İçeriğe geç

YIKIM

Bölüm 3 · 27 dk okuma

YIKIM

Bölüm 3

-SARSILIŞ-

​“23 Nisan Günü Katliamla Karardı: Bir Aile Yok Edildi!

​Antalya, dün akşam saatlerinde yaşanan kan dondurucu bir saldırıyla sarsıldı. Özel Kuvvetler ve MİT bünyesinde görevli olduğu öğrenilen Gökhan Demir’in evine düzenlenen silahlı saldırıda, eşi Hakime Zehra Demir ve 17 yaşındaki oğlu Koray Demir hayatını kaybetti. Ağır yaralanan Gökhan Demir ise sağlık görevlilerinin yaptığı müdahaleye rağmen kurtarılamadı.

​Saldırıdan sağ kurtulan tek kişi ise altı yaşındaki kızları Meral Demir oldu. Olay anında abisi tarafından giysi dolabına saklandığı öğrenilen küçük kız, dakikalar sonra bir sağlık görevlisi tarafından bulundu.

​Emniyet kaynaklarından edinilen bilgilere göre saldırının faili, uzun süredir aranan ve terör örgütü adına birçok kanlı eylemin planlayıcısı olarak bilinen Halef kod adlı terörist. Halef’in, Gökhan Demir’in görev aldığı bazı gizli operasyonlarda örgüt mensuplarına ağır darbeler vurduğu gerekçesiyle aileyi hedef aldığı iddia ediliyor.

​Fail Halef’in peşine düşen güvenlik güçlerinin bölgedeki istihbarat çalışmaları yoğunlaştırıldı. Halef’in yurt içinde hâlâ aktif olduğu düşünülürken, bu olayın ardından ülke genelinde terörle mücadele kapsamında yeni bir operasyon dalgası başlatılması bekleniyor.”

​Meral, babasının üniformalı fotoğrafını görür görmez gazeteyi alıp okumuştu. Altı yaşında olabilirdi ama okumayı çok iyi biliyordu. Haberin hemen yanında, güzel annesinin, üniformalı babasının ve hep arkasını kollayan Koray abisinin fotoğrafı vardı. Bir de tanımadığı kötü bakışlı bir adamın fotoğrafı... Ailesini elinden alan adam bu muydu? Halef denen fail bu adam mıydı?

​O muydu? Bu mu yapmıştı her şeyi?

​Annesini, babasını, abisini ondan alıp giden, evlerinin sessizliğini sonsuza dek değiştiren adam bu muydu?

​‘Halef’ denilen o korkunç kelimenin karşılığı, işte bu taş gibi bakan adam mıydı?

​Küçük yüreğinde karmaşık duygular birbirine karıştı. Korku, öfke, özlem… Bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır hisler. Gözleri o adamın fotoğrafına takılı kaldı, bir çocuk saflığıyla bile anlayabiliyordu kötülüğü. “Her şeyi aldı benden,” diye düşündü. “Annemin gülüşünü, babamın güçlü kollarını, abimin bana anlattığı masalları... Hepsini aldı.”

​Fotoğraftaki adamın gözlerine uzun uzun baktı. Sessizce kendine söz verdi.

​“Seni hiç unutmayacağım.” Ve bu söz, hayatı boyunca en uzun tuttuğu söz oldu.

🪖🎖

​“Sevdiği gibi... Burcu gibi yatıyor orada, komutanım.” diye mırıldandı Serhat, yoğun bakımda yatan Berkay’a camdan bakarken.

​“İyileşecek.” dedim sadece. Ben ne diyebilirdim ki?

​“Burcu’yu da yoğun bakımda yatırmışlardı, komutanım,” dedi birden. “Ama sonra bitkisel hayata geçince, Ankara’ya sevk ettiler. Berkay da aynı şeyleri yaşar mı, komutanım?”

​“Hayır, Serhat. Böyle bir şey olmayacak. Berkay en kısa sürede ayağa kalkacak. O direnecek, Serhat. Direnmek zorunda. Çünkü hepimiz şu an bir direniş içindeyiz...”

🪖🎖

​Musul iline bağlı Türkmen köyünde, daha önce yürütülen insani yardım ve güvenlik destek faaliyetlerinin denetimi yapılacaktır.

