Korktuğumu da söyleyecektim ama bu doktor sinirlerimi bozmuştu ve içimden ona güvenmek gelmiyordu.
Daha sonra babamla beraber, hastahanenin kafeteryasında oturup, birer fincan kahve içtik. Babamın
hiçbir şey yiyecek vakti olmamıştı. Bir kek aldı ve kemirmeye koyuldu.
V.C. ANDREWS
"Sekreterim bana ulaştığında, eve dönüş yolundaydım," dedi bana. "Tren istasyonunda durdum ve evi
aradım. Telefonu büyükannen açtı ve neler olup bittiğini anlattı. Ben de elimden geldiği kadar çabuk buraya
geldim. Şansımıza büyükannen evdeydi..."
"Şans değildi... Büyükannem, bizimle hastahaneye gelmeyi istemedi. Ambulansı ben çağırdım, diğer her
şeyi de kendi başıma hallettim. Eminim sosyete arkadaşlarından birine görünmekten korkmuştur..."
"Haksızlık ediyorsun Cinnamon. Biliyorsun ki büyükannen hastahanelerden hiç hoşlanmaz. Hasta olur."
"Ne olmuş yani? Hasta olması gerekiyorsa, hastahane-den daha iyi bir yer olamaz," diye karşı çıktım.
Babamın, bana kabul ettiremeyeceği bir tek şey varsa, o da büyükanne Beverly'e sempati duymaktır.
Büyükannemi hiçbir zaman gerçek bir gözyaşı dökerken görmedim. Büyükbaba Carlson'un cenazesinde
bile. Buna rağmen, en sevdiği eski filmlerin acıklı sahnelerinde hep ağlar. Oturma odasındaki televizyonun
karşısına geçer ve adeta kilitlenir. Sadece eski zaman filmlerini veren kanalları izler. Ve sürekli olarak
günümüz filmlerinden, kitaplarından, müziğinden şikâyet eder, bunların hepsini ahlâka aykırı ve yozlaşmış
bulur.
Ara sıra, ben de yanına oturup, onunla eski bir film izlerim. Bazıları çok iyidir. Mesela Rebecca. Özellikle
şeytan hizmetçi Bayan Danvers'ın, ölüme atlamakta olan ikinci Bayan VVinter'a yaptığı konuşmayı çok
beğenirim. Bayan Danvers'ın sesi ve konuşması öylesine davetkârdı ki benim bile içimde atlama isteği
uyandı.
CINNAMON
Filmin tamamını izledikten sonra, büyükanne Be-verly'nin bizim Bayan Danvers'ımız olduğunu düşünmeye
başladım. Annemi, uçurumdan atlaması için ikna etmeye çalıştığını, en azından deliliğin uçurumuna doğru
ittiğini düşündüm.
Yani şu anda olduğu yere.
"Bu dediğin hiç de komik değil Cinnamon. Bazı insanların tatsız şeylere karşı daha az tahammülleri
vardır," dedi babam.
"Büyükanne Beverly mi? Diğer kadınlardan daha mı güçsüz? Baba yapma lütfen."
Gözlerini önüne dikti ve sakin tavırlarına geri dönerek, kekini yemeğe devam etti. Babamın kendi halinde,
sakin bir çekiciliği vardır. Gerçekten de yakışıklı bir adamdır. Şu ana kadar gördüğüm en dikkat çekici ela
gözlere ve koyu kahverengi gür saçlara sahip. Güzel bir burnu, düzgün bir ağzı vardır. Neredeyse kare
biçimindeki çenesi, geniş alnı ve çıkık elmacık kemikleri onu zeki gösterir. Kusursuz denebilecek kadar güzel
giyinir ve üç haftada bir saçlarını düzelttirir.
Annemin, babam için, onunla ilgilenen erkeklerin en çekicisi olduğunu söylemesine anlam verebiliyordum.
