İstasyonun metal koridorlarında yankılanan bot sesleri, bir ölüm ilahisi gibi duvarlara çarpıyordu. Hava, ozon ve yanmış devre kartlarının keskin, geniz yakan kokusuyla doluydu. Elif, nefesini tutmuş, köşeyi dönmeden hemen önce Ares’in koluna yapıştı. Adamın kasları, bir çelik levha kadar sertti. Ares’in göz bebekleri, zihnindeki çipin yarattığı arızayla giderek daha fazla genişliyor, kehribar rengi gözlerinin etrafında damarlar mor bir ağ gibi yayılıyordu.
"Ares," diye fısıldadı Elif, sesi titriyordu. "Beni duyuyor musun? Bir sonraki kavşak 4. Bölge'ye çıkıyor. Oradan kargo hangarına sızabiliriz."
Ares cevap vermedi. Sadece dişlerini sıktı; çenesi o kadar gerilmişti ki kemiklerinin kırılacağını sandı. Derin, boğuk bir inilti göğsünden firar etti. Elini başındaki o ince, gümüşi yara izine götürdü. Hükümetin ona taktığı o lanetli kontrol cihazı, beyin korteksini bir mengene gibi sıkıyordu. Elif, Ares’in kontrolünü kaybetmeye başladığını anlamıştı. Onu burada bırakamazdı; hem bir bilim insanı olarak meraktan hem de artık reddedemeyeceği o karanlık çekim yüzünden.
Aniden, arkalarındaki ağır çelik kapı patlayarak açıldı. Kırmızı uyarı ışıkları dönmeye başladı, koridoru kan kırmızısı bir gölgeye boğdu.
"Hedef burada! Ateş serbest!" diye bağırdı bir asker sesi.
Lazer mermileri duvarlarda kıvılcımlar saçarak ıslık çaldı. Ares, bir anlık bir refleksle Elif’i kendine çekti ve belinden kavrayarak onu bir yük konteynerinin arkasına siper etti. Hareketleri insanüstü bir hızdaydı ama yüzündeki acı ifadesi, bu hızın bir bedeli olduğunu haykırıyordu. Ares elindeki plazma tabancasını ateşledi; her atış, koridordaki askerlerden birini yere seriyordu. Ama elleri titriyordu.
"Gitmene izin vermeyecekler," dedi Ares, sesi boğuk ve acı doluydu. "Çip... beynimi yakıyor Elif. Eğer sistem tamamen çökerse, beni vur. Beni burada bırak."
Elif, adamın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Ares’in teni ateş gibi yanıyordu. "Sus. Seni bırakmayacağım. Yıldızların sürgününde tek başıma kalmayacağım, anladın mı?"
Elif, çantasından çıkardığı küçük, manyetik bozucu cihazı aktif etti. Koridorun ışıkları bir anlığına söndü, sistem çöktü. Karanlığın sağladığı bu birkaç saniyelik boşluğu değerlendirerek koşmaya başladılar. Metal zemin adımları altında inlerken, Elif’in zihni bir çözüm arıyordu. İkisi de ölümün eşiğindeydi ama bu tehlike, aralarındaki o tuhaf, zehirli çekimi daha da belirginleştiriyordu. Birbirlerine bu kadar yakın olmak, nefeslerini paylaşmak; sanki evrenin geri kalanı yok olmuştu.
Hangar kapısına ulaştıklarında, Ares yere yığıldı. Vücudu kasılmalarla sarsılıyor, ağzından hafif bir kan sızıntısı geliyordu. Elif, onu acil çıkış kapsüllerinden birine doğru sürükledi. Kapsülün içine girdiklerinde, Elif hemen kontrol paneline geçti ve dış kapıları kilitledi.
