Düşününce komik geldi. İnsanın evinde, ailesiyle beraber yaşarken bile kendini yalnız hissetmesi ne garip.
İnsanın ailesinin olması, yetim olmaması kendisini hiçbir zaman yalnız ve yabancı hissetmemesini
sağlamıyor. Clarence'ın benimle olmasının, benim bütün sıkıntılarımı ve dertlerimi çekmesinin nedenini
anlayabiliyorum. Kendini gerçek bir ailede hissediyor.
"Onu nasıl izlemeyi düşünüyorsun Cinnamon?"
"Çalıştığı yeri biliyorum. Oralara gidince bakarız."
"Sanırım bir plân yapmadın. Peki o zaman nasıl..."
"Eğer gelmek istemiyorsan..."
"Hayır, tamam. Tamam. Geliyorum, geliyorum."
Daha Wall Street'e gelmeden aptalca bir işe kalkıştığımı anladım. Trafik, kalabalık ve binaların büyüklüğü
üstüme üstüme geldi ve bu işin Clarence'ın düşündüğü gibi saçma olduğunu fark ettim.
"İlk olarak ne yapacağız?" dedi.
CINNAMON
"Babamın çalıştığı binaya en yakın park yerini bulacağız," dedim. Daha önce şehre çok gelmiş ve buraları
tanıyormuş gibi görünmeye çalışıyordum. Ama tabii ki gerçek bu değildi. Annem şehre inmekten hoşlanmaz.
Gösteriler dışında. İlk Broadvvay gösterimi annem ve babamla beraber izlemiştim. Operadaki Hayalet
müzikaliydi. Çok etkilenmiştim. Müzikal bittiğinde dilim tutulmuştu.
Annem sahneyi göstererek: "Günün birinde burada olacaksın Cinnamon," diye kulağıma fısıldamıştı.
Ondan sonraki yıllarda da birkaç gösteriye gelmiştik a-ma sadece annemle ben. Babam çalışıyordu veya
müşterileriyle meşguldü.
Park yeri bulmak işin kolay kısmıydı. Arabadan çıktık ve babamın binasına doğru yürümeye başladık.
"Buraya daha önce geldin mi?"
"Yıllar önce, daha beşinci sınıftaydım. Bir tatil günüydü, babam beni işyerine götürüp gezdirmeye karar
vermişti. Annem de bizimle gelmişti ve sonra ikimiz yine bir gösteriye gitmiştik. Çok güzel bir gündü..."
"Babamın çok zor ve garip bir işi olduğunu düşünmüştüm. Bütün o bağırışlar ve heyecan. Oradaki
insanların bu işi nasıl dikkatle izlediklerini ve o kargaşanın içinde nasıl çalıştıklarını anlayamamıştım. Babam
içlerindeki en sakin kişi gibi görünmüştü."
Clarence dikkatle dinlemekteydi, anlattıklarım ilgisini çekiyordu. Şehre çok sık gelmiyordu. Çevredeki
kalabalığı, insanları, hareketliliği, gürültüyü, rengarenk tabelaları şaşkınlıkla izliyordu. Tüm bu karışıklık bir
anda insan beynine
V.C. ANDREWS
girdiğinde, hafızası dolmuş bir bilgisayar gibi beyin de bir anda durur mu acaba diye düşündüm.
"Şimdi?" diye sordu.
"Binanın girişinde kafeterya var oraya gidip biraz oturalım," dedim.
Hem giriş bölümünü rahatça görebileceğimiz hem de Clarence'ı memnun edecek bir masaya oturduk.
Kahvaltı etmemiş olduğum için açtım. Hemen yumurta ve çörek ısmarladım. Clarence ise sadece bir kahve
aldı ve benim yememi izledi. Gözüm, yukarı ve aşağı doğru sürekli hareket halinde olan dört asansördeydi.
Birçok insan gelmiş, işe başlamıştı.
"Babanın tam olarak ne yaptığını düşünüyorsun?" diye sordu Clarence.
