Teleskobun merceği tenini yakan o donuk soğuğa sahipti.
Asel bunu her gece fark ediyordu; o cama saatlerce dokunsa, nefesiyle buğu yapsa bile asla ısınmıyordu. Sanki mercek, Dünya’nın kurallarına boyun eğmeyi reddediyor, uzayın o sonsuz, zifiri soğuğunu kendi içinde hapsederek Asel'in parmak uçlarına taşıyordu.
Saat 23.43’tü. Dört dakika kalmıştı.
Neye dört dakika kaldığını tam olarak o da bilmiyordu. Sadece kemiklerine kadar sızan, inkâr edilemez bir his vardı. Son üç gecedir teleskobu o yıldıza çevirdiğinde, göğüs kafesinin içinde görünmez bir mekanizma tıkırdayarak geriye doğru saymaya başlıyordu. Sonu bilinmeyen, karanlık bir geri sayım.
Sol eliyle karanlıkta yoklayarak defterini buldu ve kapağını araladı. Kendi el yazısı sayfanın ortasında duruyordu: Lyra. En parlak nokta. Her gece tam 23.47’de titriyor. Sadece bir saniye süren bir sapma. Neden?
Bunun rasyonel bir cevabı yoktu. Tam da bu yüzden vazgeçemiyordu. Çözemediği her denklem, onu babasının o açıklanamaz gidişine ve annesinin o soluk yüzüne biraz daha yaklaştırıyordu sanki.
Üniversitenin astronomi laboratuvarı bu gece sağır edici bir sessizliğe gömülmüştü. Bölümün gözbebeği olan büyük teleskop bu gece tamamen ona aitti. Doçent Dr. Erdem, "Yarın erken bir randevum var Asel, cihazı sen kapatırsın," deyip ceketini alıp çıkalı saatler olmuştu. Asel şimdi yapayalnızdı. Sadece ekipmanların bekleme modundaki yeşil ışıkları, binanın derinliklerinden gelen boğuk jeneratör uğultusu ve teleskobun o merhametsiz soğuğu vardı.
23.46.
Nefesini tuttu. Bunu bilerek yapmamıştı; bedeni, zihninden önce yaklaşan şeyi sezmiş gibi oksijeni ciğerlerinde hapsetmişti.
Yıldız oradaydı. Her zamanki yerinde. Beyaz, sakin, sıradan gözler için gökyüzündeki milyonlarca delikten sadece biri. Ama Asel için öyle değildi. Annesinin hasta yatağındayken, sesi titreyerek kurduğu o cümle zihninde yankılandı: "Kuzeydoğuya çevir yüzünü Asel. Lyra takım yıldızındaki o en parlak noktaya bak. O... o seni bekliyor."
On yıldır o yıldıza bakmıştı. Hiçbir şey olmamıştı. Ta ki üç gece öncesine kadar.
23.47.
Titreme başladı.
Fakat bu kez farklıydı. Sadece bir saniyelik bir optik yanılsama ya da atmosferik bir bükülme değildi. Işık mercekten taşıp dışarı sızdı.
Asel içgüdüsel bir panikle geri çekilmeye çalıştı. Bedeninin her bir hücresi, yaklaşan devasa anormalliği hissederek alarm veriyordu. Ama bacakları onu dinlemedi. Zemin ayaklarının altından kaymıyordu; zemin adeta yok oluyordu.
Işık artık sadece teleskoptan gelmiyordu; her yerden, duvarlardan, tavandan, kendi derisinin altından bile taşıyordu. Ne sıcak ne de soğuk olan, sadece var olan ve her şeyi yutan devasa bir parıltı Asel’i sıkıca sardı. Laboratuvar silindi. Jeneratörün uğultusu kesildi.
Karanlık.
Kusursuz bir sessizlik.
Ve sonra, ciğerlerine dolan yabancı bir havayla sarsılarak nefes alabildiğini fark etti.
Zihni anında o savunma mekanizmasına sığındı, maddeler halinde düşünmeye başladı:
İlk düşünce: Öldüm. O ışık bir patlamaydı.
İkinci düşünce: Ölülerin göğüs kafesi nefes alırken böyle acımaz.
Üçüncü düşünce: Gözlerimi açarsam ne göreceğim?
Hemen açmadı. Önce hissetmeye çalıştı. Sırtüstü uzandığı yer sert değildi ama bir yatak kadar yumuşak da sayılmazdı. Taş mıydı? Ahşap mı? İkisi de değildi. Zeminde hafif, belli belirsiz bir titreşim vardı. Nabız gibi. Zemin nefes alıyordu sanki. Saçmalama Asel, dedi içinden, zeminler canlı olmaz. Gözlerini araladı.
İlk gördüğü şey yüksek bir tavandı. Taştan örülmüştü ama taşların arasındaki ince çatlaklardan sarımsı beyaz, tuhaf bir parlaklık sızıyordu. Bu bir mum alevi gibi titrek değildi, elektriğin o yapay sabitliğine de sahip değildi. Çok daha derin, çok daha kadim bir kaynaktan gelen, isimsiz bir ışıktı.
Yavaşça doğruldu. Başı şiddetle döndü; midesindeki bulantının geçmesi için ellerini o 'canlı' zemine bastırarak bekledi. Düzeldiğinde odayı inceledi. Küçük, sade bir yerdi. Çatlaklarından ışık sızan dört duvar, ahşap görünümlü ama pürüzsüz kapalı bir kapı ve küçük bir pencere.
Pencerenin ardındaki gökyüzü... Gökyüzü kesinlikle yanlıştı.
Bulutlar pembeydi. Koyu, etsi bir pembe... Kenarları ise sanki fırçayla altın rengine boyanmış gibi parlıyordu ve ağır ağır sürükleniyorlardı. Dahası, bu aydınlık gökyüzünün ortasında yıldızlar tüm ihtişamıyla parlıyordu.