​Timin görevi; insani yardım ve destek çalışmalarını değerlendirmek ve bölge güvenliğini teyit etmektir.

​Astsubay Üstçavuş Burcu Sezer, timin iletişim sistemlerini ve elektronik veri kayıtlarını denetlemekle görevlendirilmiş bir astsubaydır.

​Aynı zamanda bölgedeki elektronik raporlama sistemiyle ilgili geçici bir arıza şüphesi vardır.

​Bu yüzden Burcu, hem sistem denetimi yapmak hem de bölgedeki cihazları yerinde kontrol etmek üzere Yıkım Timi ile sahaya gitmiştir.

​“Oy, ne kadar tatlı bu böyle!” diyerek küçük kızın yanındaki yavru köpeğe doğru ilerledi Astsubay Üstçavuş Burcu Sezer. Kafasını okşadı keyifle. Köpeğin yanındaki küçük kıza döndü. “Ne kadar güzelsin sen öyle...” dedi ve elini tuttu. “Adın ne?”

​“Gülbahar,” diye yanıtladı Musul iline bağlı Türkmen köyünden, küçük bir kız çocuğu.

​“Çok güzelmiş,” dedi Burcu bütün samimiyetiyle. “Bu köpek senin mi?”

​“Evet, adı Pati.” Diye yanıt verdi.

​“E çok güzel bu isim!” dedi güzel bir ilgiyle. “Sen mi koydun ismini?”

​“Evet, ben koydum. Gerçekten beğendin mi?”

​“Beğenmez olur muyum?” dedi ve kızın elini öptü. “Çok beğendim,” ardından köpeği kucağına aldı ve yumuşacık tüylerini severek konuşmaya devam etti.

​“Biliyor musun Gülbahar, Pati çok akıllı bir köpeğe benziyor. Ayrıca çok tatlı.”

​Gülbahar usulca gülümsedi, gözlerinde biraz mahcubiyet, biraz gurur vardı.

​“O beni hiç yalnız bırakmıyor,” dedi. “Nereye gidersem, hep peşimden geliyor.” Burcu başını salladı, gülümsedi.

​“Demek ki o senin küçük yol arkadaşın.” Dedi küçük kıza.

​Burcu, çocukları da hayvanları da yürekten severdi. Onların masumiyetine ayrı bir zaafı vardı. Ne zaman bir köpek görse eğilir, ne zaman bir çocukla karşılaşsa yumuşardı yüzü. Onlara her zaman ilgi gösterirdi.

​Gülbahar’ın babası, Musul bölgesinin saygın Türkmen liderlerinden Kerim Bey’di. Halkı için büyük bir mücadele veren, köyün güvenliği ve refahı için gece gündüz çalışan bir adamdı. Bunu bilen bazı teröristler onun etkisini kırmak için her fırsatı değerlendirmişti, değerlendirmeye de devam ediyordu.

​Gece olmuş, hava serinlemiş, köy sessizliğe bürünmüştü. Yıkım Timi, Kerim Bey’in davetiyle, sağlam taş duvarları ve geniş avlusuyla köyün en görkemli yapılarından biri olan iki katlı evin salonunda yemek yiyordu. Bahçede, ana evin yanında küçük ve samimi bir ev de vardı. Burcu, yanına sokulmuş olan Pati’yi okşayarak seviyordu. Burcu Pati’yi okşadığı sırada, yanına Gülbahar geldi.

​“Pati, seni çok sevdi.” Dedi gülümseyerek.

​“Ben de onu çok sevdim. Çok tatlı. Böyle tatlı bir köpeğe sahip olduğun için çok şanslısın.” Dedi Gülbahar’ın kendiyle gurur duyması için bütün samimiyetiyle.

​“Burcu,” diye seslenen biri vardı arkasından. Bu hayatta onu en çok seven kişi. Astsubay Üstçavuş Berkay Vural.

​“Efendim?” dedi.

​“Uydu çalışmıyor. Kaan Yüzbaşı, komutana durumu arz edecek.” Diye yanıt verdi Berkay. Burcu hemen toparlandı.

​“Ver bana,” dedi kısa ve net. Berkay, taşınabilir terminali uzattı.

