Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
- Özdemir Asaf
25 Nisan 1999 – Moskova, Rusya
Moskova, o sabah da griydi.
Gökyüzü, şehrin üzerine çöken kurşuni bulutlarla kaplanmış; aralıksız yağan yağmur, sokakları sessizliğe gömmüştü. Şehrin merkezinden kilometrelerce uzakta, yüksek çam ağaçlarının arasına gizlenmiş üç katlı beton bir bina ise dışarıdan bakıldığında sıradan bir devlet hastanesini andırıyordu.
Ancak değildi.
O binanın adı hiçbir resmî kayıtta geçmiyordu.
İçeride çalışan doktorların çoğunun gerçek kimlikleri bile bilinmiyordu. Buraya gelen insanlar tedavi olmak için değil, yok olmak için geliyordu.
Binanın en alt katında bulunan ameliyathanenin kapısının üzerindeki kırmızı ışık tam yedi saatin ardından söndü.
Doktor maskesini çıkarıp derin bir nefes aldı. Yedi saat süren ameliyatın ardından yüzündeki yorgunluk gizlenemiyordu. Elindeki dosyayı kapatıp ameliyathanenin kapısından dışarı çıktı.
Koridorda bekleyen genç adam, doktoru görür görmez ayağa kalktı.
En fazla yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarındaydı. Kısa kesilmiş siyah saçları, sert yüz hatları ve buz gibi bakan gözleriyle olduğundan daha olgun görünüyordu. Üzerindeki siyah takım elbise kusursuzdu. Sağ elini önde birleştirmiş, tek kelime etmeden saatlerdir ameliyathane kapısını izliyordu.
Bu genç adamın adı Zahir’di.
Doktor yanına yaklaşınca bakışlarını ondan ayırmadı.
“Operasyon tamamlandı.” dedi doktor.
“Başarılı geçti mi?” diye sordu Zahir ilgiyle.
Doktor başını olumlu anlamda salladı.
“Beklediğimizden da başarılı geçti. Artık onu eski yüzüyle tanıyabilmek neredeyse imkânsız. Yüzündeki şişlikler birkaç hafta içinde inecektir. O zamana kadar psikolojik açıdan aynaya bakmasını önermiyoruz.”
Zahir’in yüzünde en ufak bir duygu değişimi olmadı.
“Şu an nerede?”
“Yoğun bakıma alındı. Anestezinin etkisi geçmeden kimseyle görüştürmeyeceğiz.”
“Peki... ne zaman uyanır?”
“Birkaç saat içinde.”
Zahir gözlerini tekrar ameliyathane kapısına çevirdi.
“Uyandığında bana haber verin.”
“Elbette.”
Zahir arkasını dönüp koridorun sonundaki bekleme salonuna doğru yürüdü. Saatler sonra, genç bir hemşire yanına geldi.
“Bay Zahir... Hasta gözlerini açtı.”
Zahir, hemşireyi sessizce takip etti.
Koridorun sonundaki yoğun bakım ünitesine geldiklerinde hemşire durdu. Kapıyı açmadan önce Zahir’e döndü.
“Lütfen kısa tutun. Hastanın hâlâ dinlenmeye ihtiyacı var.”
Zahir başıyla onay verdi ve hemşire kapıyı araladı.
Yoğun bakım odasının içine ağır bir antiseptik kokusu hâkimdi. Cihazlardan yükselen ritmik bip sesleri dışında içeride mutlak bir sessizlik vardı.
Yatağın üzerinde yatan adamın yüzündeki kalın sargıların büyük bölümü çıkarılmıştı. Burun ve çene çevresinde hâlâ beyaz bandajlar bulunuyordu. Göz altları morarmış, yüzü
şişmişti. Buna rağmen eski yüzünden eser kalmadığı ilk bakışta anlaşılıyordu.
Zahir birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden onu izledi.
Doktor da odadaydı.
“Operasyon teknik açıdan başarılı geçti.” dedi dosyasını kapatırken. “Ancak iyileşme süreci uzun olacak. Yüz kemikleri tamamen yeniden şekillendirildi. Önümüzdeki birkaç hafta dikkatli olması gerekiyor.”
Yatakta yatan adam yavaşça gözlerini doktordan ayırıp Zahir’e çevirdi.
Bakışlarında ağrı vardı ama korku yoktu.
Doktor ikisine de baktı.
“Beş dakikadan fazla konuşmasına izin vermeyin.” dedi ve bunun ardından odadan çıktı.
Kapı kapanınca içeride yalnızca ikisi kaldı.
Zahir yatağın yanına kadar yürüdü.
Bir süre sessiz kaldı. Sanki karşısındaki adamın gerçekten aynı kişi olduğuna kendisini inandırmaya çalışıyordu.
Sonunda ceketinin iç cebinden siyah deri bir cüzdan çıkardı.
İçinden yeni hazırlanmış bir kimlik kartını alıp yatağın üzerine bıraktı.
Adam güçlükle elini uzattı ve kartı avucuna aldı. Üzerinde yazan ismi uzun süre sessizce okudu.
Harzem Karadağ.
Gözlerini kapattı. Eski adını zihninden son kez geçirdi ve sonra gözlerini açtı.
“Geçmişiniz bugün burada bitti Patron.” dedi Zahir. Harzem gözlerini yeniden açtı. Zahir’in bakışları değişmedi. “Bugünden sonra herkes sizi bu isimle tanıyacak.”
Harzem dudaklarını güçlükle araladı.
“Kayıtlar...” dedi soran bir ses tonuyla.
Zahir hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Hepsi yok edildi.” cevabını duyduktan sonra Harzem birkaç saniye boyunca tavana baktı. Ardından yavaşça başını çevirdi.
“İyi.” dedi.
Zahir, yıllardır tanıdığı adamın sesini duyuyordu.
Ama karşısındaki yüz...
Artık tamamen yabancıydı.
Harzem, kimlik kartını birkaç saniye daha elinde tuttu. Parmaklarının arasında duran ince plastik parçasına dikkatle baktı. Üzerindeki fotoğraf kendisiydi ama aynı zamanda değildi de. Gözleri aynıydı. Bakışları aynı sertliği taşıyordu. Fakat yüzü... Aynaya bakmadan bile artık eski hâline benzemediğini hissedebiliyordu.
Zahir sessizce onu izliyordu. Yıllardır tanıdığı adamın ilk kez bu kadar uzun süre sustuğunu görüyordu. Harzem hiçbir zaman duygularını belli eden biri olmamıştı. En zor kararları verirken bile yüzünde tek bir değişiklik olmazdı. Fakat şimdi elindeki kimlik kartına bakışında alışık olmadığı bir ağırlık vardı.
“Doktorlar yüzünüzdeki şişliklerin birkaç hafta içinde büyük ölçüde ineceğini söylediler.” dedi Zahir. “O zamana kadar aynaya bakmanızı tavsiye etmiyorlar.”
Harzem başını hafifçe kaldırdı.
“Neden?”
“İlk gördüğünüz görüntünün psikolojik olarak zorlayıcı olabileceğini düşünüyorlar.”
Harzem’in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Benim psikolojimi düşünecek kadar merhametliler demek.”
Harzem yeniden kimlik kartına baktı. Kartın üzerinde yazan ismi içinden birkaç kez tekrar etti.
Harzem Karadağ.
Bu isme alışması gerekecekti.
Artık biri eski adını söylediğinde dönüp bakmaması gerekiyordu.
Geçmişine ait en küçük alışkanlık bile onu ele verebilirdi.
Zahir, elindeki ameliyat raporuna kısa bir süre baktı. Sayfada operasyonu gerçekleştiren cerrahların imzaları vardı. Altında ise sayfalarca süren tıbbi notlar yer alıyordu. Raporu tekrar kapatıp kolunun altına sıkıştırdı.
“Doktorlar operasyonun beklediklerinden daha zor geçtiğini söyledi.” dedi.
Harzem sessizce onu dinliyordu.
“Yüz kemiklerinizin büyük kısmına müdahale edilmiş. Burun kemiğiniz tamamen yeniden şekillendirilmiş. Çeneniz ve elmacık kemikleriniz de eski hâlinden farklı.”
Harzem gözlerini tavana çevirdi.
“Buna değecek mi?”
Zahir bu soruya cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
“Bugüne kadar verdiğiniz hiçbir kararın arkasında durmadığınızı görmedim.”
Harzem’in dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.
“Bunun da arkasında duracağım.” diye yanıt verdi.
Odanın içinde yeniden sessizlik oluştu.
Harzem derin bir nefes almaya çalıştı. Göğsünde hissettiği baskı hâlâ devam ediyordu. Konuşurken bile yüz kasları istemsizce geriliyor, en küçük hareket bile sızının artmasına neden oluyordu.
“Ne kadar sürdü?”
“Yedi saat.”
Harzem kısa bir an gözlerini kapattı.
“Beklediğimden uzun.”
“Cerrahlar hiçbir riski göze almak istememiş.”
