Şimdi
Kiran cevap vermedi.
Dudakları ince bir çizgi halini aldı, bakışlarını Asel'in yüzünden kopardı ve tek kelime etmeden döndü. Asel sırtı dönük, koridorda uzaklaşan uzun adımlarını izlerken bir an duraksadı. Belki geri dönerdi. Belki, en azından insanlığın nezaket kurallarına uyup "Beni takip et" derdi. Ama Kiran, adeta karanlığın içine eriyerek koridorun köşesini döndü ve gözden kayboldu.
Asel elindeki deftere baktı, sonra boş koridora, sonra tekrar deftere. Derin, titrek bir nefes aldı.
Tamam, diye geçirdi içinden. Sanırım peşinden gitmem gerekiyor.
Onu getirdiği yer, Asel'in uyandığı o ilk odaydı. Fakat bu kez pürüzsüz yüzeyli ahşap masanın üzerinde bir şeyler vardı. Küçük, toprak bir tabakta koyu renkli, yoğun dokulu bir ekmek dilimi duruyordu. Yanındaki kristal kasede tuhaf bir şekilde parıldayan, akışkan bir sıvı ve o ilk uyandığında başucunda bulduğu, rengi vişne çürüğüne çalan aynı içecek vardı.
Kiran kapının eşiğinde, kollarını iki yanına serbestçe bırakmış, dimdik duruyordu. Gölgeli bir heykel gibiydi. "Yiyin," dedi düz, emreden bir sesle.
"Teşekkür ederim ama ben—"
"Yiyin." Bu bir rica değildi; fiziksel bir ihtiyaçtan çok, ritüelistik bir zorunluluğu andırıyordu sesi.
Asel itiraz etmedi. Masaya oturdu ve dikkatle ekmeği eline aldı. Şüpheli bir şekilde kokladı. Tanıdıktı; buğday, ateş ve emeğin o evrensel, güven verici kokusu. Küçük bir parça kopardı ve tereddütle ağzına attı.
Beklediğinden çok daha iyiydi. Yoğun, doyurucu ve hafifti.
Bakışları kristal kasedeki o tuhaf, içten içe altın rengi bir ışıkla parlayan sıvıya kaydı. "Bu ne?" diye sordu.
"Bal."
"Bal mı? Rengi neden böyle... parlıyor?"
"Buradaki arılar farklıdır."
Asel kaşlarını çattı. "Neden farklılar?"
Kiran yine o dipsiz sessizliğine gömüldü. Cevap yoktu.
Asel, parlayan balı ekmeğine sürdü ve ufak bir ısırık aldı. Tat tomurcukları anında şiddetli bir şokla uyandı. Vişnenin mayhoşluğu, lavantanın o baş döndürücü aroması ve bunlara eşlik eden, Dünya'da karşılığı olmayan; insana bahar sabahlarını ve sonsuz çayırları hatırlatan, ismi konmamış üçüncü bir tat...
"Bu... bu gerçekten muazzam," diye mırıldandı farkında olmadan.
Kiran o sırada pencereye doğru yürümüş, omuzları kaskatı bir şekilde o iki aylı gökyüzüne bakıyordu. Asel'in iltifatına tepki vermedi. Asel lokmasını yavaşça çiğnerken onu izledi. Adamın duruşunda gram esneklik yoktu. Açıklama yapmıyordu. İmkânsız bir yere kaçırılmış genç bir kadından özür dilemiyordu. Onu yatıştırmaya çalışmıyordu.
Buz gibi bir adam, diye düşündü Asel. Ve çok, çok yaşlı.
"Oturmayacak mısınız?" diye sordu, sessizliği kırmak için.
"Hayır."
"Neden?"
Yine o boğucu sessizlik.
Asel elindeki ekmeği yavaşça masaya bıraktı. "Görmek istediğim bir şey var," dedi sesini sabit tutmaya çalışarak. "Madem bana bu yeri, neden burada olduğumu açıklamayacaksınız, en azından dışarı çıkıp biraz etrafı gezebilir miyim?"
Kiran başını usulca çevirdi. Galaksi gözleri Asel'i delip geçiyordu.
"Hayır."
"Neden?"
"Henüz değil."
"Ne zaman peki?"
"Bilmiyorum."
Asel sinirlerine hâkim olabilmek için derin bir nefes aldı. Defterini önüne çekti ve sert hareketlerle yazmaya başladı. Kiran olduğu yerde durmuş, onun bu öfkeli çabasını izliyordu ama araya girmiyordu.