​Burcu, cihazı bahçedeki masaya koydu. Pati hâlâ onun ayaklarının dibinde yatıyordu. Cihazın ekranı titrek bir şekilde açık kalıyor, bağlantı kurmaya çalışıyor ama başarısız oluyordu.

​Burcu, uydu telefonuna dikkatle baktı. Cihaz ekranında hâlâ sinyal yoktu.

​“Cihazda parazit yok. Ama kendini kilitlemiş olabilir. Bu daha önce başımıza gelmişti.”

​Telefonun ayar menüsüne girip bağlantı verilerini sıfırladı. Ardından kısa dalga antenin doğru açıda olup olmadığını kontrol etti. Sessizce cihazı yukarı tuttu. Ekranda birden sinyal çubuğu titredi. Berkay yanına yaklaştı.

​“Oldu mu?”

​“Oldu. Cihaz, sabit noktadan sinyal bulmakta zorlanıyordu. Otomatik ağ arama devrede kalınca kilitlenmiş. Manuel sıfırlamayla ağa tekrar giriş yaptım. Artık iletişim açık,” dedi. Elindeki uydu telefonu Berkay’a uzattı. “Al.”

​Berkay, kendisine uzatılan uydu telefonunu aldı ve Burcu’nun yanağına bir öpücük kondurdu.

​“Dengesizsin, Berkay.” Dedi Burcu Berkay’ın koluna bir yumruk yapıştırıp, gülümserken. Berkay, Burcu’ya yüzünde hiç pişmanlık olmayan bir ifadeyle gülümsedi.

​Telefonu içerideki Kaan Yüzbaşı’ya götüreceği sırada telsizinden bir ses geldi.

​“Yıkım, beni duyan var mı? Yıkım?” bu harekât merkezinde görev yapan Üsteğmen Mert Yalın’dı.

​“Yıkım, dinlemede.”

​Uydu telefonu çalışmadığından dolayı Yıkım’a ulaşmaları uzun sürmüştü. En sonunda timin karargâhla iletişimini sağlayan Berkay’a telsizden ulaşmayı denemişlerdi ve irtibat başarıyla kurulmuştu. Harekât merkezinde irtibatın kurulmasını bekleyen Korkut Albay, irtibatın kurulduğunu görünce telsize eline alıp hemen durumu Berkay’a izah etti.

​“Yıkım, bulunduğunuz bölgeye, Kerim Bey’in bahçesine sayaçlı bir roket geliyor. Tekrar ediyorum, bulunduğunuz noktaya sayaçlı bir roket geliyor ve fazla zaman kalmadı! Derhal bulunduğunuz alanı tahliye edin. Köyü tahliye edin, Yıkım. Hızla köyü tahliye edin!”

​Burcu hızla ayağa fırladı. Berkay, endişe içinde Burcu’ya bakıyordu. Burcu’nun bakışları da ondan farksız değildi.

​“Berkay, koş! Evi tahliye edin, hemen!” dedi. Berkay, şaşkınca etrafa bakındı. “Berkay, koşsana! Koş!”

​O an sanki üzerine kaynar su dökülmüş gibi irkildi. Şaşkınlık yerini şoka, sonra içgüdüye bıraktı. Hiçbir şey söylemeden, timin yemek yediği Kerim Bey’in evine koşmaya başladı. Yaklaşık üç saniye içinde evin kapısını açıp içeri girdi.

​“Komutanım!” diye bağırarak, yukarı kata çıktı. “Komutanım!” dedi odanın kapısını açarken.

​Herkes başını ona çevirdi.

​“Ne oluyor, lan?” dedi Kaan.

​“KOMUTANIM, TAHLİYE! ROKET GELİYOR, TAHLİYE!” bunu duyan herkes ayağa fırladı ve Kaan hızla emrini verdi.

​“Herkes sivilleri köyün girişine tahliye etsin! Sivilleri köyün girişine alın, çabuk!”

​Yıkım Timi, dışarı çıkıp sokaklarda koşturarak “KÖYÜN GİRİŞİNE, TAHLİYE!” diye bağırarak koşuşturdu.

​Tam üç dakikaları vardı.

​Burcu hızla Gülbahar’ı annesine teslim etti ve o da tahliye çağrısı yaptı diğer arkadaşları gibi.