“Beni tanıyabilecek biri kalmamalı.”
“Kalmayacak.”
Harzem gözlerini yeniden açtı.
“Emin misin?”
“Evet.”
“En küçük hata...” diye mırıldandı ve Zahir sözünü tamamladı.
“...hepimizi öldürür.”
Harzem başını çok hafif salladı.
“Doğru.”
Zahir yatağın yanındaki sandalyeye oturmadı. Ayakta beklemeye devam etti. Yıllardır alıştığı disiplininden taviz vermiyordu. Hastane odasında olmaları hiçbir şeyi değiştirmemişti.
“Bana bak.” dedi Harzem. Zahir gözlerini ona çevirdi.
“Bugünden sonra eski ismimi ağzına almayacaksın.”
“Emredersiniz.”
“Hayır. Böyle değil.” Zahir sustu. “Bundan sonra sadece Harzem.”
Zahir hiç tereddüt etmedi.
“Anlaşıldı... Harzem.”
Harzem ilk kez yeni ismini bir başkasının ağzından duyuyordu.
İçinde garip bir boşluk oluştu.
Sanki yıllardır taşıdığı bütün yük bir anda omuzlarından alınmıştı.
Ama yerine çok daha ağır bir sorumluluk bırakılmıştı.
Artık hata yapma lüksü yoktu.
Tek bir yanlış bakış...
Tek bir yanlış kelime...
Kurulan bütün planı saniyeler içinde yerle bir edebilirdi.
Harzem yavaşça gözlerini kapattı.
“Bu odadan çıktığım anda...” dedi kısık bir sesle. “Halef ölmüş olacak.”
Zahir cevap vermedi.
İkisi de bunun yalnızca bir söz olmadığını, geri dönüşü olmayan bir karar olduğunu biliyordu...
🎖🪖
Çekmeceyi usulca kapattım. Harzem’e ait kimlik kartını da yerine bıraktım. Tel tokayı yeniden topuzumun arasına sıkıştırdıktan sonra telefonumu çantama koydum. Odanın içinde son kez göz gezdirdim. Her şey bıraktığım gibiydi.
Derin bir nefes aldım.
“Toparlan Meral...” diye fısıldadım kendi kendime. “Buradan sağ çıkmadan bunların hiçbir anlamı yok.”
Kapının kolunu yavaşça aşağı indirdim. Koridor sessizdi.
Dışarıdaki davul ve zurna sesleri kalın taş duvarların ardından boğuk bir uğultu gibi geliyordu.
Kapıyı sessizce açıp koridora çıktım.
Tam kapıyı kapatırken koridorun diğer ucundan gelen uzun boylu, geniş omuzlu bir koruma beni fark etti.
Kahretsin!
İkimizin de adımları aynı anda durdu.
Bakışları önce bana, sonra arkamdaki kapıya kaydı.
Ben ise elimdeki çantama daha sıkı sarıldım.
Adamın yüzündeki boş ifade birkaç saniye içinde yerini şüpheye bıraktı ve kaşları çatıldı.
“Orası patronun odası.” dediğinde en ufak bir panik belirtisi göstermeden hafifçe gülümsedim.
“Çok pardon.” dedim ve başımı hafifçe eğip merdivenlere doğru yürümeye yeltendim.
Tam yanından geçeceğim sırada, koruma aniden kolumdan sertçe tuttu.
“Kimsin sen?” dedi sertçe.
“Ben sadece lavaboyu arıyordum, bırakın lütfen.” diye cevap verdim.
Lanet olsun...
Sağ eli yavaşça omzundaki telsize kaydı. Hayır buna izin veremezdim. Bütün ağırlığımı öne verip bileğini yakaladım ve telsizi ağzına götüren kolunu sertçe aşağı bastırdım.
Adamın gözleri bir anda büyüdü.
“Sen kimsin lan?” dediğinde bileğini ters yöne çevirdim. Kemiğin çıkardığı ses koridorun sessizliğinde yankılandı.
Adam acıyla dişlerini sıktı ama tek bir çığlık bile atmadı. Profesyoneldi.
Diğer eli yumruk olup yüzüme doğru savrulduğunda başımı son anda yana çektim.
Yumruk duvara çarptı.
Hiç vakit kaybetmeden dirseğimi kaburgalarına geçirdim. Adam geriye sendeledi.
Tam düşeceğini sanmıştım ki, bir anda omzunu göğsüme vurdu.
Nefesim kesildi.
Sırtım taş duvara öyle sert çarptı ki gözlerimin önünde kıvılcımlar çaktı.
Ama acıyı yok saydım. Yok saymak zorundaydım. Vatan için.
Koruma yeniden telsize uzandı. Konuşamadan, başımı geriye çekip alnımı bütün gücümle burnuna indirdim ve burnundan fışkıran kan ile beraber elindeki telsiz yere düştü. Ayağımla telsizi koridorun diğer ucuna tekmeledim.
Adam bu kez tamamen öfkelenmiş olacak ki kükreyerek üzerime atıldı. Birlikte yere düştüğümüzde iki eli boğazıma kenetlendi.
Nefes alamıyordum.
Boğazım eziliyordu. Ve gözlerimin önü yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.
“Hayır...” diye geçirdim içimden. “Burada ölmeyeceğim.”
Dizimi bütün gücümle kaldırıp karnına geçirdim. Adamın nefesi kesildi ve boğazımdaki elleri milim gevşedi. Bu kadarı bile benim için yeterliydi.
Sağa kırıldım ve arkasına geçtim.
Sağ kolumu boynuna doladım, sol elimle ise sağ bileğimi kilitledim. Sonrasında bütün ağırlığımı sırtına verdim.
Koruma panikle çırpınmaya ve dirseklerini kaburgalarıma geçirmeye başladı.
Her darbede kemiklerim sızlıyordu ama bırakmadım.
Tam tersine...
Kolumu biraz daha sıktım.
Adam kendini kurtarmak için geriye doğru bütün ağırlığıyla üzerime abandığında birlikte duvara çarptık.
Başım sarsıldı ve kulaklarım uğuldadı. Adam hâlâ direniyordu ama boşunaydı.
Boğazındaki kaslar kolumun altında kasılıyor, nefes alabilmek için çırpınıyordu.
Kolunu bir kez daha geriye vurdu fakat bana gelmedi.
Dişlerimi öyle sıktım ki çenem uyuştu. Yorulduğumu hissederek kolumu güçlükle son kez sıktım.
Korumanın hareketleri yavaşladı. Dirsek darbeleri zayıfladı ve elleri kolumdan kaydı.
Dizleri çözüldü.
Gözleri boşluğa bakmaya başladı.
Birkaç saniye sonra bütün ağırlığı üzerime yığıldı. Yine de bırakmadım.
Çünkü bize bu öğretiliyordu. Tehdit tamamen etkisiz hâle gelmeden kilit çözülmezdi.
Kalbinin artık atmadığından emin olunca yavaşça bıraktım ve koruma yere yığıldı.
Nefes nefeseydim.
Boğazım yanıyor, sırtım zonkluyor, kaburgalarım her nefeste sızlıyordu.
Yerde yatan korumanın hareketsiz bedeni üzerinde son bir kez nabız kontrolü yaptım. Kalbi durmuştu. Tehdit tamamen etkisizdi.
Sırtımı duvara yaslayarak derin, kesik nefesler aldım. Ciğerlerime batan her solukta
kaburgalarım feryat ediyor, boğazımdaki baskının izi her yutkunuşumda canımı yakıyordu. Ama fiziksel acı, zihnimde yankılanan o korkunç keşfin yanında bir hiçti.
Tamam, sakin ol...
Göğsüm fırtınalı bir deniz gibi inip kalkarken, boğazımdaki sızıyı yok saymaya çalışarak derin bir nefes aldım. Üzerimdeki ipek elbisenin tozunu telaşla silkeledim. Saçlarımdan sarkan telleri hızla toparlayıp topuzumun içine sıkıştırdım. Tam koridorda ileriye doğru bir adım atacaktım ki, merdivenlerden yukarıya doğru yükselen topuklu ayakkabı sesleri kulaklarımda çınladı.
Kaçacak yerim yoktu.
Gelenlerin sesleri taş duvardan yankılanarak netleştiğinde, merdiven boşluğunun hemen yanındaki gölgeye sinmekten başka çarem kalmadı.
“Sana diyorum Çentik, o adamda farklı bir şey var,” diyordu topuklu ayakkabının sahibi olan Mizgin. Bu ses ona aitti. Sesinde, bastırmaya çalıştığı ama gizleyemediği bir hayranlık ve arzu tınısı vardı. “Cevher... Sıradan bir iş adamı gibi durmuyor. O gözlerindeki meydan okuma, o duruş... Yanımıza gelen hiçbir tüccarda böyle bir asalet görmedim ben.”
Yanındaki, Çentik dediği adamın pürüzlü ve soğuk sesi araya girdi. “Mizgin, Zahir duymasın. Adam buraya iş yapmaya geldi. Sizin bu ilginiz başımıza iş açar. Kesin.”