Yeni çıkmaya başladıkları romantik günlerden bahsederken, hep babamın güvenilirliği ile duyarlılığından çok
etkilendiğini ve babamın onu kendisine bağlayıp, başka yollara sapmasını engellediğini vurgular. Bu ilişkiye
ne oldu acaba? Bu hale nasıl geldiler? Babam neden bütün bunları unutup, ilgisizliğe gömülmüştü?
V.C ANDREVVS
"Annen bir süre burada kalabilir," dedi. "Veya daha rahat edeceği ve problemleriyle daha yakından
ilgilenileceği bir yere gidebilir."
"Akıl hastahanesine demek istiyorsun?"
"Hayır, daha çok bir klinik."
Etrafa bakındım. Kolay ağlayan biri değilimdir. Gözyaşları geldiklerinde, onları kirpiklerimin arasında
sıkıştırıp, akmamaları için kendimi sıkarım. Derin nefesler aldım.
"Güçlü olmalıyız," diyordu.
Ona baktım. Saati kontrol ediyor ve çıkış kapısına doğru bakıyordu.
"Bugünkü satışın sonuçlarını bile öğrenemedim. Trene atladığım gibi buraya geldim," diye mırıldandı.
"Neredeydin baba? Neden ofisinde değildin? Müşterilerinle görüşme yapmak için ofiste oturman gerektiğini
sanıyordum."
"Bazen, büyük hesapları incelemeye gidiyorum," diye açıkladı. "Böylesi daha iyi oluyor. Olmadığım
zamanlarda işlerimi idare eden iyi bir asistanım da var."
"Nasıl oldu da sana ulaşılabilecek bir telefon numarası bırakmadın?"
"Çok hızlı çıktım. Unuttum," dedi. Yalan söylemek bence bir sanattır. İyi yalan söylemek. Hemen hemen iyi rol yapmak için gereken tekniği,
beceriyi ve enerjiyi gerektirir. Yalan söylediğinde, bir an için, kendinden bir adım dışarı çıkarsın. Başka bir
insana dönü-
CINNAMON
sürsün. Bunu öyle bir şekilde yapmalısın ki, karşındaki sana inanmalı ve güvenmelidir. Hikâyeler
uydurmaya, gerçekleri değiştirmeye bayılırım. Bazen ne kadar ileri gidebileceğimi sınarım. İyi yalan
söylemenin sırrı sizi dinleyenin gözlerinin içine nasıl baktığınızda, başınızı nasıl rahat bir şekilde
tuttuğunuzda, ses tonunuzdaki samimiyettedir.
Babam, bütün yalanlarını telefonda söylediği için kötü bir yalancıydı. Müşterileriyle yüz yüze olması
gerekmiyordu. Telefonda, satış istatistiklerini aktarıyor, bilgi veriyor, kendi hatalarını diğer insanlara,
şirketlere yüklüyordu. Bir kulağa konuşmak, bir çift göze konuşmaktan daha kolaydı.
Neden olduğunu bilmiyordum ama babamın yalan söylediğinin farkındaydım. Sebebinin ne olabileceği
aklıma gelmiyordu, fakat yalan söylüyordu işte. Belki de dünyayı kandırma işine çok fazla kafa yorduğum
içindi.
"Sanırım eve gitsek daha iyi olacak Cinnamon, hem senin de ödevlerin vardır. Artık burada yapılacak bir
şey kalmadı,"
"Onu bir kere daha görmek istiyorum," dedim.
"Ama bu onu rahatsız etmekten başka bir işe yaramaz."
"Hayır bence böyle rahatsız bir yerde bizi görmek biraz olsun moralini düzeltecektir."
Babama öyle bir bakış attım ki, hiçbir şey söyleyemedi. Bunu yapmayı annem öğretmişti: Gözlerimle
konuşmayı.
"Tamam ama elini çabuk tut. Ben birkaç yere telefon etmeye gidiyorum."
V.C. ANDREWS
Yanımdan ayrıldı ve üst kata çıktım. Anneme, uyuması için yatıştırıcı vermişlerdi. Ama hâlâ kendi kendine
söyleniyor, inliyordu. Yavaşça yanına sokulup elini tuttum.