​Hedef, köyün girişine bayağı uzaktı. Bu yüzden, köy halkını roket hedefe ulaşmadan köyün girişine götürüp hedeften uzaklaştırmışlardı. Her türlü çatışmaya karşılık hepsi çevre güvenliği almıştı.

​Birden Gülbahar’ın sesi çevreyi tüfeğinin dürbünüyle gözetleyen Burcu’nun kulaklarına ulaştı.

​“Anne! Anne, Pati, içeride anne!” diyerek evlerine doğru gitmeye çalışıyordu ama annesi buna müsaade etmiyordu. “Anne, Pati orada!”

​Burcu içindeki bu hayvanseverlikle, o hayvanı orada bırakamadı. Pati’nin evin içinde olduğunu duyar duymaz, hemen eve doğru koşmaya başladı.

​“BURCU!” diye bağırdı arkasından Berkay. Ancak Burcu durmadı, koşmaya devam etti.

​“BURCU, DUR!” diye bağırdı Kaan.

​“BURCU!” Berkay, Burcu’nun peşinden koşmaya başladı.

​“KOMUTANIM!” Astsubay Çavuş Yiğit Aydın, komutanı Berkay’ı yakaladı ve oraya gitmesini engelledi.

​40...

​Kerim Bey’in evinin köyün girişine uzak olması nedeniyle, Burcu hâlâ eve varamamıştı. Berkay, yanına gidemiyordu. Gitmesini engelliyorlardı. Sadece Burcu’nun arkasından bakıyordu. Onun, tehlikeye koşuşunu izliyordu.

​“BURCU! BURCU, GİTME ORAYA, BURCU!”

​“BURCU!” bu sefer Kaan, kardeşi gibi olan askerinin oraya gidişini engellemek istedi. Ancak onu ise, Üsteğmen Emre Soykan durdurdu.

​“KOMUTANIM, YAPMA!”

​“LAN BIRAK BENİ, YİĞİT!” diye bağırarak elinden kurtuldu Berkay. Sevdiğinin, tehlikeye koşuşunu daha fazla izlemek istemiyordu. Peşinden koştu, ama bu sefer de timin abisi Yavuz Alkan tuttu Berkay’ı.

​“Berkay! Koçum, sakin ol, Allah için!”

​“Abi bırak, gözünü seveyim bırak, abi!” diye haykırdı. “Abi, Burcu gidiyor, abi! Bırak, abi!”

​20...

​Burcu, küçük evin kapısını tekmeyle açtı.

​“Pati!” diye seslendi.

​18...

​“Pati?”

​15...

​Salona geçti. Koltuk arkasına baktı.

​Yok.

​Zaman gözbebeklerini küçültüyordu.

​11...

​Yatak odasına koştu.

​Dolabın etrafına baktı. Yatağın altı bomboştu.

​8...

​Nefesi düzensizleşti.

​Yutkundu.

​Dışarıda arkadaşlarının, komutanlarının, sevdiklerinin onu çağırdığını duyuyordu.

​6...

​Tam kapıya yöneldiği anda, “hav.” Diye bir ses duydu.

​Pati’ye ait bir ses.

​5...

​Dönüp kapının arkasına baktı.

​Gülbahar’ın pembe battaniyesinin üstünde, gözleri kocaman açılmış bir şekilde ona bakıyordu.

​4...

​“Buradasın işte,” dedi, neredeyse ağlayarak.

​Kucağına aldı.

​3...

​Hızla kapıya koştu. Açtı. Gözleri tozlu bahçeye değdi.

​1...

​İlk adımını attı. Pati’yi de kendini de kurtardığı düşüncesinde iken, koşmaya başlayacağı sırada zaman doldu.

​0...

​Roket hedefe ulaştığında Burcu, şiddetle ileri savruldu. Vücudu taş zemine çarpınca omurgasında acı bir zonklama yayıldı. Kulağında bir uğultu, gözlerinde bir bulanıklık vardı. Patlamanın etkisiyle gözleri kapandı...

​“BURCU! ABİ, BIRAK!” derken gözünün önüne Burcu’nun ona gülümsediği o son an geliyordu. O gülüşü, bir daha görebilecek miydi?

​Daha fazla içi dayanmadı Yavuz’un, Berkay, Kerim Bey’in bahçesine ulaşmak için var gücüyle koşuyordu.