İsteseydim onları şu an burada etkisiz hale getirebilirdim ama olmazdı. Onlarda bizim işimize yarayacak bir sürü bilgi olabilirdi. Hem öldür öldür nereye kadardı?
Allah yardımcın olsun Yüzbaşı Meral Demir.
Mizgin hırsla tısladı. “Zahir sanki benden farksız. O da gitti Cevher'in yanındaki o kadına tutuldu, anlamadım sanki.” deyip derin bir nefes aldı ve tekrar girdi söze. “Zahir bir aptal! Sırf güzel bir yüz gördü diye önünü arkasını düşünmeden hareket ediyor. Çok rahat davranıyoruz. O Ulya denen kadında beni rahatsız eden bir şeyler var. Fazla sessiz, fazla dikkatli...”
Merdivenlerin son basamağına geldiklerinde sesler tam karşımda durdu. Ve o an, yerdeki telsizi ve arkamda boğarak öldürdüğün korumanın cansız bedenini fark etmeleri sadece birkaç saniye sürdü.
Bunu fark eden Çentik belinden tabancasını çıkarıp bana doğrulttu.
“Bu ne?” dedi Çentik, korumaya bakarak.
Mizgin’in keskin gözleri ise hemen köşede, karanlığın içinde dik durmaya çalışan beni buldu.
“Ulya?” dedi Mizgin, şaşkınlıkla karışık büyük bir nefretle. “Senin burada ne işin var?”
Hiçbir panik belirtisi göstermeden, yüzüme o soğukkanlı maskeyi tekrar taktım. Ancak bu kez durum farklıydı; arkamda bir ceset, üzerimde ise doğrudan bana doğrultulmuş bir silah vardı. Yavaşça ellerimi havaya kaldırdım.
“Ben sadece... lavaboyu arıyordum,” dedim, sesimi hafifçe titreterek. Bir mağdur rolü oynamak şu anki tek çıkış yolum olabilirdi. “Bu adam... bu adam bana saldırdı. Kendimi korumak zorundaydım.”
Mizgin adeta bir yılan gibi bana doğru yaklaştı. Gözleri yüzümdeki, boynumdaki kızarıklıklarda gezindi. Ardından sinsi bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Kendini korudun demek?” dedi Mizgin, çenemi sertçe kavrayarak başımı yukarı kaldırdı. “Bir korumayı tek hamlede boğarak öldürecek kadar iyi koruyorsun kendini Ulya Hanım. Ya da gerçek adın her neyse...” adamın cesedine bakarak tekrar söze girdi. “En güçlü, kuvvetli korumamızı senin gibi beyinin hanımı olan bir kadın mı alt ediyor? Kimsin sen?” dediğinde ellerimi indirdim ve çenemi kaldırarak Mizgin'e bakmaya devam edip, sustum.
“Cevap versene! Kimsin sen? Kime çalışıyorsun? Devletten misin yoksa başka bir örgütün üyesi mi?” diye sıraladı sertçe.
Sustum. Tek kelime etmedim.
“Konuş! Kocan da mı senin gibi biri? Kocan mı senin buraya sızmana yardımcı olan? Korkak kocan kendisi gelmedi de seni mi yolladı buraya, konuş!”
Korkak?
Bu kelimeyi duyduğum an az önce taktığım maskenin düştüğü andı belki de.
“Kocamın adını ağzına alma!” diye bağırarak Mizgin'e sert bir tokat indirdiğimde ve yüzü yana düştüğünde kendi yaptığım bu harekete şaşırmıştım.
Mizgin öfkeyle şaşkınlık arasında kesik kesik nefesler verip başını kaldırdı. Dudağının kenarı kanıyordu.
“Madem konuşmuyorsun... Kocana soralım bunu.” deyip sertçe saçımdaki topuzu kavradı ve Çentik'in elindeki tabancayı kaptığı gibi namlusunu alnıma dayayıp merdivenlerden aşağı doğru sürükledi.
Mizgin’in parmakları saçımdaki topuzu bir pençe gibi kavramış, saç diplerimi koparırcasına çekiştiriyordu. Çentik de hemen arkamızdan, tetikte ve her an ateş etmeye hazır bir şekilde bizi takip ediyordu.
Konağın o kalın taş duvarlarının arasından geçip ana çıkış kapısına doğru ilerlerken, dışarıdaki davul ve zurna sesleri birdenbire bıçak gibi kesildi. Meydana yayılan o ağır, tekinsiz sessizlik, yaklaşan fırtınanın en büyük habercisiydi.
Mizgin beni kapının eşiğinden dışarıya, meydanın ortasında yanan o devasa ateşin kızıl
alevlerinin önüne fırlatırcasına çıkardı. Saçımdaki elini bırakmadan namluyu şakağıma daha sert bastırdı.
“Bakın hele! Kimleri getirdim size!” diye haykırdı Mizgin. Sesi, sessizliğe gömülen mey-danda bir kırbaç gibi şakladı. “Büyük Arap iş adamı Cevher Bey! Bak bakalım, senin o pek kıymetli, pek asil karın aslında kimmiş!”
Meydandaki yüzlerce insanın bakışları anında bize döndü. Ama benim gözlerim sadece tek bir noktaya kilitlenmişti: Protokol masasının önünde dikilen Kaan’a.
Kaan, beni o halde, bir silahın ucunda gördüğü an gözlerindeki o alaycı, sakin maske adeta tuzla buz oldu. Hayatımda ilk kez onun yüzünde bu kadar hırçın, bu kadar yırtıcı ve sınır tanımayan bir öfke görüyordum. O saniyede üzerindeki Cevher Işık kimliği tamamen eridi; karşımızda canı pahasına korumakla yükümlü olduğu askerini ve kadını gören Bordo Bereli bir Yüzbaşı vardı.
Hiç tereddüt etmedi. Kaan, belindeki tabancasını tek bir salisede çekip namluyu tam Mizgin’in alnının ortasına doğrulttu. Sesi, meydandaki ateşi bile bastıracak bir gürlükte ve demir gibi bir kararlılıkla yankılandı:
“İNDİR O SİLAHI! BIRAK KARIMI!”
Kaan’ın parmağı tetikteydi ve o tetiği ezmek için sadece bir saliseye ihtiyacı vardı. Gözlerindeki o ölümcül parıltı, Mizgin’in milim kımıldaması halinde kafasını uçuracağını açıkça ilan ediyordu. Çentik ve etraftaki diğer korumalar anında silahlarını Kaan’a doğrulttular ama Kaan’ın gözü benden ve Mizgin’den başkasını görmüyordu.
Ancak tam o esnada, kalabalığın arasından sıyrılan bir gölge Kaan’ın arkasında belirdi. Siyahlar içindeki o buz gibi adam, Zahir, adeta bir yılan gibi sessizce Kaan’ın arkasına sızmıştı.
Zahir, elindeki silahın namlusunu sert ve soğuk bir hareketle Kaan’ın ensesine yerleştirdi.
Meydandaki gerilim öyle bir noktaya ulaştı ki, zaman durdu. Bir yanda alnına silah dayanmış ben ve bana silah doğrultan Mizgin; diğer yanda Mizgin’i nişan almış Kaan ve Kaan’ın ensesine silah dayamış Zahir... Birbirine kenetlenmiş ölümcül bir zincirin halkaları gibiydik.
Zahir, ensesine silah dayadığı Kaan’ın kulağına doğru buz gibi bir sesle fısıldadı.
“Sen de o elindeki silahı yavaşça yere indir Cevher Bey... Yoksa karının ölümünü izlemeden önce, senin beynini bu meydana dağıtırım. Benim coğrafyamda, benim canımdan öte gördüğüm kuzenime namlu doğrultan adamın ömrü uzun olmaz.”
Zahir’in parmağı tetikte beklerken, Mizgin şakağımdaki silahı daha da kanırtarak Kaan’a meydan okuyan bir nefretle bakmaya devam ediyordu.
Mizgin’in şakağıma dayadığı namlunun soğukluğu dişlerimi birbirine vuracak cinstendi
ama ben sadece Kaan’ın ensesine kilitlenmiş o namluya bakıyordum. Zaman, yanan devasa ateşin çıtırtıları arasında donmuştu. O sırada ise misafirleri adeta kovuyordu Zahir’in onlarca adamından birkaçı.
Zahir’in sesi meydanın uğultulu sessizliğinde bir kez daha yankılandı. “Sana üç saniye Cevher Bey. İndir o silahı. Yoksa bu gece burası, kanınızla sulanacak.”
Kaan’ın ensesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum. Ama gözlerindeki o yırtıcı Yüzbaşı geri adım atmıyordu. Mizgin’in alnına nişan aldığı tabancayı milim oynatmadı. Sesindeki buz, Zahir’in tehdidinden çok daha ağırdı.
