İçeriğe geç

Yıldız Kayana Dek

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Yıldız Kayana Dek

Bölüm 1

GİRİŞ-DENİZ VE ÇÖL

8 YIL ÖNCE

‘‘Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun. Dünyanın değil, kendi eksenin etrafında dönüp duruyorsun. Ellerin o kadar soğuk ki, tutmaya korkuyorum. Yeşil yeşil bakışların o kadar ruhuma işliyor ki dizlerim bükülecekmiş gibi hissediyorum. Karşıma çıkıp harfleri bir bir sıraladığında seni izlemeye o kadar çok dalıyorum ki bazen anlattıklarını dinleyemiyorum bile. Kara kirpiklerin kırpışıyor ya böyle heyecanlandığında, yutkunamıyorum bile. Uzanıp seni tutmak istiyorum ama bunu yapmaya çok çekiniyorum, Ahter.’’

Birbiri ardına sıraladığı kelimeler karşısında ağzım bir santim açıldı. Arkamda kalan deniz dalgalandı, çıplak ayaklarıma çarptı. Her zaman çok güçlü gördüğüm o erkek sanki karşımda eziliyor, ufalanıyordu. Rüzgar saçlarıma dolanıp geriye savururken batmak üzere olan güneşin önündeki ona baktım. İtirafı karşısında bende kendimi o güneş gibi hissettim. Batıyordum çünkü ne demem gerektiğini gerçekten bilmiyordum. Uzun süre düşündükten sonra dudaklarımı araladım. ‘‘Sen… Saçmalıyorsun. Bir şey mi içtin?’’ diye soruyorum yutkunurken. Sesim beklediğimden daha boğuk çıkmıştı.

Bana bir adım daha yaklaştı. Üzerinde okulun logosu olan gömleğinin bir kaç düğmesi açık dururken kırmızı kravatı ise iki yakasından sarkıyordu. Sol eli kolumu buldu, hafifçe sıktı. Baş parmağıyla minik bir daire çizdi. ‘‘Bir şey içmedim. Sadece gitmeden önce içimde kalanları duyuruyorum. Çünkü eğer yapmazsam, pişman olacağım. Senin izine düşmeye de cesaret edememem, Ahter. Çünkü deniz kum tanelerinin üzerine gelirse onu dümdüz eder.’’

Açık kahverengi saçlarını boşta kalan elinin avuç içiyle geriye itiyor. ‘‘Ne? Nereye gidiyorsun?’’ diye soruyorum merak ederek. İçimde az önce yaptığı imalı itiraftan sonra bir duygu fırtınası var. Damarlarımda karmaşa hissi yayılırken cevap vermesini bekliyorum. Bir süre bakışlarını kaçırıyor. Gerginlikten kurumuş dudağını yalıyor. En sonunda benimkilerden bir kaç ton daha açık olan yeşil gözlerini benim irislerime yeniden

doğrultuyor.

‘‘Gitmem gerek. Yapmak zorundayım,’’ dediğinde kaşlarımı çattım. Bu nasıl bir andı şimdi böyle? Ben nasıl bir rüyanın içine düşmüştüm? Her şey gerçek değişmiş gibi hissettiriyordu. ‘‘Bana olan aşkını itiraf ediyorsun, gideceğini söylüyorsun sonra. Bir açıklama istiyorum, cevap veremiyorsun. Şimdi söyle Adil, benden ne duymak istiyorsun?’’ Kolumu tutan eli kendi yanına düştü. Derin bir nefes aldı. Nefesini burnundan verirken bakışları ruhuma işlerken acı veriyordu. ‘Böyle bir itiraf bekliyor muydum?’ diye sordum kendi kendime.

Cevaptan emin değildim. Son günlerde bakışlarının daha da derin olduğunu fark etmiştim ancak bunu Adil’in kişiliğine bağlamıştım. Arkadaşım olmasına rağmen kırıcı sözler kullanmaktan çekinmezken artık dili bildiğin bir sarmaşık ipiyle bağlı gibiydi. Ayrıca okulda da beni sürekli olarak korumaya çalışıyordu ve ben ona hep kızıyordum. Hayatımın hatrı sayılır bir bölümünde ailesiz büyümüştüm ve büyümeye de devam ediyordum. Kendi arkamı kollamayı pekala biliyordum.

‘‘Sana aşkımı itiraf etmiyorum. Sana içimdeki duyguları döküyorum. Duygularımı ‘aşk’ kelimesi ile sınırlandırmak istemiyorum. Ama bazen de diyorum ki kendi kendime ‘Adil daha on sekiz yaşına yeni girdin, bu duyguları tatmak için çok gençsin. Belki de yanlış düşünüyorsun.’ Ancak sonra hemen iç sesimin kurduğu cümleleri reddediyorum.’’ Yüzümü ellerinin arasına alıyor. Çehreme doğru gelen saç tutamlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırırken beni seyrediyordu. Yakınlığı nefes almamı engelliyordu. Etrafımdaki dünya parçalanıyor, yok oluyormuş gibi hissediyorum.

‘‘Genç olabilirim ama aptal değilim. Kendimi tanıyorum. Seni de, bu çevremizdeki dönüp duran aptal dünyayı da tanıyorum. Biliyorum ki, senden vazgeçmek zor olacak. Beni büyülemişsin gibi hissediyorum.’’ Nedenini bilmediğim bir kıkırdama dudaklarının arasından kaçtı. Ön dişlerimle dilimi eziyorum. Metalik tat ağzımda yayılıyor. ‘‘Ne zaman gideceksin?’’ diye soruyorum.