​Kaan da arkasındaydı.

​Berkay, bahçeye ulaştığında yerde yatan Burcu’yu gördü.

​“Burcu?” diye bir fısıltı çıktı dudaklarından. “BURCU!” Berkay’ın bu sesi, köyün her tarafından duyuldu. Berkay, hemen Burcu’nun yanına eğildi.

​“Burcu... Bak ben buradayım. Lütfen aç gözlerini, lütfen...” Burcu’dan hareket yoktu.

​Yüzü toprak içindeydi. Soluk rengi, kanla karışmış tozla silinmişti.

​Berkay’ın elleri titredi.

​“Hayır... hayır, hayır, hayır,” diye sayıkladı. “Gitme! Burcu, gitme, ne olur gitme...”

​Parmaklarıyla Burcu’nun yüzünü arındırmaya çalıştı, ama dokunduğu her yer kan ve molozdu.

​“Erdem, hemen buraya gel, hemen!” diye emir veriyordu Yüzbaşı Kaan Karahan bahçeye girip Burcu’yu yerde yatarken görünce.

​Erdem, hızla yere attığı çantasını aldı, omzuna taktı ve Kerim Bey’in bahçesine doğru koştu. Kerim Bey’in bahçesine vardığında ise, Berkay’ın Burcu’nun yerde yatan bedenine sarılıp ağladığını gördü. Berkay’ın omzunda Kaan’ın eli vardı.

​Erdem, hemen çantasını açtı, diz çökerek Burcu’ya yaklaştı.

​“Berkay, hadi Erdem’e bırak, koçum.” Dedi nazik ama kararlı bir sesle. Berkay, Kaan’ın desteğiyle gözleri Burcu’da iken ağır ağır ayağa kalktı.

​Kaan, Berkay’ın omzuna kolunu atmıştı. An, ona destek olma anıydı.

​Erdem, Burcu’nun baş ve boyun pozisyonunu kontrol etti önce. “Servikal travma riski var,” diye mırıldandı. Ellerini dikkatle başının iki yanına koydu.

​“Burcu, duyuyor musun? Burcu?” dedi yavaşça. “Duyuyorsan gözünü kırp, Burcu.” Dediğinde Berkay umutla Burcu’nun gözlerine bakıyordu. Ama Burcu’dan hareket yoktu.

​Kaan, Emre’nin bahçenin kapısının önüne geldiğini gördü.

​“Emre,” dedi. “Köpeği alın.” Diyerek Pati’yi işaret etti.

​“Emredersiniz, komutanım.” Dedi ve yerde oturan yavru köpeği kucağına aldı Emre. Gülbahar’a götürdü. Küçük kızın önünde eğildi ve, “Bak, köpeğini getirdik sana.” Diyerek kucağındaki Pati’yi ona uzattı. Kızın yüzüne burukça gülümsedi ve bahçeye gitmek için arkasını döndü. Arkasını döndüğü anda, arkasındaki minikten ses çıktı.

​“O kız askere bir şey oldu, değil mi?” dedi.

​Emre yavaşça arkasına döndü.

​“Adın ne, senin?” diye sordu.

​“Gülbahar,” diye yanıt verdi karşısındaki küçük kız. Emre derin bir nefes verdi.

​“O kız asker iyi olacak, Gülbahar. O iyi olacak.” Dedi ve yanağından makas alıp bahçeye gitti.

​Berkay’ın Burcu’nun başında sessizce oturduğunu, Erdem’in başını iki yana salladığını gördü.

​Kaan eğilmişti. Parmakları kanlı üniformanın üzerine yapışmıştı.

​“Erdem, durum ne?”

​Erdem gözlerini kısarak Kaan’a baktı.

​“Komutanım, servikal omurga travması şüphesi var. Nabzı zayıf, şokta. Acil stabilizasyon lazım.”

​Kaan’ın yüzü gerildi. Boğazı düğümlendi.

​“Dayanabilecek mi?”

​“Komutanım, durumu çok kritik.” Dedi Berkay’a duyurmamaya çalışarak. “Acil helikopter gelmesi gerekiyor. Buraya en yakın sınır hattındaki hastaneye helikopter iniş yapmalı, komutanım. Buradan direkt Ankara’ya götürürsek… Allah korusun, yolda kaybedebiliriz.” Dedi Erdem, sesi çatallanarak.