“Benim ateş etmem en fazla iki saniye sürer Zahir. Sen beni vurursun, orası kesin. Ama ben düşmeden önce kuzeninin beynini bu meydana dağıtırım. Birbirimizi kandırmayalım. Sen onun için canını verirsin, o senin için. Şimdi soruyorum sana... Onun canını benim üzerimdeki kumarına yatırmaya hazır mısın?”
Zahir’in parmağı Kaan’ın ensesindeki silahta kasıldı. Aralarındaki o sarsılmaz kuzenlik bağı, birbirlerine olan körü körü güvenleri şu an hem en büyük güçleri hem de en büyük zayıflıklarıydı. Zahir, Mizgin’in hayatını riske atamazdı.
Zahir dişlerinin arasından konuştu: “Mizgin... Çekil oradan.”
“Zahir, hayır!” diye bağırdı Mizgin, saçımı daha da sert çekerek. “Bu kadın yukarıda adamımızı öldürdü! Bunlar infazcı, bunlar asker! Bırakırsan hepimizi yok edecekler!”
“Sana çekil dedim Mizgin!” diye kükredi Zahir. O an dikkatini bir anlığına Kaan’dan ziyade kuzenini koruma içgüdüsüne verdi.
İşte aradığımız o tek saliselik boşluk buydu.
O saliselik boşluğu Kaan da ben de aynı anda hissettik. Göz göze geldiğimiz o tek bir an, yılların verdiği askeri reflekslerin birbirine kenetlenmesine yetti.
Tam hamle yapacağımız sırada, kulağımdaki kulaklıktan ses geldi.
“Yıkım 3, Yıkım 1 Dayanın! Geldik.” Bu ses... Emre’nin sesiydi.
Milimetrik atışlarla etrafımızı saran korumaları tek tek indirmeye başladılar. Namlulardan çıkan alevler geceyi aydınlatırken, mermiler havada uçuşuyor, taş duvarlardan sekerek kıvılcımlar saçıyordu. Ancak hiçbir mermi Zahir, Mizgin, Asim ve Çentik’e isabet etmiyor-du. Tim ne yapacağını çok iyi biliyordu; o dördü bizim can damarımızdı, ceplerindeki bil-giler vatan için hayati önem taşıyordu ve canlı ele geçirilmeleri gerekiyordu.
Silah seslerinin patladığı o ilk saniyede, Kaan gövdesini hızla sağa doğru kıvırarak ensesine dayalı olan namlunun açısını boşa çıkardı. Sol eliyle Zahir’in bileğini yakalayıp yukarı doğru iterken, Zahir’in silahı gökyüzüne doğru boşa patladı. Kaan sağ dizini bütün gücüyle Zahir’in kasığına geçirdi, ardından sert bir dirsek darbesiyle adamı yere serip silahını elinden söküp aldı.
Aynı anda ben de hamlemi yapmıştım. Başımı hızla sola kırıp Mizgin’in namlusundan kaçarken, sağ elimle Mizgin’in silah tutan bileğini kavradım ve ters yöne doğru büktüm. Mizgin acı içinde çığlık atarak silahı elinden düşürdüğünde, sert bir çelme takarak onu yere serdim.
Çentik silahına davranmaya çalışırken, Serhat’ın tüfeğinden çıkan iki mermi Çentik’in tam sağ ve sol omuz başlarını parçaladı. Silahı elinden düşen Çentik, acı içinde feryat ederek dizlerinin üzerine çöktü. Asim ise etrafındaki korumaların birer birer biçildiğini ve Yıkım Timi’nin çelikten bir duvar gibi meydanı kuşattığını görünce, kaçacak hiçbir yeri olmadığını anlayarak ellerini havaya kaldırdı.
“Temiz! Bölge kontrol altında!” diye bağırdı Emre Üsteğmen.
Sadece birkaç saniye içinde meydandaki tüm tehditler etkisiz hale getirilmiş, geriye sadece o dördü kalmıştı.
Cem, Kaan'a ve bana bakarak “İzninizle görmem gereken bir hesap var komutanım.” dedi ve Asim'in suratına sert bir yumruk geçirdi. Ardından geriye düşen Asim'i yakasından tutup kaldırdı ve “O Teğmen'e sen kurşun sıktın ha? Hisar'ı sen yaraladın ha?” dedi ve ardından yine sert bir şekilde çenesinden bir tekme geçirdi. Hisar, Derya'nın kod adıydı.
Hisar, onun hem cephedeki rolünü hem de sarsılmaz karakterini tanımlamak için seçilmişti. Askerî bir terim olarak aşılmaz bir kaleyi ve güvenli bir sığınağı temsil eden bu isim, Derya’nın çatışma anlarında mevzisini ne pahasına olursa olsun koruyan, tim arkadaşlarına güven veren o dik duruşunu özetliyordu.
Düşen Asim'in ağzından ve burnundan kanlar akmaya başladı, ağzı yüzü kan içinde kaldı.
“Bıraksak öldürür mü?” diye sordum Kaan'a gözlerimi Cem'i üzerinden ayırmadan.
“Öldürür.” diye yanıt verip, Cem'e doğru gitti.
“Şerefsiz!” diye bağırarak yumruğunu kaldıran Cem'in yumruğunu, Asim'in suratına indirmeden yakaladı Kaan.
“Yeter bu kadar Beton.” dedi ve Cem'i arkaya çekti.
Cem, “Emredersiniz komutanım.” dedi ve kenara çekildiğinde bakışlarım Yiğit'e döndü.
“Yiğit!” diye seslendim.
“Emredin komutanım.” diyerek yanıma geldi.
“İçeride yukarı katta küçük bir çanta var onu al, sırt çantana koy.” Mizgin saçımdan tutup beni aşağı indirirken elimden düşmüştü.
“Emredersiniz komutanım.” dedi ve konağa girdi.
Toz bulutunun ve barut kokusunun hafifçe dağıldığı o anda, Kaan Emre’nin ona getirdiği tüfeğinin dürbününü ayarlıyor, Serhat ise omuzlarından vurulan Çentik’i kelepçelemek için öne atılmıştı.
İçgüdüsel bir refleksle arkama, az önce çelme takıp yere serdiğim kadına doğru döndüm.
Fakat Mizgin orada değildi. Yerde olması gereken yer boştu.
“Mizgin nerede?” diye fısıldadım, gözlerimi hızla meydanın karanlık köşelerinde gezdirerek.
Ve Zahir'i de göremeyince arbedeyi fırsat bilip kaçtıklarını anladım.
Başımı hemen ileriye, konağın arka bahçesine açılan sokağa doğru çevirdim. İşte oraday-dı! Kırmızı elbiseli silueti, meydandaki kargaşadan yararlanarak hızla uzaklaşıyordu. Üstelik yalnız değildi, elinde siyah bir çanta vardı.
“Mizgin’e bak. Sahnenin solundaki o adamla her konuştuğunda, bakışları ve eli istemsizce adamın önündeki siyah çantaya gidiyor. O çanta sadece aksesuar olamaz; muhtemelen bu geceki kirli pazarlıkların, sevkiyat rotalarının ya da ödeme kayıtlarının somut belgeleri orada.”
Mizgin'in şu an elindeki çanta benim birkaç saat önce yine elinde gördüğüm, içinde belgelerin olduğunu düşündüğüm çantaydı.
“Olmaz.” diye fısıldadım. “O kadar kolay değil.”
Hiç tereddüt etmedim. Üzerimdeki elbisenin ayaklarıma dolanmasını umursamadan, tüm fiziksel acımı öfkemin arkasına gizleyerek ileriye doğru atıldım. Mizgin’in karanlıkta kaybolan sülietinin peşinden sokağa daldım.
“Meral!”
Kaan arkamdan bağırırken ben Mizgin'e bağırıyordum.
“Dur! Mizgin dur, kaçamayacaksın dur!”
Elimdeki tabancayı havaya doğrulttum ve bir el ateş ettim koşarken.
Silah patladı fakat Mizgin durmadı. Arkasına bile bakmadan kaçmaya devam etti.
“Dur!” diye yeniden bağırdığımda köşeyi döndüğünü gördüm ve ben de aynı köşeyi döndüm.
“Vereceksin o çantayı...” diye mırıldandım. “Kaçışın yok.”
Biraz daha koştuktan sonra Mizgin'i elindeki çantayla beraber dereye atladığını gördüm.
Manyak!
“Sen manyaksan ben daha manyağım.” diye mırıldanarak tabancamı arkama fırlatıp arkasından dereye atladım.
Buz gibi dağ suyu, yüksekten çakılmamla beraber adeta ciğerlerimi deldi. Elbisemin ağırlığı suyun altında beni aşağıya doğru çekerken, kaburgalarımdaki eziklerin acısı soğuk suyun şokuyla keskin bir sızıya dönüştü. Ama gözlerimi suyun o hırçın, bulanık karanlığında tek bir an bile kapatmadım.