"Anne, benim. Biraz daha iyi hissetmiyor musun?"
"Bebeğim..." diye mırıldandı.
"Ne?"
"Küçük Sacha," gözlerini açıp bana baktı. Birden gülümsedi.
"Cinnamon! Sacha nasıl? Sana ne söylediler?" dedi.
Şimdi de Doğurduğunu düşünüyor dedim kendi kendime. Erken Doğum yaptığını...
"Biliyorum iyi olacak, biliyorum. Şu an erken Doğum bakım bölümünde, ona orada çok iyi bakıyorlardır.
Sen bana onun nasıl olduğunu söylersin tamam mı? Bana haber verirsin," elimi sıkıca tutmuş, ısrar
ediyordu.
"Merak etme anne, O çok iyi durumda. Her saniye biraz daha büyüyor."
Gülümsedi.
"Biliyordum, iyi olacağını biliyordum. Çok güzel değil mi Cinnamon? Tıpkı senin gibi. Sen de çok güzel bir
bebektin. Haklıyım değil mi? Çok güzel değil mi?"
"Evet anne, çok güzel."
"Biliyordum. Küçük bir kız kardeşin var Cinnamon. Bu mükemmel bir şey! Mükemmel!" Rahatlamış
görünüyordu, gözlerini kapattı, nefes alıp verişi düzeldi. Sonunda sakinleşmişti
CINNAMON
Gördünüz mü? İsterseniz herkesten iyi yalan söyleyebilirsiniz.
Bazen çok kolay olur.
Ve sonunda çok iyi bir aktris olursunuz.
Babamla eve dönerken, ikimizden de ses çıkmıyordu. Korkunun ve üzüntünün sessizliğiydi bu. Babam
derin düşüncelere dalmıştı, büyük ihtimalle bugün sipariş ettiği malları düşünüyordu. Son zamanlarda
babamın kendi evinde bir misafir olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bana her baktığında, bir kızı olduğuna
şaşırıyor gibi bir hali vardı. Sanki bir rüyadaydı. Bütün hayatı, annem ve ben ona geçici bir hayâl gibi
geliyorduk. Gözlerini kapatmam?
Birden "Okul nasıl?" diye sordu. Bu soru aylar önce hazırlanmış, beyninin bir köşesinde beklemiş ve şimdi
bir anda ortaya atılmış gibiydi.
"Okul mu?"
"Evet, derslerin nasıl bugünlerde?" "İyi, baba. Her dönem onur listesindeyim," diye hatırlattım.
"Ah doğru ya, doğru... Eh işte bu çok iyi Cinnamon. İyi bir üniversiteye gitmelisin, benim mezun olduğum
New Y-ork Üniversitesi gibi. Bu çok önemli." Tekrar yüzünü bana çevirdi. "Umarım bu talihsiz olay, derslerini
kötü yönde etkilemez. Güçlü olmalısın ve öncelikle derslerini düşünmelisin."
"Annemin sağlığı benim için her şeyden önemlidir," dedim sesimi yükselterek. Senin için de öyle olmalı
diye
V.C. ANDREWS
eklemek isterdim. Ama gözlerimi kapattım ve ağzımdan, uzun zamandır düşünüp durduğum şeylerin bir
anda çıkabileceği korkusuyla dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Düşünceler, kelimeler, çığlıklar, hepsi
kafamda birikmiş, kovanlarında rahatsız edilince dışarı fırlayan arılar gibi, ağzımdan çıkarak babamı
sokmayı bekliyorlardı. Ancak bu şekilde gözleri açılıp, geçtiğimiz seneden itibaren ailemize neler olduğunu
görebilirdi. Yani, Büyükanne Beverly'nin gelişinden beri.