​“Anlaşıldı Astsubayım,” deyip Emre’ye döndü. “Emre,”

​“Emredin,”

​“Berkay’dan uyduyu al, irtibatı sağla ve uyduyu bana getir.”

​“Emredersiniz, komutanım.”

​Emre, Berkay’dan uyduğu aldı ve Kaan'a götürdü. Kaan komutanla konuştuğu sırada silah sesleri gelmeye başladı.

​Kaan hemen telsizine sarıldı.

​“Teğmenim, ne oluyor?” cevap gelmedi. “Derya, ne oluyor?”

​“Çatışıyoruz, komutanım.”

​Timin hepsi -Erdem ve Burcu hariç- mevzilendiler. Kaan Berkay’a, Burcu’nun yanında olmasını söylediğinde Berkay, “Komutanım, ben bir Türk askeriyim. Her ne olursa olsun, arkadaşlarım çatışırken ben bir köşede oturamam.” diye yanıt verip kafalarından indirdi iki üç kişiyi.

​Bu çatışma esnasında helikopter iniş yapamadı. Burcu’nun durumu gittikçe kötüleşti. Erdem elinden geleni yapıyordu fakat, hastane şarttı.

​Kaan bunun farkındaydı. O yüzden komutanla bir daha konuşacaktı.

​“Emre, uydu,” diye seslendi karşı mevzideki Emre’ye. Emre, uyduyu Kaan’a attı ve Kaan havada tutup hemen karargâhı aradı.

​“Üsteğmenim, Yüzbaşı Karahan. Acil Korkut Albay’la görüştür beni.” dedi hızlıca Üsteğmen Mert Yalın’a.

​“Emredersiniz Komutanım.”

​Yaklaşık üç saniye sonra uydu telefondan Korkut Albayın sesi geldi.

​“Yüzbaşım, dinliyorum.”

​“Komutanım, acilen helikopteri buraya indirin, lütfen.”

​“Kaan, oğlum daha önce de söylediğim gibi helikopterler çatışma anında o bölgeye inemiyor. İndirmeye çalışıyoruz ama inemiyorlar.”

​“Komutanım, burada Burcu ne zaman şehit olacak diye bekliyoruz!” diye yükseldi Kaan. Sonra sakinleşmek için bir nefes verdi. “Komutanım, bütün saygımla söylüyorum, gerekiyorsa burayı temizler, yolu açar, Burcu’yu sınıra biz taşırız. Bu tim hiçbir arkadaşını, hiçbir kardeşini bırakmaz.” Kısa bir sessizlik oldu. Kaan Korkut Albay’dan ses beklerken, ses Tümgeneral Zafer Göktürk’ten gelmişti.

​“Evlat, şimdi beni iyi dinle,” Kaan dikkatle dinlemeye başladı. “O helikopter oraya ne pahasına olursa olsun inecek. Bir kahpe gelip de benim kızımı, benim Asena’mı yaralayacak, helikopterler inemesin diye çatışma çıkaracak, bende buna müsaade edeceğim, öyle mi? O helikopter, oraya inecek. Ama bize yardımcı olmanız lazım, evlat. Helikopter oraya ulaşana kadar, temizleyebildiğiniz kararını temizleyin.”

​“Emredersiniz, komutanım.”

​“Sağ ol,”

​“Siz sağ olun, komutanım.” dedi ve telefonu kapattı Yüzbaşı Kaan Karahan.

​Göktürk Paşa’nın dediği gibi helikopterler, Yıkım Timi’nin de yardımıyla birlikte o bölgeye indi. Burcu’yu, Berkay’ı ve Erdem’i en yakın sınır hattı olan Şırnak’ta bir hastaneye sevk ettiler.

​Yıkım Timi ise, üç askeri Şırnak’ta iken bölgenin, Türkmenlerin güvenliğini korumaktaydı.

​O gün sadece bir roket düşmedi o toprağa. Bir cesaret, bir kardeşlik, bir direniş doğdu yaralar arasında...