Su yüzeyine çıktığımda, derenin güçlü akıntısına karşı delicesine çırpınan kırmızı elbiseyi gördüm. Mizgin, bir eliyle akıntıya karşı tutunmaya çalışırken diğer eliyle suyun üzerinde tutmaya çalıştığı o siyah çantaya sarılmıştı.
“Bırak o çantayı!” diye haykırdım ama sesim dalgaların ve kayalara çarpan suların uğultusunda kayboldu.
Bütün gücümle akıntıyı yararak üzerine doğru yüzdüm. Mizgin yaklaştığımı fark ettiği an, yüzündeki o korku yerini saf bir nefrete bıraktı. Çantayı göğsüne bastırıp diğer eliyle suyun altında beni dibe doğru itmeye çalıştı. Üzerime doğru hamle yaptığında, ikimiz birden suyun derinliklerine gömüldük.
Suyun altında zaman ve mekan algısı yok oldu. Mizgin, suyun altındaki bulanık görüşün içinde saçlarıma yapıştı. Beni suyun dibine doğru bastırırken, ayağıyla da karnıma sert bir tekme savurdu. Nefesim tükenecek gibiydi ama reflekslerim devreye girdi.
Mizgin’in saçlarımı tutan bileğini suyun altında kavrayıp ters yöne büktüm. Acıyla ağzını açtığında dışarıya hava kabarcıkları yükseldi. Boşluğa düşen diğer elimle doğrudan göğsündeki siyah çantanın askısına asıldım. Çantayı vermemek için bacaklarını belime doladı, beni suyun altına hapsetmeye çalışıyordu.
Su altında Mizgin’in yüzüne sert bir yumruk indirdim. Darbenin etkisiyle dengesi sarsıldı, Belimdeki bacakları gevşedi. Son bir gayretle, tırnaklarını elime geçirmesine aldırmadan siyah çantayı göğsünden söküp aldım.
Çantayı sol kolumun altına sıkıştırıp sağ elimle kendimi suyun yüzeyine doğru fırlattım.
“Ver şunu seni kahrolası kadın!”
Mizgin, gitmeme izin vermeyecekti. Beni tekrar dibe, o karanlık ve dondurucu girdabın içine doğru çekti.
Yeniden suyun altına gömüldüğümüzde bu kez durum çok daha vahşiydi. Mizgin, elindeki en büyük kozu, o hayati bilgileri barındıran çantayı kaybetmenin verdiği çılgınlıkla tamamen bir hayvana dönüşmüştü. Su altında hiçbir askeri kural, hiçbir insani sınır kalmamıştı; bu saf bir hayatta kalma ve yok etme savaşıydı.
Mizgin suyun altındaki bulanık karanlıkta iki eliyle birden boğazıma yapıştı. Morluklar içindeki boğazıma baskı uyguladığında gözlerimin önü anında kararmaya başladı. Kulaklarımda uğuldayan suyun sesi, kalbimin güm güm atan ritmiyle birleşti. Oksijensizlikten beynim yanıyordu.
“Hayır... Burada, bu derede bitmeyecek!”
Kolumun altındaki siyah çantayı bırakmadan, sağ dirseğimi suyun yoğun direncine karşı bütün gücümle geriye çekip Mizgin’in tam çenesine doğru savurdum. Suyun yavaşlatıcı etkisine rağmen dirseğim hedefini buldu. Mizgin’in başı geriye doğru sarsıldı, boğazımdaki elleri gevşemek zorunda kaldı.
Fakat durmadı. Acıya meydan okuyan bir nefretle, bu kez sağ elini pençe gibi yüzüme geçirip tırnaklarını elmacık kemiğime sapladı. Derimin yırtıldığını, akan kanın buz gibi suya karışıp gözümün önünde kırmızı bir bulut gibi dağıldığını hissettim. Ardından kayalardan birine kanayan yüzüm çarpınca, acı beni kör etmek yerine öfkemi kamçıladı.
Bacaklarımı hızla yukarı doğru çekip dizlerimi göğsüme doğru katladım ve ayak tabanlarımı Mizgin’in gövdesine dayayarak bütün gücümle ileriye doğru ittim. Bu hamleyle suyun altında birbirimizden metrelerce uzağa fırladık.
Sonunda elimi kaldırmak, yüzeye çıkmaya çalışmak istesem de bunu yapamadım. Çok yorgundum. Suyun kaldırma kuvveti olmasaydı sanırım boğularak ölecektim. Neyse ki vardı ve onun sayesinde yüzeye çıktım. Suyun üzerinde boylu boyunca uzanmış, akıntıya doğru sürükleniyordum. Kayalardan birine yaslandığımda çantanın askısı omzumdaydı.
Ne olursa olsun o çantayı kimseye vermeyecektim. İçinde ne olduğunu bilmiyordum, evet. Ama Mizgin'in yaptıklarına bakılırsa bu çanta onlar için çok önemliydi.
Ve çok üzgünüm ki, o çantayı kaybetmişlerdi.
Gözlerim kapanıyor, ama ben zorluyordum. En sonunda dayanamayıp bir başka karanlığın içine daldım...
🎖🪖
Etrafındaki tek ses serum damlacıklarıyken Derya, telefonunun kilit ekranındaki Cem ile birlikte birbirlerine hayranca bakıp gülümsedikleri fotoğrafa bakıyordu.
Baş parmağını Cem'in üstüne koyup gülümseyerek bakıyordu ekrana.
Birden gözleri kilit ekranında yazan saate kaydı.
Saat 03:25'ti.
Buna rağmen gözünde bir gram uyku yoktu. Belki de bu Cem'in yokluğumdan kaynaklanıyordu, bunu kendisi bile bilmiyordu.
“Özledim...” diye fısıldadı kendi kendine. “Şimdi ne yapıyordur acaba?” diyerek onu düşünmeden edemediğini belli ediyordu.
Telefondaki fotoğraflarına bakarken, Cem ile birlikte olduğu bir an zihninde canlanmıştı.
Güneş dar sokağın taşlarına vuruyordu. Saatlerdir yürümüşlerdi. Operasyonun ardından sessizlik ikisinin de üzerine çökmüştü.
Derya, her zamanki gibi hiçbir şey belli etmiyordu. Sağ ayağındaki hafif aksama dışında yorgunluğunu ele veren hiçbir şey yoktu.
Cem ise bunu çoktan fark etmişti. Evlerine doğru birkaç adım daha attılar.
Derya’nın yüzü bir anlığına buruştu. Ayağının üzerine bastığında istemsizce nefesini tuttu.
Cem durdu ve arkasına döndü. Bir anda Derya’nın iki bileğini yakaladı.
“Cem...”
Derya cümlesini tamamlayamadan Cem hafifçe eğildi ve tek hamlede onu sırtına aldı. Ve Yürümeye başladı.
“Cem!” diye çıkıştı Derya, refleksle omuzlarına tutunurken.
“Geç kaldın itiraz etmek için.”
“Beni indir Beton, millet bakıyor.”
“Baksın.”
“Gıcık!” dedi ve başını omzuna yatırıp gülümsedi.
“Gülümsedin.” dedi Cem.
Derya başını kaldırıp şaşkınlıkla ona baktı.
“Nereden anladın?”
“Omuzumdan hissettim. Seninle ilgili her şeyi ezbere biliyorum ben.” diye cevap verdi Cem. “Çünkü benim hiçbir şeyim, kimsem yok ama sen benim her şeyimsin Derya.”
Derya gülümsüyordu parmağı hala Cem'in üzerindeyken.
“Sen de benim her şeyimsin...” diye mırıldandı. “Sağ salim gel bana.”
🎖🪖
“Nerede lan, nerede?” diye kükredi Kaan. Ardından telsizini eline aldı. “O tarafda bir şeyler var mı Makineli?”
“Olumsuz Heybet.” diye cevap geldi Serhat'tan.
“Sabır.” diyerek yürüyüşünü hızlandırdı Serhat'ın cevabını duyan Kaan.
Yaklaşık yirmi dakikadır -Yavuz ve Yiğit hariç tüm tim- Meral'i arıyorlardı şehirde uç bucak.
Kaan’ın adımları giderek hızlandı. Karanlık sokaklarda yankılanan bot sesleri, Cem'in peşinden geldiğini haber veriyordu.
“Cem sol taraftaki evlerin bahçelerine bak.”
“Emredersiniz.”
Kaan ise sağ tarafa yöneldi. Tüm evlerin bahçelerine teker teker baktı. Ama bir bahçede bile küçücük bir iz yoktu.
Cem de sağ taraftakileri inceledikten sonra Kaan'ın yanına geldi.
“Hiçbir iz yok komutanım.”
“Çıldıracağım. Çıldıracağım!” diye sertçe esen rüzgarın ardından haykıdrıktan sonra Kaan'ın gözlerine yerdeki çamurdaki izler takıldı.
Bir ince, bir kalın topuk izleri vardı.
İnce olan Mizgin'e ait olmalıydı.
Kalın olan ise Meral'e.
Kaan ileriye doğru tuttu elindeki feneri ve baktı. İzler devam ediyordu.
