldım. Ama açan yoktu. Tekrar tekrar çaldıktan sonra açan olmayınca Kerem’i aradım.

"Efendim, Ceren…"

"Oğuz’dan bir haber aldın mı?"

"İnan ki ona ulaşmak için çok çabaladım. Aramadığım, mesaj atmadığım kimse kalmadı. Ama ne bir gören var ne bir duyan… Oğuz ile buluşacaktınız. Ne oldu o işe?"

"Gelmedi."

"Telaş etme sakın. Ben onu bulacağım. Bulduğum yerde de kulağını çekeceğim."

"Bir haber alırsan beni ara olur mu?"

"Tamam, görüşürüz."

"Görüşürüz."

Eve geçtim. Direkt yatakta uzandım, üstümdekileri çıkarmaya zahmet etmeden. Yatakt a döndüm, dolaştım. Ara sıra Oğuz’dan bir haber olup olmadığını kontrol etmek için telefonuma sarıldım. Ne bir mesaj vardı ne de bir arama. Ama ben yine de bekliyordum. Kapım çalar da duyamam diye oturma odasına geçtim. Kanepeye kıvrılıp uzandım. Kulağım kapıda, elim kalbimde, gözlerim telefonda bekledim. Sonra kendi kendime:

"Neredesin Oğuz, nerede? Başına bir şey mi geldi?"

Başına bir şey gelmiş olmalıydı. Hemen ayağa kalktım. Peki, şu an evdeyse ve başına bir şey gelmiş halde yerde yatıyorsa? Bu düşünce içimi daha fazla kemirmesine izin vermeden Oğuz’un evinin anahtarını aldım. Evden çıktım. Evimle aynı katta olan evinin kapısını açtım ve içeri girdim. Girdiğim her odanın ışığını açtım ama Oğuz yoktu. Belki not bırakmıştır, düşüncesiyle masalara baktım. Ama ne bir not vardı ne de bir elveda.

Aklıma çok kötü bir şey geldi ama bunu dile getirmeye korktum. Ama eğer korktuğum şeyi yapmışsa eşyalarını da toplamıştır, dedim. Odasına gittim ve dolaplarını açtım. Evet, korktuğum başıma gelmişti. Oğuz’un eşyaları yoktu.

"Yani… Yani… Yani…"

Sözlerimin devamını getiremiyordum. "Gitti" diyemiyordum. Çünkü buna inanmak istemiyordum. Ben buna hazır değildim. Ben bunu hak etmemiştim.

İçimde bir sıcaklık oluştu. Yerler beni adeta kendine çekti. Oğuz’un evinden çıktım. Merdivenleri birer birer indim. Arada düştüm, tırabzana tutunarak kalktım. Arkama bakmadan yola devam ettim. Zor da olsa kendimi dışarı attım. "Ya bahçedeyse…" dedim içimden. "Ya bana veda etmek için bahçede beni bekliyorsa…" Bahçeye çıktım. Ama Oğuz yine yoktu.

Rüzgâr tokat atar gibi yüzüme çarpıyordu. Bacaklarım beni kaldırmaya dayanamamış yere diz çökmüştü. İçimdeki sıcaklığa dayanamayan ben, kendimi tamamen yere attım. Yüzüstü yerdeydim. Rüzgârın söylediği her sözü duyuyordum:

"Yalnız kalacaksın sonsuza dek. Terk edildin. Bir daha gelmeyecek."

Bu sözleri dinliyor ama bir cevap veremiyordum. Rüzgâr konuşmaya devam ediyordu. Tek bir şey istedim o an: bir mucize olmasını. Gücümün yerine gelmesin istedim. Gücüm de beni terk ediyordu. Bense buna engel olamıyor, güçsüzlüğe mahkûm kalıyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.