🪖🎖

"O benim kardeşim oldu,” diyerek kısa bir sessizliği bozdu Serhat. Dakikalardır burada Emre ve ben Serhat’ı yalnız bırakmıyorduk. “Birlikte güldüğüm, birlikte ağladığım, birlikte aç kaldığım, birlikte doyduğum o oldu,” dedi ve bana döndü ağlamaklı gözlerle. “Lütfen geri dönsün, komutanım, lütfen...” omuzuna elimi koydum.

​“Dönecek...” dedim sadece.

​“Dikkat!” diyerek ayağa kalkan Emre’nin sesini duydum elim Serhat’ın omzundayken. Arkamı dönüp baktım, gördüğüm kişi Albay Ethem Korkut’tu. Hemen ayağa kalktım. Serhat mı? O da ağır ağır kalktı ayağa, içindeki buruklukla.

​“Rahat, asker,” dedi. Serhat’ın yanına gitti. “Evlat...” sesinde derin bir şefkat vardı.

​“Komutanım,” diye karşılık verdi Serhat, ağlamaklı sesiyle. Gerçekten anlamıştım. Berkay ve Serhat, birbirleri için çok önemliydi.

​“Biliyorum, Astsubayım. Kardeşin gibi gördüğün insan hastane yatağında yatarken beklemek çok zor. Ama sen dimdik durmalısın, evlat. Beni anlıyor musun?”

​“O, benim yüzümden bu hâlde, komutanım.” dedi Berkay’a bakarak. “Bu vebal bana çok ağır geliyor, komutanım.”

​“Bilirim evlat,” dedi gözlerinin içine bakarak. “Ama benim askerim iyileşecek. Onu da bilirim. Ona bunu yapanlar, hesabını çok ağır ödeyecek. Sakın bunu unutma.”

​Serhat’ın gözleri hâlâ nemliydi. Dudaklarını ısırdı, güçlü görünmeye çalışırken derin bir nefes aldı. “Emredersiniz, komutanım.”

​Derin bir nefes aldı Korkut Albay. Sırtını sıvazladı Serhat’ın.

​“Güçlü dur, evlat.” dedi net bir şekilde.

​“Emredersiniz, komutanım.” diye bir yanıt aldıktan sonra Korkut Albay’ın bakışları bana döndü.

​“Yüzbaşım,” dedi ve biraz ileriyi işaret edip, oraya doğru gitti. Peşinden gittim. Başımla selamımı verdim.

​“Emredin, komutanım.”

​“Diğer iki askerimizin durumları nasıl?” derin bir nefes aldım.

​“İyiler, komutanım. Erdem Astsubay, kapana basmıştı bunun için ayağına baktırdık. Herhangi bir durum yok, komutanım. Sağ ayağında hafif bir ezilme var. Ancak birkaç gün ayağını zorlamaması önerildi. Bir hafta içinde düzeleceğini söylüyorlar.”

​“Peki diğeri?” dedi. “Derya Teğmen?” gülümsedim.

​“İyi komutanım, şükürler olsun. Timin Asena’sı hâlâ burada. Tim de onun yanında şu an.” Başımı eğdim. “Hayırlısıyla o da bir ayağa kalksaydı...” diye mırıldandım Berkay’ı kastederek. Çok az bir süre sessiz kaldık. Sessizliği Korkut Albay’ın emri bozdu.

​“Yüzbaşım,” dedi. “Ona göz kulak olun,” Kimden bahsettiğini biliyordum. Serhat’tan.

​“Emredersiniz,” dedim.

​“Sağol, kızım,”

​“Siz, sağ olun komutanım.” Yanıtımı duyan Korkut Albay, kısa bir selam verip, olduğu gibi arkasını döndü ve hastanenin bir koridoruna girip uzaklaştı. Muhtemelen bizimkilerin yanına gidiyordu.

​Bakışlarımı kapıya çevirdiğim sırada, Yiğit’in yanımıza geldiğini gördüm.

​“Astsubayım, bir şey mi oldu?”

​Yiğit anında cevap verdi.

​“Yok, komutanım. Çay alacaktım da, size de alayım mı, diye sormaya geldim.”

​“İyi olur, Astsubayım. Sen bize üç çay kap da gel.”

​“Emredersiniz, komutanım.” dedi ve kapıdan çıktı Yiğit Astsubay.