"Galiba yeni bir iş arıyor. Bu yüzden sekreterine nereye gittiğini söylemiyor ve çağrılarına cevap vermiyor."
"Evet, olabilir," dedi. "Büyük ihtimalle işinden ayrılmayı, başarısızlığa uğramayı gururuna yediremiyor.
Benim babam yirmi yıllık hukukî geçmişinde tek bir hata bile yapmamıştır."
"Gerçekten mi?"
"Bilemiyorum bize böyle yansıtıyor. Annemin ise yanında çalışanların hepsinin aklı onunkinin yarısı kadar."
Gülümsedi. "Bir nevî çifte deha çocuğuyum"
Beni güldürüyordu. Clarence yakışıklıydı sanırım. Bazen konuşurken gözleri parlıyordu ve bu onu çok
çekici kılıyordu. En çekici noktası ise, çekici olduğunun farkında olma-
CINNAMON
ması ; ancak, insanlar hakkında hep kuşkucu olmuşumdur, özellikle de erkekler hakkında. Gülümsemeleri,
konuşmaları bir sihirbazın elindeki küçük toplar gibidir. Bir vardır bir yoktur.
Yemeğimi bitirip hesabı ödedim.
"Şimdi ne yapıyoruz?""Babamın, yukarda, masasının başında olup olmadığını öğrenmeliyiz. Arayıp müşterilerinden biri gibi
davranacağım. Eğer yukardaysa, burası kapanana kadar istediğimizi yapabiliriz. Buradan çıkıp nereye
gittiğine bakarız."
Lobideki, ödemeli görüşme yapılan telefonlara gittik. Babamın numarasını çevirdim. Sekreteri açtı. Orada
olup olmadığını sordum.
"Maalesef, şimdi çıktı. Sizi Bay Posner'a bağlayayım, o da ..."
"Hayır, gerek yok," dedim ve kapattım.
"Çıkmış," dedim Clarence'a. "Biraz önce!"
Hemen lobideki gazete dergi satan ufak dükkânın içine daldık. Bir şeyler bakıyormuş gibi yapmaya
başladık. Bir yandan da asansörleri kontrol ediyordum. Birkaç dakika sonra babam göründü. Girişe doğru
yürüdü ve binadan çıktı. Biz de hemen arkasından çıktık.
"Dikkatli olmalıyız. Yakalanmak istemiyorum."
"Televizyonda bu tür şeyleri çok izledim. Belirli bir mesafe bırakacağız ve bu mesafeyi koruyarak
arkasından gideceğiz," dedi Clarence.
V.C. ANDREWS
Babam hızlı adımlarla kaldırımda ilerliyordu. Kalın, yün atkısı omuzlarında dalgalanıyordu. Şık
görünüyordu. Büyükanne Beverly'nin bütün gün oturup izlediği eski filmlerdeki Cary Grant kadar şık ve
yakışıklı görünüyordu. Hiç arkasına dönüp bakmıyordu. Caddeyi geçti, başka bir sokağa girdi. Biraz sonra
yol üzerindeki bir cafeye girdi. Çok büyük bir yer değildi ama önü iki tane camdan oluşuyordu ve içerisi
olduğu gibi görünüyordu.
"Adamcağız kahve molası veriyor," dedi Clarence. "Yeni bir şirkete falan gitmiyor."
Ama babam içeri girer girmez, önde duran boş masaları, kasayı ve servis yapılan yeri geçerek diplere
doğru yürüdü. En gerideki masaya oturdu. Bizim bulunduğumuz açıdan, oturduğu masa ve babam
görünmüyordu. Biraz sağa doğru kaydık ve orada çok hoş görünümlü, şık bir iş kıyafeti içinde sarışın bir
kadının olduğunu fark ettik. Bu kadın selâmlaşır gibi babamın elini tuttu, birbirlerine uzunca baktılar, babam
gülümsedi ve karşısına oturdu. Kadının elini hâlâ bırakmamıştı.