‘‘Şimdi.’’ Cevabı karşısında şaşırıyorum. ‘‘Şimdi mi?’’ diye tekrarlıyorum onu. Kafasını sallıyor. Yüzümü bırakıyor, ellerinin sıcaklığı kayboluyor. Bir adım geri atıyor. Hissediyorum, bu uçurum gibi hissettiren minik bir adımla birlikte az önce sarf ettiği bütün sözcükler altımızda akıp gitmeye devam eden deniz tarafından yutuldu bile. Elimi uzatıp onu durdurmak istiyorum. Neden gittiğini cevap alana kadar sormak istiyorum. Aşkım olsun istediğimi sanmıyorum ancak uzun zamandır olduğu gibi yanımda olsun istiyorum.

‘‘Gidecek misin öylece? Beni buraya bunun için mi getirdin!?’’ diye haykırıyorum öfkeyle. Okuldan çıkar çıkmaz buraya gelmiştik. Çantalarımız kumların üzerindeydi. Kot ceketimin cebindeki telefonum şimdiden onlarca kez titreşmişti. Birileri beni arayıp duruyordu ancak umursamıyordum. Muhtemelen arkadaşlarımdı. Duygu yoğunluğundan kendimi yere düşüp dalgalara karışacakmışım, derinliklerde boğulacakmış gibi hissediyorum. ‘‘Zorundayım Ahter.’’ Bir adım daha attı ve çantasını omzuna attı. Gerçekten gidiyor muydu şimdi yoksa benimle dalga mı geçiyordu? Artık onun ayakları denize değmiyordu. Tabanı kumla buluşmuştu bile. Aramızdaki uzaklık, denizle çöle dönüşmüştü. Çöl varsa deniz olmazdı. Su damlası bile bulamazdınız.

Ben Ahter Öner, deniz kadar hırçın, dalgalı ve yoğundum. Seni boğabilirdim ancak bana alışırsan çırpınmayı bırakıp üste de çıkabilirdin. Maviydim, annemin taktığı göbek adım gibi. Derinlerime inerseniz boğulurdunuz çünkü ben duygularımın esiri daha çok çocukken olmuştum. Adil de derinlerime inerek büyük bir hata yapmıştı. Şimdi bana gidiyor olduğunu söylemiyor olsaydı da sertçe reddeder, arkamı döner giderdim. Bundan pişmanlık duyardım ancak yine de dönüp ona bakmazdım.

Adil Süveran ise çöldü, kumdu. Ayağına sıcaklığı çarptığında mutlu olurdun. Ancak zaman geçerdi ve senin seraplar görmeni sağlardı. Bugüne kadar benim bir çok asla gerçek olamayacak hayaller kurmama sebep olmuştu. Mesela beni gelecekte iyi bir meslek sahibi olabileceğimi inandırmıştı. Bu benim yaşamıma sahip birinin sahip olması imkansız bir şeydi. Kaktüsleri vardı Adil’in. Dikenli, can yakan. Dokunmadığınız sürece yaralanmazdınız. Ancak dokunursanız sizi zehirlerdi. Ben ise onun gibi hataya düşmemiştim. Adil’in dikenlerine hiç dokunmadım. Onu dikenlerini bile sevecek kadar hiçbir zaman sevmedim.

‘‘Defol git o zaman! Ama bir daha senin yüzünü görürsem, hiç çekinmem vururum seni.’’ Sözcüklerimde ciddiydim, tehditten uzaktım. Babamın kullandığı silah evin bir köşesinde her ihtimale karşı duruyordu. Bir adım daha geri attı. Aramızdaki mesafe iyice arttırdı. Hızla ayağının altındaki kumu temizleyip ayakkabılarını giyindikten sonra doğruldu. Artık sanki o kıta değiştirmiş, bende aynı yerde donmuş gibiydim.

‘‘Yıldız kayana dek.’’ Dedi son kez gözlerimizi birleştirerek ve birden arkasını döndü. Hızlı adımlarla uzaklaştı. Onun sırtını izlerken peşinden gitmedim. Lügatımda git diyene dur demek yoktu. Ben babama bile kal dememiştim! Adil de kimdi? İstediği kadar bana duygular beslesin, benim için basit bir okul arkadaşıydı.

Görüntüsü kayboldu. Ben o koca denizde, yapayalnız kaldım. Haziran havası sanki birden aralığa döndü. O kadar üşüdüm ki tepemden karlar yağıyormuş gibi hissettim. Etrafıma baktım. Son cümlesiyle ne demek istediği üzerine düşünüyordum. Bir yandan da üzerimde bu kadar kısa sürede yaşanan her şeyin yoğunluğu vardı. İsmimin anlamı, yıldız demekti. Buna bir atıfta bulunduğuna emindim. Ancak gerisini anlayamamıştım. Yıldız, yani ben nereye kayacaktım? Bu muhtemelen onun garip bir metaforuydu. Adil edebi şeyleri hep çok sevmişti. Ben ise nefret ederdim. Kulağıma gereksiz dolu gelirdi.

‘‘yıldız kayana dek…’’ diye fısıldadım dudaklarımın arasından ne anlama geldiğini bilmememe rağmen. Sanırım Adil’in sebepsiz gidişini anarken hep bu üç kelimeyi fısıldayacaktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.