Hiç vakit kaybetmeden çömeldi. Çamura daha yakından baktı.
Cem de yanına diz çöktü.
“Komutanım?”
Kaan, çamurdaki ayak izlerini gösterdi.
“İkisi de buradan geçmiş.” dedi Kaan. Cem gözlerini izlere çevirdi. “Mizgin önde, Meral
peşinde.”
Cem başını salladı.
“Aynen komutanım. Ama acaba neredeler?”
Kaan derin bir nefes verip, “Anlamak için izleri takip edeceğiz.” diye yanıt verdiği sırada yağmur çiselemeye başlamıştı. “Yürü.”
Cem, “Emredersiniz komutanım.” dediğinde yağmur giderek şiddetleniyordu. İzleri takip etmeye başladılar.
Çamurdaki ayak izleri dere kıyısına kadar devam etti.
Ayak izleri bitene kadar takip ettiler. En sonunda dere kıyısında iki ayak izi de bitmişti.
“Lan?” dedi Cem bunu fark ettiğinde. “Komutanım yoksa...”
Kaan feneri sağına tuttu. İleride kimse yoktu. Geldikleri yere, soluna tuttu. Kimse yoktu. Önünde ise bir dere vardı. Bu kez arkasına tuttu ve gözüne yeşillerin arasında bir siyahlık çarptı. Hemen yanına gitti ve çömelip eline aldı.
Bu Meral'in tabancasıydı.
Emniyeti çekilmişti ve şarjörü doluydu. Ateş etmemişti.
Meral, deredeydi.
“Cem her köşesine bak. Meral suda olmalı.”
Fenerlerini derenin her tarafına tutup her tarafını kontrol etmeye başladılar.
Birden Cem’den bir ses yükseldi.
“Komutanım!”
“Ne var! Ne gördün?” diyerek yanına geldi ilerisindeki Kaan. Ardından Cem'in tuttuğu ışığa yöneldi ela gözleri.
Bir kayayı aydınlatıyordu ışık. Kayanın üzerinde kan vardı.
Nefesler tutulmuş, fenerin ışığı o gri kayanın üzerindeki, kırmızı lekeye çivilenmişti. Yağmur damlaları kan lekesine çarptıkça kırmızı ton suya karışıp kayadan aşağı süzülüyordu.
Kaan göğsü hırsla inip kalkarken dişlerini gıcırdatarak nefesini toplamaya çalıştı.
“Aşağı sürüklendiler...” dedi Kaan, sesi yağmurun ve derenin uğultusunu delecek bir soğukkanlılıkla çıkmıştı. “Cem, hemen telsizden Emre’ye ve Serhat’a haber ver. Buraya gelsinler.”
“Emredersiniz komutanım!”
Cem hızla telsizine uzanırken Kaan bir saniye bile beklemedi. Fenerini nehrin hırçın sularına doğrultarak kıyı boyunca koşmaya başladı. Ayakkabıları çamura batıp çıkıyor, ama hiçbir şey umurunda değildi.
“Yıkım, Kartal konuşuyor. Zahir elimizden kaçtı. Tekrar ediyorum Zahir elimizden kaçtı.” diye sesleri geliyordu Yavuz'un, telsizden.
Kaan Yavuz'un bu söylediklerine hiç kulak asmadan koşmaya devam etti.
Mizgin, suyun sürüklediği bir ağaç kütüğüne son bir gayretle tutunup, derenin sığlaştığı arka virajdan çamurlara bata çıka karaya tırmandı. Üzerindeki kırmızı elbise parçalanmış, gücü tamamen tükenmişti. Ancak hırsı ve hayatta kalma güdüsü hâlâ dipdiriydi.
Uzaklardan Yıkım Timi'nin seslerini duyunca yakalanmamak için hızlandı.
Siyah çantayı kaybetmiş olmanın verdiği o yakıcı öfkeyle dişlerini sıktı, arkasında ayak izleri bırakarak zifiri karanlık ormanın derinliklerine doğru kaçıp izini kaybettirdi.
Derenin alt kısmındaki kayalıklara yaslanan Meral ise tamamen hareketsizdi. Bilinci kapkaranlık bir kuyunun dibine çekilmişti. Sadece göğsünün hafifçe naik bir ritimle kalkıp inmesi, hâlâ direndiğinin tek kanıtıydı.
Sol kolunun altında sımsıkı tuttuğu siyah çanta ise kilitlenmiş bir kasa gibi bedenine yapışmış duruyordu.
Yağmur giderek şiddetini artırırken, çalıların arasından hışırdayan hızlı adımlar ve çamurun içinde ayakkabı sesleri duyuldu. Fenerlerin keskin ışığı karanlığı bir bıçak gibi yardı.
“MERAL!”
Kaan’ın sesi, derenin kükreyen uğultusunu yırtarak kayalıklarda yankılandı.
Tüfeğini ve fenerini kenara nasıl fırlattığını kendi bile anlayamadı. Dizlerinin üzerine çökerek Meral’in yanına ulaştı ve onu kolunda tutup kirli dere suyundan ayırdı, kıyıya çekti. Dizine başını koydu.
“Meral... Aç gözlerini!”
Meral’in buz kesmiş, kanlı yüzünü kavradı. Parmakları Meral’in nabzını bulmak için boynuna gitti; düzenli atan o nabzı hissettiğinde, Kaan ciğerlerindeki tüm havayı dışarı üfledi. Sağdı, buradaydı.
Kaan, parmaklarının altında Meral’in nabzını hissettiği o ilk rahatlamayla derin bir nefes alacakken, avucuna hücum eden yakıcı sıcaklıkla donakaldı.
Boynu, yanağı, ıslak teni... Meral’in bedeni adeta kor bir ateş gibi yanıyordu. Aldığı ağır
darbeler, girdiği amansız boğuşma ve vücudundaki aşırı yorgunluk, ateşini tehlikeli seviyelere fırlatmıştı.
“Meral...” dedi Kaan, bu kez sesi panikle titremişti. “Ateşin var...”
Kaan hiç duraksamadan üzerindeki gömleği çıkarıp Meral’in sırılsıklam bedenine sardı.
“Meral! Bak bana. Hadi aç gözlerini.”
Meral'in göz kapakları hafifçe kıpırdadı. Ardından yavaşça aralandı. Fakat fazla uzun sürmedi. Açılan göz kapakları açılmasıyla beraber geri kapanmıştı.
Kaan onu dikkatle ama sarsılmaz bir kuvvetle kucağına aldı.
Tam o esnada Cem, Emre ve Serhat nefes nefese yanlarına ulaştı. Fenerlerin ışığı Kaan’ın kucağındaki Meral’e çevrildiğinde alandaki hava bir anda ağırlaştı.
“Komutanım. Mizgin ortalıkta yok, kaçmış.”
“Bırakın o şerefsizi şimdi.” diye yanıt verdi Kaan geçiştirerek.
“Komutanım!” dedi Cem, Meral’in yüzünü ve moraran boğazını görünce dişlerini gıcırdatarak. “Neyi var?”
“Ateşi yüksek, bilinci kapalı!” dedi Kaan. “Cem, çantayı al!” Cem Meral’in kucağında tuttuğu siyah çantayı devraldı. “Serhat, karargahla irtibata geç ve acil kodlu helikopter çağır, hemen!”
“Emredersiniz komutanım.”
Kaan üzerindeki gömleği çıkartıp Meral'i sarınca, üzerinde bir şey kalmamıştı.
Emre çantasından üniforma çıkardı. Ardından üniformayı Kaan’a uzattı.
“Üşümeyin komutanım.”
“Eyvallah Fırtına.” dedi ve verdiği üniformayı omzunun altına koydu. Sonrasında yanına gelen Serhat'ı gördü.
“Komutanım helikopter otuz altı derece, yirmi sekiz dakika, kırk beş saniye Kuzey, otuz yedi derece, on iki dakika, on sekiz saniye Doğu koordinatına inecek.”
“Ne kadar mesafemiz var?”
“Altı yüz metre kadar komutanım! Şu kayalığı aşıp güneydoğudaki düzlüğe inmemiz lazım. Tempolu yürüyüşle en fazla dört, bilemedin beş dakika!”
“Yavuz'la Yiğit'e haber verin, gidiyoruz.” dedi Kaan. Kucağındaki Meral’in ağırlığını bir an bile hissetmeden yürümeye başladı.
Kaan, kucağındaki Meral’e biraz daha kenetlendi. Üzerine örttüğü gömlek ıslanmaya başlasa da Meral’in bedenindeki o tehlikeli hararet hiç düşmüyordu. Meral başını Kaan’ın göğsüne düşürmüş, bilinci kapalı halde kesik kesik nefesler almaya devam ediyordu. Sağ eli, az önce Cem’e devrettiği çantayı hâlâ tutuyormuşçasına hafifçe kasılmıştı.
“Hadi Yüzbaşı Demir...” diye fısıldadı Kaan, sadece Meral’in duyabileceği kadar kısık ama bir dağ kadar sarsılmaz bir sesle. “Biraz daha dayan. Bırakma kendini.”