Ve ay.
İki tane ay.
Biri soluk bir sarı, diğeri ise zehirli ama büyüleyici bir mordu.
Asel adeta büyülenmiş gibi pencereye doğru yürüdü, parmak uçlarını cama yasladı. Cam soğuktu. Güzel, diye düşündü, fizik kurallarının en azından bir kısmı hâlâ çalışıyor. Dışarıya, aşağıya baktı. Uzakta, devasa ve yapraksız ağaçların gövdelerine sarılarak büyümüş gibi duran, kendi ışığını yayan tuhaf bir şehir silüeti vardı. Ağaçların dallarında yaprak yerine, ritmik olarak parlayan küçük, kristalize tomurcuklar duruyordu.
Dünya'da değilim.
Bu düşünce zihnine inanılmaz bir sadelikle düştü. Panik yoktu, çığlık yoktu. Belki beyni şoku reddediyor, gerçekliği işlemeyi erteliyordu. Geriye dönüp kapıya yürüdü. Kulpu kavradı ve yavaşça çekti.
Açıldı. Kilitli değildi.
Olduğu yerde donakaldı. Kilitli değilse neden buradaydı? Onu bu imkânsız yere kim, nasıl getirmişse; neden hapsetme gereği duymamıştı?
Hemen dışarı çıkmadı. Kulağını aralığa yasladı. Uzaklardan, taş duvarlara çarparak yankılanan belirsiz hayat sesleri geliyordu. Bir eşya çekiliyor, belki çok uzaklarda birileri, tanımadığı bir dilde fısıldaşıyordu.
Omuzunda hissettiği ağırlıkla irkildi. Çantası! Hâlâ buradaydı. Titreyen ellerle fermuarı açtı. Defteri oradaydı. Kalemi oradaydı. Telefonunu çıkardı; ekranı açtığında şebeke göstergesinin tamamen boş olduğunu gördü. Saat durmuştu. Rakamlar 23.47'de donup kalmıştı. Zaman, onun için laboratuvarda o ışığın patladığı an ölmüştü.
Titreyen parmaklarına inat, kalemi sıkıca kavrayarak defterinin yeni bir sayfasına, kendi gerçekliğini inşa edercesine yazdı:
Neredeyim bilmiyorum. Gökyüzü pembe, iki ay var. Oda taştan ama ışık saçıyor. Kapı kilitli değil. Zaman 23.47’de durdu.
Kalemin ucunu sayfada bekletti. Sonra alt satıra geçti:
Annem haklıydı.
Bu cümlenin altını iki kez, sertçe çizdi. Derin bir nefes alarak defteri açık şekilde elinde tuttu; sanki bu kâğıt parçası onun kalkanıydı.
Kapıyı tamamen açıp dışarı adım attı.
Koridor uzundu. Odadaki aynı taş yapı devam ediyor, sağa ve sola doğru kıvrılarak karanlıkta kayboluyordu. Görünürde kimse yoktu.
Sonra sol taraftan bir ses geldi.
Bir adım sesi. Koşmayan, acele etmeyen ama son derece kararlı, tekil bir adım sesi.
Asel sırtını hızla kapının pervazına yasladı. Göğüs kafesi aldığı nefeslere dar geliyordu artık. Bekledi. Adımlar yaklaştı, yaklaştı ve gölgelerin içinden köşeyi döndü.
Bir adam.
Uzun boyluydu. Koyu renkli, hafif dağınık saçları geniş alnına düşmüştü. Asel'i gördüğü an olduğu yerde mıhlanmış gibi durdu. Aralarında sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. Adamın gözleri... Asel o gözlerin rengini zihninde tanımlayacak bir kelime bulamadı. Gri değillerdi. İçi boş değildi. O gözlerin içinde, koridoru aydınlatan o kadim ışıktan çok daha fazlası; adeta yavaşça kendi içine çöken, dönen galaksiler vardı. İçinde yüzyılların biriktiği, çok ağır, çok yorgun bir bakıştı bu.
İki yüz otuz yıllık bir yalnızlığın ağırlığıyla Asel'e bakıyordu.
Aralarındaki sessizlik uzadı. Adam konuşmadı; sanki kelimelerin nasıl telaffuz edildiğini unutmuş gibi dudakları sımsıkı kapalıydı.
Asel, sesinin titrememesine dua ederek sessizliği bıçak gibi kesti: "Beni buraya sen mi getirdin?"
Adamın gözlerinde anlık bir dalgalanma oldu. Çenesindeki kaslar seğirdi. Uzun zaman sonra ilk defa bir insana konuşuyormuş gibi, sesi boğuk, derin ve hafifçe pürüzlüydü. "Evet."
Sadece tek bir kelimeydi ama omuzlarına dünyanın yükü binmiş gibi söylemişti.
"Neden?" diye sordu Asel, sesini bir ton yükselterek. Korkağın teki olmayacaktı.
Adam cevap vermedi. Bakışlarını Asel'in yüzünden kaçırdı. O görkemli, galaksileri andıran gözlerin içine aniden koyu bir gölge düştü. Suçluluk. Asel insanları okumayı iyi bilirdi; bu kesinlikle yoğun, sarsıcı bir suçluluk duygusuydu. Pişmanlıkla kavruluyor gibi bir hali vardı. Ama yine de onu getirmişti.
"Tamam," dedi Asel soğukkanlılığını korumaya çalışarak. Elindeki defteri bir silah gibi hafifçe kaldırdı, kalemin ucunu sayfaya yasladı. Gözlerini adamın gözlerine dikti. "Madem susuyorsun, o zaman baştan başlayalım. İsmin ne?"