Ciğerlerimdeki hava olduğu gibi dışarı çıkmış ve yerine buharlar çıkaran sıcak bir sıvı akmıştı sanki. Bu
sıvı göğsümü ve yukarı çıkarak yüzümü yakıyordu. Dakikalar geçmişti, babamla kadın hâlâ el ele
oturuyorlardı.
Clarence durumumun farkına varmıştı. "Belki sadece bir müşterisidir."
Gözlerindeki umut dolu bakışı küçümser bir tavırla, "Müşterilerinle el ele oturmazsın," dedim.
CINNAMON
İkimiz de orada, camdan içeriye bakakalmıştık. Her ne konuşuyorlarsa, babamın hoşuna gidiyordu.
Yüzünde mutlu bir gülümseme ifadesi vardı. Birden masanın üstünden uzandı ve kadını öptü.
"Hâlâ iş görüşmesi olduğunu mu düşünüyorsun?"
Clarence başını önüne eğdi. "Üzgünüm," dedi.
"Ben de," dedim ağlamaklı üzgün bir sesle. Arkamı döndüm ve elimden geldiğince hızlı yürümeye
başladım. Clarence arkamdan koştu.
"Bu kadar emin olma. Hâlâ masum bir şey olabilir."
"Kabil'in Habil'i öldürmesi kadar masum," diye cevap verdim. Gözlerimdeki yaşlar donmuş, kirpiklerime
takılmış dünyayı bana sisli gösteriyorlardı.
Tek düşündüğüm, annemin hasta ve mutsuz, yalnız başına, bir hastahane odasında yatıyor olduğuydu.
Gırtlağımı temizledim. Koşar adımlarla caddeyi geçerek park yerine yöneldim.
Clarence, beni yatıştırmaya çalışarak, "Şehre inip bu manzarayı görmek için doğru zamanı seçmen ne
kadar ilginç. Sence de öyle değil mi?" dedi.
Öylesine ani durdum ki az daha bir yaya üstüme çıkıyordu.
"Hiç de sandığın kadar ilginç değil aslında."
"Ne demek istiyorsun? Bundan haberin var mıydı?"
"Hayır. Evdeki ruhlar beni buraya gönderdiler. Bu sabah uyandığım andan beri içimde bu his var. Dün de
bütün ge-
V.C. ANDREWS
ce sanki biri kulağıma fısıldıyormuş gibiydi. Beni buraya ittiler."
"Dalga geçiyorsun herhalde. Değil mi?""Hayır dalga geçmiyorum. Beni koruyorlar," dedim. Yürümeye devam ettim. Clarence yine bana yetişmek
için koştu.
"Evinizde ruhlar olduğuna mı inanıyorsun? Bunun sadece çevredeki insanları inandırmak ve eğlenmek için
etrafa yaydığımız bir şey olduğunu sanıyordum."
"Öyleydi ama artık değil. Ben inanıyorum." Otoparkın girişinin önünde durdum. "Bu hafta bir gece gel bize,
beraber çatıya çıkalım sonra kendin karar verirsin evde ruhların olup olmadığına."
"Gerçekten mi?"
"Eğer korkmayacaksan."
"Hayır," dedi kafasını sallayarak. Arkasını dönerek babamı gördüğümüz cafeye doğru baktı. Sonra tekrar
bana döndü ve hayır diye tekrar etti. Ama bu sefer sesi kulağıma inandırıcı gelmemişti.
"Kliniğe uğrayıp annemi, görmek istiyorum. Arabada bekler misin?"
"Tabii ki,"
"Sağol."
Donmuş gözyaşlarımdan biri yerinden kaydı ve yanağımdan aşağı süzülmeye başladı. Ağladığımı
Clarence'a belli etmemek için başımı çevirdim.
CINNAMON
Kimsenin beni, babamın bu yaptığına ağlarken görmesini istememiştim.
