Her sabah mutlu bir şekilde selamladığım güneş bu defa beni acımasızca uyandırmıştı. Baktığınızda her şey aynıydı. Ama ben öyle olduğunu hissetmiyordum . Bir şeyler farklıydı hem de çok farklı. Bu farklılık iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu henüz kestirememiştim. Ellerim birbirinden kopmak istemiyormuşcasına kapalıydı. Birbirlerinden destek alıyormuş gibilerdi. Ama nedendi? Neden böyle hissediyordum?
"Hadi, ama Ceren yapma bunu kendine! Her şey güzel geçecek. Hem benim 6. hissim zayıftır. Hissettiklerim çıkmayacağı için rahat olmalıyım."
İlk önce gözlerimi boş tavandan ayırdım ve etrafıma bakındım her şey aynıydı. Her şey dün gece bıraktığım gibiydi. Ayağa kalktım. Ayaklarımın ahşap parkeye sürtünmesinden rahatsız oldum ve bu yüzden bir terlik giydim. Zamanla aslında hissettiğim şeyin sıcaklık olduğunu fark ettim. Odada içime ölesiye işleyen boğucu bir hava vardı. Pencereyi açtım yüzüme doğru esen rüzgar bir tokat gibi çarpıyordu. Ayakta durmaktan yorulduğum için (sadece birkaç dakika durmuş olsam da) sallanan sandalyeme oturdum. Biraz da oturarak zaman öldürdükten sonra ayağa kalkıp pencereyi kapattım. Banyoya geçtim ve soğuk su ile duş aldım. Galiba biraz rahatladım, demeye fırsat bulmadan içimdeki sıcaklık artmaya kaldığı yerden devam ediyordu. İçimde bir yerde bir orman yanıyordu da denilebilirdi. Gardırobu açtım ve beyaz puantiyeli siyah elbisemi giydim. Bu sabah Oğuz ile kahvaltı yapmak için restorana gidecektik. Kötü hissetmeme rağmen imaj her şeydir, diyerek aynalı makyaj masamın karşısına geçtim.
"Hadi ama yapma! Biraz mutlu ol. Sen Ceren Efeoğlu'sun."
Ben Ceren Efeoğluydum da peki Ceren Efeoğlu kimdi? Otobiyografimi kısaca anlatayım. 21 yaşındayım. Moda tasarım bölümünde 3. sınıfım. Seneye mezun olduktan sonraki planım ilk önce iş bulup ismimi ülkeye tanıtıp daha sonra da kendi markamı kurmak. Evim çoğu insanın bilmediği yeşilliklerle kaplı bir tepede. Bu tepede yalnızca 3 ev var: Oğuz'un, benim ve Helen teyzemin. Benimle alakalı olan şeyler yalnızca bu birkaç cümle. Ben kim miyim? Ben bir çölüm. Sevdiklerimse birer damla su. Oğuz hariç çünkü o benim için daha etkileyici. Mesela bir kar tanesi. Erise bile bir iz kalıyor ıslaklığıyla. O benim sevdiğim insan. O benim sevgilim. O benim mutluluk kaynağım. O benim komşum.
Bu tepede yalnızca 3 ev var: Oğuz'un, benim ve Helen teyzenin. Helen teyze bir bebek bakıcısı. Dediğine göre eskiden tasarımcıymış. Sonradan ne olmuşsa bebek bakıcısı olmuş. Bebek bakıcılığına ilk başladığı zamanlar 2,3 bebek bakarmış. Şimdi yalnızca Duru'ya bakıyor. İyi ki benim teyzem. Bana 10. yaşımdan bu yana destek oluyor her konuda. Teyzemi seviyorum hatta onu, annemi sevdiğimden bile fazla seviyorum.
Neden ailemle yaşamıyorum?
Ben 10 yaşındayken ailem yurt dışına gitme kararı almıştı. Plâna göre ben de onlarla gidecektim. Fakat bu olaydan sonra onlarla gitmeyi reddettim:
Annem odasında kapıyı kapatmış ve sessizce telefonda konuşuyordu. Küçük çocuk merakıyla kulağımı kapıya dayadım ve dinlemeye başladım. Evde başka ses kaynağı olmadığından dikkatlice dinleyince rahatça duyuluyordu.
"Ay, bir de küçük çocuğu mu başıma bela edeceğim! Tamam, çocuğun hevesini kırmayalım dedim ama orada onunla da uğraşamam. Onu bir yatılı okula veririz. Dadıyla da falan uğraşamam. Hem ben iş kadınıyım canım. Biliyorsun böyle şeylere ayıracak vaktim yok."
Telefonla kimle konuştuğunu bilmiyordum ama annem karşısındaki her kimseyse onu dinliyordu.