Eve girdiğimiz anda kendine gelmiş olmalıydı. Büyükanne Beverly ambulans gelip annemi aldığından beri,
bütün gün çok yoğun olmuş. İlk fark ettiğim şey, annemin en sevdiği tabloların koridorun duvarından kalkmış
olduğuydu. Bu iki resmi annem, üçümüzün çıktığı kısa bir New Or-leans seyahati sırasında almıştı. İkisi de
suluboya işiydi. Bir tanesinde, kürdan bacaklı Cajun evlerinden biri verandasında halı dokuyan bir kadınla
beraber, bütün detaylarıyla çizilmişti. Öbüründe ise genç bir çift, bir kanoya oturmuş, sisler içinde
ilerliyorlardı. Her iki resimde de hüzünlü bir romantizm vardı.
Büyükanne Beverly bu iki resmin, sanat eseri olmak için fazlasıyla kasvetli olduğunu söylerdi. Daha çok,
mutsuz birinin gördüğü kâbuslara benzediklerini ve eve gelen bir misafirin de ilk bakışta görmesi gereken
şeyler değil, en son şeyler olduklarını söyler.
"Annemin resimleri nerede?" diye sordum büyükanne Beverly'nin oturma odasından çıktığını görür
görmez.
Bana cevap vermek yerine, babama bakarak "Durumu nasıl?" diye sordu.
CINNAMON
"Biraz sakinleştirici verdiler. Ama doktor ciddi bir bunalım geçirdiğini, bundan kısa sürede kurtulmazsa onu
ruh ve sinir hastalıkları kliniğine yatırmaları gerekeceğini söyledi. Daha ciddi bir terapiye ihtiyacı olacakmış. "
"Bir gün böyle olacağını adım gibi biliyordum. Bunu senin de görememen için kör olman gerek Taylor."
Babam tepki göstermedi. Annesinden azar işiten küçük bir çocuk gibi öylece ayakta dikiliyordu.
"Annemin resimleri nerede dedim büyükanne?" diye sorumu tekrarladım.
"Bu evde yeterince sıkıntı ve kasvet var. Etrafı neşeli hale sokmaya çalışıyorum."
"Annem o resimlerin duvarda durmalarını istiyor," diye bağırdım ve babama döndüm "Söyle ona resimleri
yerlerine assın!"
Büyükanne Beverly beni duymuyordu. "Oraya daha hoş bir şeyler asalım. Daha canlı, daha renkli resimler
alacağım. Koridorun aydınlatmasını değiştirmeliyiz, bu hali çok karanlık. Ayrıca duvarları da daha açık bir
renge boyatmalı-yız. Girişteki halıyı da değiştirmenin vakti geldi."
"Hayır! Hiçbir şeyi değiştirmeyeceksin! Baba, bir şeyler söylesene...
"Çok yorgunum, önce bebek ardından da bu. Hepsi üst üste geldi," dedi ve başını çaresizce iki yana
salladı.
"Elbette!.. Çok sıkıldın ve yoruldun Taylor. Gel bir fincan çay iç. Sevdiğin kurabiyelerden de yaptım. Ayrıca
sevdiğin reçelden de var. Dün senin için almıştım."
V.C. ANDREWS
"Evet iyi olur," dedi babam. Ve bana bakıp "Cinnamon bunları şimdilik kendine dert etme, şu an önemli
olan bunlar değil," dedi.
Büyükanne Beverly gülümsedi.
"Sende bir şeyler yemek ister misin hayatım?"
Annem büyükanne Beverly'nin mutfağa girmesinden nefret ederdi. Babamın sevdiği yemekleri bildiğini
söyleyip durmasına rağmen bebeğini düşürene kadar, tek bir akşam yemeği bile hazırlamasına izin vermedi.
Annemin bu direnişinin, yemek pişirme aşkından gelmediğini biliyordum. Beni en başından uyarmıştı.
Büyükanne Beverly'nin sadece evimize taşınmakla kalmayacağını ve hayatımızın içine girmeye çalışacağını
söylemişti.
"Bu kadın hiçbir şeye karışmadan duramaz . Doğasında var. Her şeyi kendisi baştan ele alacak ve yatak
dışında her yerde benim yerimi almaya çalışacak," demişti. "Aslında ondan her şey beklenir..."
Tabii ki abartıyordu.