Güneydoğudaki düzlüğe geldiklerinde rüzgâr daha da sertleşti. Yağmur damlaları yüzlerine kırbaç gibi vururken, uzaklardan fırtınayı delen o tanıdık, gürültülü ses duyuldu. Helikopterin devasa pervanelerinin havayı döven uğultusu gecenin karanlığını yara yara üzerlerine doğru yaklaşıyordu.
“Komutanım, geliyorlar.”
Kaan başını kaldırıp baktı. Orada bir değil, iki helikopter vardı. Biri Taarruz, diğeri tahliye helikopteriydi. Korkut Albay yine yapmıştı yapacağını anlaşılan.
“Yavuz, Yiğit, Emre, Serhat siz şunları alıp diğerine binin. Cem sen benimle tahliyeye biniyorsun.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Helikopterler yavaşça aşağıya doğru indi.
Yavuz, Yiğit, Emre ve Serhat ellerindeki iki teröristle hiç vakit kaybetmeden taarruz helikopterine doğru hamle yaparken, Kaan kucağındaki Meral’le birlikte doğrudan tahliye helikopterinin açık kapısına yöneldi. Cem de hemen arkasından, siyah çantayı eline almış halde içeri atladı.
Helikopterin içindeki askeri sağlık personeli anında harekete geçti. Sedyeyi sabitleyip Kaan’ın Meral’i dikkatle yatırmasına yardımcı oldular.
“Ateşi yüksek!” dedi kadın sağlık görevlisi, Meral’in şakağına dijital dereceyi dokundurduğu an.
“Kaç derece?” diye sordu yanındaki.
“Otuz dokuz derece.” diye yanıtladı ateşi ölçen. “Hemen damar yolu aç, soğuk uygulama ve ateş düşürücüye başlıyoruz!”
Kaan, kucağından sedyeye devrettiği Meral’in üzerinden gözlerini bir an bile ayırmadı. Personelin Meral’in koluna serum takmasını, ağzına oksijen maskesi takmasını ve yüzündeki kanı silip bandaj uygulamasını buz gibi bir sessizlikle izledi.
Cem, Kaan’ın hemen yanında oturmuş, bir eli sımsıkı siyah çantada, diğer eliyle de miğferinin kordonunu düzeltirken gözlerini Meral’den ayırmıyordu.
“İyi olacak komutanım,” dedi Cem, helikopterin sağır edici motor gürültüsünün arasından.
Kaan başını hafifçe salladı. Meral’in teni hâlâ kor gibi sıcaktı ama göğsünün inip kalkışı, sağlık görevlilerinin taktığı oksijen maskesinin altında biraz daha düzene girmeye başlamıştı.
Kaan, Emre’nin verdiği üniformayı giyerken bile ayırmıyordu gözlerini Meral’den.
Tahliye helikopteri devasa bir ivmeyle havalanıp bulutların arasına tırmanırken, Kaan Meral’e doğru biraz daha eğildi.
Meral’in alnına düşen ıslak saç tellerini usulca geriye itti. Parmaklarının değdiği ten hâlâ sıcaktı.
“Duyuyorsan...” dedi kısık bir sesle. “Sakın pes etme.”
Kaan, Meral’e doğru biraz daha eğildi. Sağ elini sedyenin kenarına koydu, diğer eliyle de Meral’in buz gibi görünen ama ateşten yanan parmaklarını usulca avucunun içine aldı.
“Çok güçlüsün, her şeye rağmen bırakmamışsın...” diye fısıldadı.
Parmaklarının arasındaki o hafif kasılma hâlâ devam ediyordu. Bilinci kapalı olmasına rağmen görevi bitirmeden vazgeçmemişti.
Kaan personele döndü. O sırada personel, Meral’in göz bebeklerini kontrol edip tansiyon aletini çıkardı ve koluna sarıp ölçmeye başladı.
“Durumu nasıl?” diye sordu Kaan.
“Hayati tehlikesi şu an görünmüyor. Ama vücudu yıpranmış. Hipotermiyle birlikte yüksek ateş gelişmiş. Boğazındaki ezilmeler de ciddi. Hastaneye ulaşınca ayrıntılı tetkik yapılacak.”
“Kendine gelir mi?” diye sorduğumda eli elinin üzerindeydi.
“İlaçların etkisiyle bir süre daha uyuyabilir.”
Kaan başıyla onay verdi.
“Tamamdır. Ateşi nasıl?”
“Hâlâ var, otuz sekiz derece.” diye yanıt verdi sağlık personeli.
Helikopter, geceyi yararak ilerlemeye devam ediyordu. Pervanelerin tekdüze uğultusu, içerideki sessizliğin üzerine ağır bir örtü gibi serilmişti.
Sağlık personeli, Meral’in alnına yerleştirdiği soğuk kompresi yeniledi. Serum damlaları düzenli aralıklarla akıyordu.
Kaan, sanki yıllardır ezbere bildiği bir şeyi hatırlamış gibi, Meral'in elini avucuna aldı ve gözlerini Meral’in yüzüne sabitleyerek yavaşça konuşmaya başladı.
“Rahmetli babam bana küçükken bir şiir öğretmişti.”
Kaan’ın sesi motor gürültüsünün arasından ağır ağır yükseldi.
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Kaan, şiirin son mısrasını fısıldadıktan sonra derin bir nefes aldı. Sesindeki o sarsılmaz ton silinmiş; yerini Meral’in daha önce hiç duymadığı, göğsünün en derininden gelen yakıcı bir şefkate bırakmıştı.
“Dayan Meral...” dedi, dudakları Meral’in ateşler içindeki şakağına birkaç santim kala durdu. “Dayan.”
O an, Meral’in oksijen maskesinin altında hızlı hızlı inip kalkan göğsü hafifçe duraksadı. Yüksek ateşin ve hipoterminin pençesindeki bedeni bir anlığına titredi. Kaan’ın avucunun içinde tuttuğu o buz gibi ama kor gibi yanan parmakları, bilincinin en karanlık köşesinden gelen son bir dirençle Kaan’ın elini hafifçe sıktı.
Sadece bir saniyelik, ufacık bir temastı bu. Ama Kaan için dünyalara bedel bir cevaptı.
Kaan’ın dudaklarında belli belirsiz, gurur dolu bir tebessüm belirdi. Bakışlarını bir an bile Meral’in yüzünden ayırmadan başını kaldırdı ve pilota baktı.
“Başçavuş’um ne kadar kaldı?”
Pilot hızla yanıt verdi.
“Son beş dakika komutanım! Pistte ambulans ve acil müdahale ekibi hazır bekliyor.”
Cem, Kaan’ın hemen yanında, kucağındaki siyah çantaya iki eliyle kenetlenmiş halde oturuyordu. Gözleri bir Kaan’a, bir de Meral’in bandajlar içindeki yüzüne kaydı.
Hep omuz omuza olduğu, her zerresine kadar tanıdığı komutanı Kaan'ı ilk kez böyle görüyordu.
“Ne oldu sana Karahan?” diye geçirdi içinden. “Korumacılık mı bu, yoksa sevda mı?”
Helikopter alçalmaya başladığında motorların uğultusu değişti, kapıların dışındaki karanlığı karargâh pistinden yükselen parlak ışıklar aydınlattı. Pervaneler rüzgârı savururken kapı hızla açıldı.
Dışarıda bekleyen sedyeli sağlık ekibi anında helikoptere doğru atıldı. Kaan, Meral’in elini bir an bile bırakmadan sedyenin helikopterden indirilmesine yardım etti. Ambulansa doğru hızlı adımlarla koşarlarken, yağmur yüzlerine vuruyordu ama Kaan artık hiçbir acıyı, hiçbir soğuğu hissetmiyordu.
Meral’in sedyesi ambulansın kapılarından içeri girip, serum tavana sabitlenirken, Kaan kapının önünde durdu. İleriden Korkut Albayın geldiğini gördü. Ardından arkasına dönüp Meral'e bir kez daha baktı. Onu bırakmayı istemiyordu. Korkut Albay'a yaklaştı ve hazır ola geçti.
“Komutanım, izninizle ben de gitmek istiyorum.”
“Git, evlat.”
“Sağ olun komutanım.” dedi ve baş selamını verip ambulansa bindi.
Ambulansın kapıları büyük bir gürültüyle kapandığında, içerideki tek ses sirenlerin tiz çığlığı ve cihazların sesleri oldu. Gittikçe aracın içindeki soğuk ve keskin antiseptik kokusu havadaki gerilimi daha da ağırlaştırıyordu.
Kaan, sedyenin hemen yanındaki dar koltuğa çöktü. Bir saniye bile gözünü Meral’in solgun yüzünden ayırmadı.
Sağlık görevlisi hızla Meral’in kolundaki serumun akış hızını ayarladı, ardından elindeki dijital dereceyi tekrar Meral’in alnına dokundurdu. Ekrandaki rakamı görünce derin bir nefes verdi.