"Ya benim hayatım ne olacak? İşlerim bu kadar iyi gidiyorken hem de! Tırnaklarımı kazıyarak buraya geldim şimdi bir çocuk uğruna her şeyden vaz mı geçeceğim? Bırak, teyzesinde kalsın zaten."
Bunu duyunca hayallerim yıkıldı. Onlara gitmek istemediğimi anneme söylediğimde diretmeye gerek kalmadan burada teyzemle kalmamı onayladı. Aslında bunu söylediğime mutlu bile olmuştu. İşte ben o günden bugüne annemden uzakta yaşıyorum. Ailemi yılda yalnızca bir defa ,doğum günüm olan 12 Haziranda, görürüm. Her geldiklerinde pahalı hediyeler getirirler.
İlk zamanlarda teyzemin evinde yaşıyordum. 18 yaşına geldiğimde ailem bu tepede bir arsa satın alıp benim için bir ev inşa ettirdi ve bir araba aldılar.
Şimdiye gelirsek
Hayatımı yalnızca birkaç kişi ile sınırlandırdığımı düşününce daha kötü oldum. Yok bu düşünmeyle olacak iş değil. Ayağa kalktım. Yerler adetâ beni kendine çekiyordu. Elimle duvara yaslandım ve kendimi penceremin önündeki sallanan sandalyeye attım. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Sanki bir şey gücümü sömürüyordu.
Ah, hayır! Kendimi toparlamam gerek. Saate baktım. 10.57 idi. Oğuz şimdi uyanmıştır, dedim. Ayağa kalktım ve banyoya doğru yol aldım. Attığım her adım beni daha çok yoruyordu ama Oğuz için değerdi. Beni mutlulukla tanıştıran o insan için değerdi. Yüzümü soğuk suyla yeniden yıkadım. Su derdi götürür, derler ama bu sefer götürmedi. Sol yanıma doğru kavurucu bir sıcaklık dışında hiçbir şey hissetmiyordum.
Kalan tek şey Oğuz'u uyandırmaktı. Evine gittim ve kapısını tıklattım. Ses seda yoktu. Tekrar tıklattım. Değişen bir şey olmadı. Duymamıştır, dedim. Sert bir şekilde defalarca tıklattım. Ne bir açan vardı ne de bir ses veren. Ya ona bir şey olmuşsa diye düşündüm. Yedek anahtarını kapısının önündeki paspasın altına koyduğunu bildiğim için paspasın altındaki anahtarı almak için eğildim ve dengemi kaybedince yere düştüm. Çok kötü hissediyordum kendimi. Ayağa kalktım ve kapıyı anahtarla açtım. İçeriye girdim, Oğuz'un odasına yöneldim. Kapısı açıktı ve Oğuz yoktu. Evin içinde dolaştım başka odadır, dedim. Yanıldım. Dolaşmaya çıkmıştır, dedim. Evin yakınlarında onu aradım, bulamadım. Çareyi telefon açmakta aradım. Telefonumu almak için eve doğru koştum. Arada düşüyordum ama hemen kalkıyordum. Hayır, diye sayıklıyordum sürekli. Odama gittim ve şifonyerin üzerindeki telefonumu alıp Oğuz'u aradım. Kaç defa aradığımı sayamadım ama her seferinde ulaştığım sonuç aynıydı: Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor! Konuşmaya çalıştım:
"Yani yani yani"
Devamı gelmiyordu. Söylemeye dilim varmıyordu. "Gitti." diyemiyordum. Sonra aklıma eğer gitmişse eşyalarını toplaması gerektiği düşüncesi geldi. Tekrar Oğuz'un evine gittim. Kıyafet dolabını açtım. Hiç kıyafeti kalmamıştı. Farklılığın sebebi onun yokluğuymuş.
Sol tarafıma doğru yönelen sıcaklık tüm vücudumu etkisi altına almıştı. Çok sıcak hissediyordum. Sanki cehennem sıcaklığıydı. Evet, evet bu bir cehennem sıcaklığıydı. Onsuzluk cehennemi. Bu sıkıntı katlanılmayacak hâle gelmişti. Nefes alamıyordum. Kendimi zorlayarak dışarı attım. Duyduğum tek ses rüzgarın kelimeleriydi:
"Terk edildin. Yalnız kalacaksın sonsuza dek. Sen bir cehennemsin. Sen bir cehennemsin. Yalnız kalacaksın."
Bu ses beynimin içerisinde defalarca yankılanıyordu. Bir mucize istedim sadece. Gücümün geri gelmesini istedim. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Bense gözlerimi açamıyor, güçsüzlüğe mahkum kalıyordum.