Bazen üzüntü de aşk gibi gizli tutulmalıdır.
Hattâ bazen ikisi beraber hissedilir, aynı duyguyu yaratırlar.
Kliniğe geldik, park ettim. "Beni merak etme, burada oyalanırım. Zaten şu sosyal bilgiler dersinin notlarını
okumam lâzımdı, onlara bakarım," dedi Clarence.
Bana cesaret ve umut verici bir şekilde gülümsedi. Şehirden buraya gelene kadar, yol boyunca hiçbir
konuşma girişimine karşılık vermemiştim. Babamın o kadını, gün ortasında, halka açık bir yerde, utanmadan
ve hiç çekinmeden öpmesi gözümün önünden gitmiyordu. Belki de kimseye yakalanma ihtimali olmadığını
düşünüyordu. Veya yakalansa da umurunda olmayacaktı. Onu gören biri ne yapacaktı ki? Kliniğe telefon
edip anneme mi anlatacaktı?
Arabadan çıktım. Sabahki parçalı bulutlu hava, daha da soğumuş, yüzüme çarpan dondurucu rüzgâr ve
göğü kaplayan simsiyah bulutlarla kasvetli bir hal almıştı. Kışın, buz gibi parmaklarıyla, belimden boynuma
doğru yavaşça sürtündüğünü ve boynumu kavradığını hissediyordum. Ceketimin fermuarını çekip, sağıma
soluma dikkat etmeden, bilinçsizce binaya doğru yürümeye başladım. Trans halinde biri gibi hareket
ediyordum ve vücudum isteğim dışı taşınıyor gibiydi. Park etmiş bir arabanın canımdan kendimi gördüm ve
başımın ve omuzlarımın ağırlığını tekrar hissettim.
V.C. ANDREWS
Çok fazla kahvaltı ettiğim için pişmandım. Babamı o kadınla gördükten sonra, sinir mideme vurmuştu ve
sabah yediğim her şey şimdi midemde kurşun gibi ağırlık yapıyordu. Boğazımdan geri gelip ağzımdan
çıkmak istiyorlardı. Bacaklarım o kadar ağır geliyorlardı ki ön giriş kapısındaki birkaç merdiveni çıkarken
zorlandığımı hissettim. Derin bir nefes aldım ve içeri girdim.
Yaşlı bir kadın asansörlere doğru yürüyordu, koluna girmiş ona yardım etmekte olan hemşire bana baktı
ve gülümsedi. Kadın beni gördü, hemşirenin elini sıkıca tuttu ve durdu.
"Bu Ida," diye ağlamaya başladı. Gözünden mutluluk gözyaşları boşalıyordu.
"Hayır Rachel, hayır. Bu Ida değil."
"Tabii ki o. Ida bu. 1da nerelerdeydin? Seni o kadar merak ettim ki..."
Hemşire anlayışlı bir tavırla gülümsedi.
Sanki kafamda bir düğme vardı ve basıldığında gerçek dünyadan taklit dünyasına geçiyordum. Belki bütün
oyuncularda, aktörlerde ve aktrislerde olan şey de buydu.
"Uzaklardaydım," dedim duygusal bir sesle. "Elimden geldiğince çabuk geldim."
"Oh, canım, canım. Hep aklım sendeydi. Genç bir kadın tek başına koca Avrupa'da... Kız kardeşim sana
iyi baktı mı?"
"Evet ve hep senden bahsetti."
"Öyle mi? Ne hoş, bana her şeyi anlatacaksın." . 88
CINNAMON
"Anlatacak," diye araya girdi hemşire. "Önce biraz uyu-malısın."
"Anlatacağım, söz. Sen dinlendikten sonra," dedim.
"Çok güzel. Sakın unutma ama." Bana doğru uzandı ve elimi tuttu. Yaşlılıktan kırışmış derisini hissettim.
Parmakları çok inceydi ve derisiyle kemikleri arasında başka bir şey yok gibiydi.