"Not alıyorum," dedi Asel başını kaldırmadan, sanki ona hesap vermesi gerekiyormuş gibi. "Her şeyi, her detayı not alırım. Bu benim dünyayı anlama şeklim. Alışkanlık."
Kiran sessiz kaldı. Asel'in parmakları kalemi daha sıkı kavradı.
"Annem de öyle yapardı," diye fısıldadı Asel, sesi birden savunmasızlaşmıştı. "Defterleri, ciltler dolusu notları vardı. O öldükten sonra buldum hepsini." Bakışlarını Kiran'ın o geçit vermez yüzüne dikti. "Sizi tanıyordu, değil mi? Dolaylı da olsa bir bağlantınız vardı."
Kiran’ın geniş omuzları milimetrik bir şekilde gerildi. Çok belirsiz bir tepkiydi ama yıllardır en ufak mimikleri gözlemleyen Asel için bu bir çığlık kadar netti.
İlginç, diye geçirdi içinden. Demek ki bir şeyler biliyor ve bu onu rahatsız ediyor.
"O gözlemlediğim yıldız tozu anormalliği..." diye devam etti Asel üstüne giderek. "Benden geldiğini söylemiştiniz. Bu nasıl mümkün olabilir?"
Yine o sağır edici sessizlik.
"Kiran!"
"Uzun bir hikaye."
Asel arkasına, sandalyeye yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. "Gördüğün gibi oldukça fazla zamanım var. Etrafta koşturup yetişmem gereken bir hayatım yok artık."
Kiran sonunda tamamen ona döndü. O yabancı ışığın altında gözleri daha da ürkütücü, daha da büyüleyiciydi. Yıldızların doğum ve ölüm sancılarını andıran o dönen harelerin ardında yoğun bir yorgunluk, belki de asırlık bir vicdan azabı yatıyordu. Asel, karşısındaki adamın sadece yaşlı değil, aynı zamanda çok yaralı olduğunu o an hissetti.
"Yemeğinizi bitirin. Sonra anlatacağım," dedi Kiran kısık bir sesle.
"Az önce bana günaydın bile demek istemiyordunuz."
"Fikrim değişti."
Asel kaşlarını alaycı bir şekilde kaldırdı. İki yüz otuz yaşındaki ölümsüz bir varlık, bu kadar ani karar değiştirir miydi?
Sorgulamadı. Ekmeğe döndü. Bal bitti. Ekmek bitti. Vişneli içecek boğazından son kez kaydı.
"Bitti," dedi kararlılıkla.
Kiran pencereden uzaklaşıp odanın tam ortasına geldi. Bir sandalyeye oturmadı ya da bir yere yaslanmadı. Sadece durdu ve tüm ağırlığıyla konuşmaya başladı.
Kelimeleri az, cümleleri kısa ve keskindi. Sura’dan bahsetti; ayak bastıkları bu gezegenin adından, onun karmaşık konumundan ve Suralıların uzun ama nihayetinde bir gün sona eren, ölümlü hayatlarından. Ardından 'Yıldız Koruyuculuğu' diye bir kavramdan söz etti. Görevi buydu. Gökyüzünü bir arada tutmak, yörüngelerin sapmasını engellemek, evrensel dengeyi sağlamak.
Sonra aniden sustu.
"Ve?" diye sordu Asel, kalemini sayfanın üzerinde bekleterek.
"Ve bu kadar."
"Hayır, değil." Asel kalemi masaya bıraktı. Gözlerinin içine baktı. "Beni neden buraya getirdiniz? Asıl sorum buydu ve etrafından dolanıyorsunuz."
Kiran uzun, çok uzun bir süre ona baktı. Yüzündeki o soğuk maske ilk kez çatladı.
"Ben getirmedim," dedi en sonunda, sesi bir itiraf ağırlığındaydı. "Getirmek istemedim. Henüz hazır değildin."
"O zaman kim getirdi beni buraya?"
"Denge." Kısa bir es verdi. "Kapı... kapı kendiliğinden açıldı. Ben onu kapalı tutmak için direndim, inanın elimden geleni yaptım. Ama gücüm yetmedi."
Asel bu bilgiyi yutkunarak sindirmeye çalıştı. Kendiliğinden açıldı. Kiran onu buraya sürüklememişti; Kiran, onu buraya çeken güce karşı kaybetmişti.
"Neden hazır değildim?" diye sordu sessizce.
"Çünkü buraya gelmeden önce bilmen, öğrenmen gereken çok fazla şey vardı."
"Hangi şeyler?"
Yine cevap yoktu.
Asel başını iki yana salladı. Buzdan bir duvar, diye düşündü öfkeyle. Her kritik soruda ya susuyor ya da kelimeleri cımbızla veriyor.