Hangarın dışındaki gürültüler uzaklaşırken, kapsülün içindeki dar alan, ikisi için bir hücreden ziyade bir sığınağa dönüştü. Ares, kapsülün zemininde sırtını duvara yaslamış, nefes nefese kalmıştı. Çipin etkisi azalmaya başlıyordu ama Ares’in bakışları artık daha tehlikeli, daha... açtı.
Elif, adamın yanına çöktü. "Ares, iyi misin?"
Ares, elini uzatıp Elif’in çenesini kavradı. Parmak uçları, Elif’in teninde yavaş bir tura çıktı. Gözleri, kadının yüzünde bir harita çizer gibi dolaşıyordu. "Beni kurtarman hataydı," diye fısıldadı Ares. Sesi, kadife bir karanlık gibiydi; hem tehditkar hem de karşı konulamaz. "Beni geri getirdin, Elif. Ama ben artık o 'Kaptan' değilim. Kontrol cihazı her arıza verdiğinde, içimdeki o vahşi parçayı biraz daha serbest bırakıyor."
Elif, geri çekilmek yerine Ares’e biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık neredeyse yoktu. Ares’in ter damlası şakağından aşağı süzüldü ve Elif’in köprücük kemiğine düştü. Kadın, o temasla irkildi ama kaçmadı. Ares’in gözlerindeki o saf öfke, yerini yoğun bir arzuya bırakıyordu.
"Hükümetin kuklası değilim," dedi Elif, sesi kararlıydı. "Seni ben kurtardım. Sen benimsin."
Ares, acıyla karışık bir gülümsemeyle başını yana eğdi. Elif’in boynuna doğru bir adım attı, nefesi kadının kulağını yakıyordu. "Sen benimsin mi? Bunu söylemek tehlikeli, doktor. Çünkü eğer gerçekten bana ait olursan, bir daha asla gün ışığına çıkamazsın."
Kapsülün içinde gerilim o kadar yoğundu ki, hava adeta statik elektrikle dolmuştu. Ares, bir eliyle Elif’in saçlarını kavradı ve onu kendine doğru sertçe çekti. Dudakları, Elif’in dudaklarına milim kala durdu. O sırada, dışarıdaki kapıdan boğuk bir "tık" sesi geldi. Kapsülün kilit sistemi, dışarıdaki askerlerin müdahalesiyle devre dışı bırakılmaya başlanmıştı.
Ares, Elif’in gözlerinin içine bakarken fısıldadı: "Buradan kurtulmamızın tek bir yolu var. Ve bu, düşmanla değil, kendinle savaşmanı gerektirecek."
Elif’in kalbi, bir savaş davulu gibi göğsünde gümbürdüyordu. Tam Ares’in dudaklarına ulaşacakken, kapsülün tavanı büyük bir gürültüyle koptu. İçeriye dolan dondurucu vakum havası, ikisini de birbirinden ayırdı. Ares, bir hışımla ayağa kalktı. Gözlerinde artık sadece acı değil, saf bir yıkım arzusu vardı.
"Elif, aşağıya atla!" diye kükredi Ares, kollarını bir kalkan gibi açarak. "Aşağıdaki yakıt tankı bölmesine tutun! Hemen!"
"Ya sen?" diye çığlık attı Elif, boşluğa doğru savrulurken.
Ares, yukarıdaki askerlere doğru dönüp plazma tabancasını bir kez daha doldururken gülümsedi. Bu, sonun başlangıcı gibi bir gülümsemeydi.
"Ben geliyorum," dedi Ares. "Seni almaya."
Ve tam o anda, kapsülün dışındaki devasa tank patladı. Gökyüzü bir yıldızın ölümü kadar parlak bir ışığa büründü. Elif, karanlığa düşerken, tek duyduğu şey Ares’in gök gürültüsünü andıran sesinin metalik bir yankıdan ibaret kalışıydı.
Her şey karardı. Bir sonraki saniyede, uzay boşluğunun soğuğu değil, garip, sıcak bir elin parmakları Elif’in bileğini tuttu. Ancak bu el, Ares’in eli değildi.