“Otuz sekiz derece,” dedi görevli, diğer görevliye bakarak.
“Vücut içeride ciddi bir enfeksiyonla ve yıpranmayla savaşıyor. Hipoterminin üzerine gelişen bu yüksek ateş, bünyesini çok zorluyor.” diye yanıt verdi diğeri.
Yanağındaki kesikle derenin pis suyundan yara enfeksiyon kapmıştı ve gittikçe ilerliyordu.
“Bir şeyler daha yapamaz mısınız?” dedi Kaan. “Ateşinin düşmesi gerekmiyor mu?”
“Bütün müdahaleleri yaptık Komutanım,” dedi görevli, Meral’in şakağındaki soğuk kompresi yenilerken. “Ateş düşürücü damar yolundan veriliyor. Vücudun tepki vermesini beklemekten başka çaremiz yok. Bizim yapabileceğimiz şeyler bunlar.”
Kaan bir şey söylemedi. Tekrar Meral’e döndü. Meral’in bilinci kapalıydı; oksijen maskesinin altından alıp verdiği nefesler hırıltılı ve düzensizdi. Boğazındaki ezilmeler, her
canını yakıyor gibi göğsünün kasılmasına sebep oluyordu.
Ambulans keskin bir virajı alırken sarsıldı.
“Meral...” diye fısıldadı Kaan, sadece ikisinin duyabileceği bir sesle. “Geçti. Hastaneye gidiyoruz, az kaldı. Bırakma kendini.”
Zaman ambulansta adeta durmuş gibiydi. Kilometreler akıp gidiyor, ama Kaan için her saniye bir asra dönüşüyordu.
Yolun ortalarına doğru Meral’in göğsündeki inip kalkışlar hızlanmaya başladı. Bilincinin en derin, en karanlık katmanlarında boğuştuğu kâbuslar ve boğazındaki o acı bedenini dışarıdan sarsmaya başlamıştı.
Oksijen maskesinin altından boğuk, çaresiz bir inilti koptu. Meral’in kapalı gözkapaklarının altından, şakaklarına doğru iki damla yaş süzüldü. Yüksek ateşin sayıklamaları ve geçmişin zihnine üşüşen gölgeleri arasında, bilinci kapalı halde sessizce ağlıyordu.
Meral acı çekiyordu.
Kaan, Meral’in gözünden süzülen o yaşları gördüğünde göğsüne ağır bir taş oturdu. O, Meral’i az tanıyordu, evet. Ama böyle bir şeyin olacağını aklının ucundan bile geçirmezdi. Şimdi karşısında, o çelik zırhın altında yıllardır saklanan, canı yanan ve uykusunda ağlayan küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Tıpkı yetimhanedeki günlerdeki gibi uykusunda gözyaşları akıtıyordu Meral.
Yetimhanenin uzun, soğuk yatakhane koridorunda zaman adeta durmuş gibiydi. Pencerelerden süzülen soluk ay ışığı, demir ranzaların üzerine kasvetli gölgeler düşürüyordu. Köşedeki tek kişilik yatakta, altı yaşındaki Meral dizlerini göğsüne doğru çekmiş, uykunun değil, geçmişin kucağında çırpınıyordu.
Alnı boncuk boncuk soğuk terlerle kaplıydı. Kapalı göz kapaklarının altında göz küreleri hızla hareket ediyor, boğazından boğuk, çaresiz hıçkırıklar dökülüyordu.
Zihninin karanlık labirentlerinde yine o geceyi yaşıyordu. Cam kırılma sesleri, patlayan silahlar, abisinin onu dolaba koyarken kulağına fısıldadığı “Ne olursa olsun çıkma...” tembihatı... Ve en çok da annesinin soğuk eli ile babasının son nefesi.
“Abi...” diye mırıldandı uykusunda, sesi bir çocuk çığlığı kadar keskin ama fısıltı kadar cılızdı.
Gözlerinden süzülen iri gözyaşı damlaları, yanaklarından süzülüp yetimhanenin sert, kolalı yastık kılıfında iki koyu leke bıraktı. Küçük bedeni acının ağırlığıyla sarsılıyor, Meral rüyasında bile o giysi dolabının darlığında boğuluyordu.
Yatakhanenin kapısı hafifçe aralandı. İçeriye, elinde küçük bir gaz lambasıyla, yıllardır bu kimsesiz çocukların hem anası hem babası olmuş Yaşlı Ümran Teyze girdi. Yetimhanenin “Ümran Anne”siydi o. Üzerindeki hırkasına sindirilmiş ıhlamur ve anne kokusu, bu soğuk binanın tek sıcaklığıydı.
Nöbet turundayken duyduğu o incecik iniltiyi takip ederek Meral’in ranzasının başına geldi. Ümran Teyze, yatakta bir çalı kuşu gibi titreyen küçük kızı görünce yüreğine dağ gibi bir taş oturdu. Bu çocuğun hikayesini, bir gecede nasıl yapayalnız kaldığını biliyordu.
Gaz lambasını komodinin üzerine yavaşça bıraktı. Yatağın kenarına ilişti; nasırlı, şefkat dolu elini Meral’in terli alnına koydu. Yavaşça saçlarını okşamaya başladı.
“Geçti kuzum... Geçti birtanem,” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Buradayım ben. Güvendesin...”
Ümran Teyze’nin gözleri doldu. Eğilip Meral’in yanaklarındaki yaşları yazmasının ucuyla kuruladı. Sonra üzerindeki kalın battaniyeyi Meral’in omuzlarına kadar çekip ağlaması dinene kadar başında bekledi...
Kaan hemen doğruldu. Sol eliyle Meral’in yanağından süzülen gözyaşını usulca sildi. Sağ elini uzatıp Meral’in ateşten yanan, ama yüzeyi yağmur ve soğuktan hâlâ buz gibi duran parmaklarını yeniden avucunun içine aldı.
“Acı çekiyorsun...” dedi sesi titreyerek.
Meral’in dudakları maskenin arkasında belli belirsiz kıpırdadı, parmakları Kaan’ın elini refleks olarak daha sıkı kavradı. Sayıklaması fısıltı halindeydi ama gözyaşları durmuyordu. Vücudu titredikçe Kaan elini bırakmadı, ona güç vermek istercesine daha da kenetlendi.
Ambulansın hızı yavaşlamaya, sirenlerin sesi hastane bahçesinin yankısıyla değişmeye başladı. Araç durmadan hemen önce, içerideki ışıkların ve dışarıdan süzülen sokak lambalarının altında Meral’in kirpikleri hafifçe titredi.
Gözkapakları bir ağırlıkla, yavaşça aralandı.
Meral’in bakışları bulanıktı, tavanı ve tepesindeki serum paketini seçmeye çalıştı. Nerede olduğunu, tepesindeki bu uğultunun ne olduğunu anlayamadı. Göğsündeki ağrı ve boğazındaki yakıcı acı yüzünü buruşturmasına sebep oldu. Bakışlarını kaydırdığında, elini sımsıkı tutan ve üzerine doğru eğilmiş olan silüeti gördü.
Bulanık görüntüler yavaş yavaş netleşti. Kaan’ın endişe, şefkat ve yorgunluk dolu ela gözleriyle karşılaştı.
Kaan, Meral’in gözlerini açtığını gördüğü an derin bir nefes verdi. Dudaklarında rahatlamanın ve gururun verdiği o hafif tebessüm belirdi.
“Geldik.” dedi Kaan, sesindeki o yakıcı şefkatle Meral’in gözlerinin içine bakarak. “Geldik, iyi olacaksın.
Ambulans tam o an büyük bir sarsıntıyla durdu. Arka kapılar dışarıdan hızla açıldı. Hastanenin acil servis ışıkları içeri sızarken, sedyeyi karşılamak için bekleyen doktorlar ve sağlık görevlileri içeriye doğru hamle yaptı. Ama Meral’in bakışları, ambulanstan indirildiği o karmaşa anında bile Kaan’ın gözlerinden bir an olsun ayrılmadı.
Kaan, Meral sedyeye konar konmaz yandaki elini tuttu.
Hemşirelerden biri, “Ateş otuz sekiz, nabız yüz beş, tansiyon dokuza altı, satürasyonu doksan bir.” diye sıralayarak Meral’in sedyesini ittiği sırada Meral, Kaan'ın avucunda olan eline baktı halsizce ve Kaan'a zor da olsa karşılık verip sıktı Kaan'ın elini.
Koridorda ilerlerken elleri sıkıca birbirine kenetlenmişti. Acil müşahede odasının önüne geldiklerinde kapı açıldı ve Meral’in sedyesinin içeri itilmesiyle ve içeri girmeye yeltenen Kaan'a, “Buradan sonrasına giremezsiniz.” Uyarısıyla sıkıca birbirine kenetlenmiş elleri ayrıldı ve içeri girmeleriyle beraber kapı kapandı.
“Dayan Meral...”