"Peki," dedi konuyu değiştirerek. "Farklı bir soru. Ne zaman evime, Dünya'ya döneceğim?"
"57 gün sonra kapı tekrar açılacak."
"57 gün..." Asel bu sayıyı defterine kazırcasına yazdı. "Ve ben bu 57 gün boyunca burada, bu taş odada ne yapacağım?"
"Bilmiyorum."
"Siz gerçekten hiçbir şey bilmiyor musunuz, yoksa bilip de bana söylemekten mi kaçınıyorsunuz?"
Kiran’ın gözlerinde, o gururlu, geçit vermez adamın yüzünde, bir saniyeliğine derin bir utanç gölgesi belirdi. Çok hızlıydı ama Asel kaçırmadı.
"İkincisi," dedi Kiran dürüstçe.
Asel kalemi tamamen bıraktı. Omuzları düştü. "En azından yalan söylemiyorsunuz."
Kiran cevap vermedi.
"Emre beni arayacak," dedi Asel aniden. Sesi titriyordu şimdi. "O benim sevgilim. Her gece, tam yatmadan önce konuşuruz. Bir gece ulaşamazsa panikler. Selin de öyle. Selin benim oda arkadaşım, her şeyi abartmayı sever ama bu sefer haklı olacak." Duraksadı, etrafına bakındı. "Burada, bu... gezegende telefon çalışıyor mu?"
"Hayır."
"Tahmin etmeliydim." Asel dudaklarını ısırdı. "Emre çok sabırsızdır. Bana ulaşamazsa Selin’i arar. Selin ortalığı ayağa kaldırır, polise gider. Benim ailem yok ama Emre’nin ailesi..." Asel durdu ve gözlerini doğrudan Kiran'a dikti. "Siz Sura hakkında her şeyi biliyorsunuz. Peki, Dünya'yı da aynı titizlikle takip ediyor musunuz?"
Kiran gözlerini kaçırdı.
"Kiran!"
"Bazen," dedi isteksizce.
"Emre’yi tanıyor musunuz? Yani onun kim olduğunu, benim hayatımdaki yerini biliyor musunuz?"
Odalık bir sessizlik. "Evet."
"O zaman şunu bilmelisiniz." Asel ayağa kalktı. Kiran'ın yanında ufak tefek kalıyordu ama duruşundaki meydan okuma o fiziksel farkı kapatıyordu. "Emre'nin babası saygın bir savcıdır. Öğrendiği an harekete geçerler. Eğer Sura'yı ve bu kapıları gizli tutmak niyetindeyseniz —ki öyle olduğunuzu anlıyorum— benim burada olduğumu öğrenmeleri işinize gelmez. Beni geri göndermek, dengeyi korumaktan daha mantıklı değil mi?"
Kiran, Asel'in bu rasyonel çıkışına sadece acı bir tebessümle, çok hafifçe dudak kıvırarak karşılık verdi.
"57 gün," dedi sadece.
"Bu bir şaka mı? Ciddi mi söylüyorsunuz?"
"Hayır."
"57 gün boyunca Emre ortalığı—"
"Emre," diye sözünü kesti Kiran. Ses tonu dümdüzdü ama kelimelerin altında buz gibi, karanlık bir tını vardı. "Emre... meşgul olacak. Onun için endişelenmene gerek yok."
Asel olduğu yerde dondu. "Ne demek meşgul olacak?"
Kiran sırtını döndü ve kapıya doğru adım attı. "Gece uzun sürdü. Uyumalısın. Boyutlar arası geçiş insan bedeni için oldukça yorucudur."
"Kiran, ne demek 'meşgul olacak'? Bana bunu açıkla!"
Adam kapı kolunu tuttu.
"Bu konuşma henüz bitmedi!" diye bağırdı Asel.
"Benim için bitti," dedi Kiran. Ve çıktı.
Kapı kapandı. Kilitlenme sesi gelmedi ama Asel, o ahşap panelin ardındaki mesafenin kilitlerden çok daha sağlam olduğunu biliyordu.
Olduğu yerde, masanın başında kala kaldı. Kalemi parmaklarının arasında titriyordu.
Meşgul olacak. Bu ne anlama geliyordu? Kiran Emre’yi biliyordu. Onu tanıyordu. Ve şimdi, o kadar rahat, o kadar emindi ki... Bu bir teselli değildi. Bu bir bilgiydi.
Asel titreyen elleriyle defterine uzandı. Kiran Emre hakkında bir şeyler biliyor. Benim bilmediğim bir şeyler. Söylemiyor.
Cümlenin altını o kadar sert çizdi ki, kağıt neredeyse yırtılacaktı.
Sonra yavaşça pencereye doğru yürüdü. Dışarıda gece tamamen çökmüştü. İki ay, gökyüzünün karanlığını paylaşıyordu; sarı olan ufka yakın, o zehirli mor ise tam tepedeydi. Şehrin tuhaf, kristalize ışıkları yanmaya başlamıştı.
Muazzamdı. Asel bunu kendine itiraf etmekten nefret etse de, nefes kesici bir güzelliği vardı.
Gözlerini kısarak o yabancı şehre baktı. Uzakta, o ışıklı ağaçların bittiği karanlık sınırda bir karaltı fark etti. Biri orada duruyordu. Şehrin kalabalığından, aydınlığından uzak; gölgelerin içinde yalnız bir siluet. Ve yüzü tam olarak Asel'in penceresine dönüktü.
Mesafe çok uzaktı, yüzünü seçmesi imkânsızdı. Ama Asel, o adamın bakışlarındaki ağırlığı fiziksel bir baskı gibi teninde hissetti. Düz, kararlı ve çok, çok tanıdık bir bakıştı bu.
Bir saniye, belki bir asır boyunca göz göze geldiler.
Sonra siluet yavaşça arkasını döndü ve karanlığın içinde eriyerek kayboldu.
Asel derin, huzursuz bir uykuya daldığında, Kiran odadan çoktan ayrılmıştı.
Şehrin güvenli ışıklarının bittiği, ormanın ve karanlığın başladığı o ince sınıra doğru yürüdü. Bekliyordu.
Kısa süre sonra, gölgelerin içinden uzun boylu, koyu renkli, dökümlü kıyafetler giymiş biri belirdi. Yüzü karanlık bir kukuletanın altında gizliydi.
"Erken geldi," dedi Kiran, sesinde hiçbir duygu kırıntısı olmadan.
"Biliyoruz," diye yanıtladı siluet. Sesi fısıltı gibiydi, cinsiyeti veya yaşı yoktu; rüzgarın yapraklar arasındaki uğultusunu andırıyordu. "Onu hazır değilken, zorla çektin."
"Ben çekmedim. Denge—"
"Denge senin sorumluluğunda, Koruyucu." Gölgeli figür bir adım öne çıktı. "İki yüz otuz yıldır bu gezegenin bekçisisin. O kapı, senin mutlak iznin ve iraden olmadan açılamaz."
Kiran itiraz etmedi. Sessizliği bir kabullenişti.
"Erken geldi," diye tekrarladı o fısıltılı ses. "Ve bir Koruyucu adayı erken geldiğinde ne olduğunu çok iyi biliyorsun."
"Biliyorum."
"O halde zamanının ne kadar az olduğunun da farkındasın." Figür bir adım daha yaklaştı; görünmez bir tehdit havayı ağırlaştırdı. "O hazırlanmadan önce, 'şeyler' uyanmaya başlayacak. Ve o kız... O daha hiçbir şeye hazır değil."
"Onu ben hazırlayacağım."
"57 günde mi?" Ses aniden soğuk, metalik bir kahkaha attı. "İki yüz otuz yılda sadece bir kez açılan bir kapı... Ve sen, hazırlık için sadece 57 günün olduğuna inanıyorsun."
Kiran dimdik durdu. "Evet."
Siluet bir süre sessiz kaldı. Kukuletanın altından Kiran'ı tarttığı belliydi. Sonra yavaşça arkasını döndü ve geldiği gölgelere doğru yürümeye başladı.
"Umarım," dedi siluet, sesi artık ağaçların arasından yankılanarak geliyordu. "Umarım bu kez hata yapmamışsındır, Kiran. Bir kez... Bir kez daha hata yaptın. Ve o zaman ne olduğunu, ne kaybettiğimizi ikimiz de çok iyi biliyoruz."
Ses tamamen kesildi. Gölgeli figür yok oldu.
Kiran o karanlık sınırda tek başına kaldı. İki ayın donuk ışığı altında, başını kaldırıp kalenin o yüksek kulesine baktı. Asel'in odasının penceresi... Lamba hâlâ yanıyordu. Küçük bir siluet, yatağın üzerinde kıvrılmış uyuyordu.
Kiran uzun, çok uzun bir süre o pencereye baktı. Göğsündeki o tanıdık, asırlık sızı yeniden alevlenmişti.
Bir kez hata yaptım, diye fısıldadı gecenin sessizliğine doğru. Ama bu sefer... Bu sefer onun düşmesine izin vermeyeceğim.