🪖🎖

​“Korkut Albay, Kaan Yüzbaşı, Meral Yüzbaşı, Emre Üsteğmen, Cem Teğmen, Yavuz Başçavuş, Erdem Astsubay, Serhat Astsubay, ben...” diye parmaklarıyla kaç tane çay alacağını hesaplıyordu Yiğit Aydın. Dokuz parmağı havadaydı. “Gerçi bunlara bir tane yetmez ki,” diye mırıldandı dokuz parmağının da havada olduğunu görünce. “Tiryakisi bunlar. En iyisi kişi başı iki tane alayım.” derken ellerine bakmaya ve kafeteryaya ilerlemeye devam ediyordu.

​Yiğit, kafeteryaya doğru hızlı adımlarla ilerlerken hâlâ Derya Teğmen için ıhlamur almayı düşünüyordu. Bir yandan da diğerlerinin iki çayını hesaplıyordu. Tam o anda, önlüğüyle ve siyah renkli, at kuyruğu saçlarıyla bir doktor köşeden çıkarken Yiğit’in yoluna dikildi.

​Yiğit, önüne bakmadan, elleriyle hesap yapıyordu hâlâ. Çarpıştılar. Doktor, elindeki dosyayı düşürmekten son anda kurtardı, Yiğit ise sarsıldı ama dengede kaldı.

​Yiğit tam özür dileyecekken, “Ya dikkat edin lütfen!” dedi doktor, hafif öfkeyle.

​Doktorun ses tonundan ötürü özür dilemeyi bir kenara bırakıp onun gibi karşılık verdi.

​“Sen de dikkat et!” diye karşılık verdi Yiğit, ses tonu hafif sinirliydi, gözleri ise doktorun üzerinde duruyordu.

​“Beyefendi, hem önünüze bakmadan yürüyorsunuz hem de bana dikkat et diyorsunuz, öyle mi?”

​“Ben bakmıyorsam sen bak,” dedi Yiğit saçma bir şekilde.

​“O nasıl bir savunma ya? Yürüyorsan düzgün yürü.”

​“Sen sanki podyum kraliçesisin. Sen çok mu düzgün yürüyorsun sanki?”

​“Beyefendi susun Allah aşkına. Özrünüz kabahatinizden büyük.” dedi ve gözlerini devirdi karşısındaki doktor.

​“Yalnız hanımefendi askerim ben. Ayıp oluyor, kabahat mabahat.”

​“Ben de doktorum,” dedi siyah saçlı doktor. “Sen sanki benimle çok mu güzel konuşuyorsun?”

​“Bana sen diye hitap edemezsiniz,”

​“İlk sen, sen diye hitap ettin.”

​“Alakası yok,”

​Karşısındaki doktor, Yiğit’in bu yanıtından sonra derin bir nefes verdi.

​“Sizinle daha fazla muhattap olmak istemiyorum. Son derece küstah ve laubalisiniz. Bir özür dileyecektiniz, bitecekti gidecekti.”

​“Madem öyle benden önce, 'ya dikkat edin lütfen' demeseydin de dileseydim özrümü.”

​Doktor tam cevap verecekti ki telefonu çaldı. Beyaz önlüğünün cebinden telefonunu çıkardı ve açtı.

​“Buyurun hocam,” dedi telefonu açar açmaz. Telefondakinin dediklerini dinledi ve, “Hemen geliyorum, hocam.” diyerek merdivenlere doğru koştu.

​Yiğit bir an duraksadı, şaşkınlıkla doktorun arkasından bakakaldı ve sonra kafeteryaya doğru yürümeye devam etti.

​Kafeteryaya gitti. On sekiz bardak çay, bir bardak ıhlamur alıp çalışanın tepsiye yerleştirmesini bekledi.

​Tepsiyi aldı ve yoğun bakım ünitesinin yolunu tuttu.

​“Buyurun, komutanım,” diyerek Meral’e çayı alması için tepsiyi uzattı.

​“Sağol, Astsubayım.”

​“Afiyet olsun, komutanım.” dedi ve yanına diğer bardağı koydu. Meral, kaşlarını çattı şaşkınlıkla. Yiğit, aynısını Emre ve Serhat’a da yaptı.

​“Yiğit, oğlum herkese ikişer tane mi aldın?” diye sordu Meral.

​“Komutanım, bizim tim çok çaycıdır da... İki tane alayım dedim bende.”

​Yiğit’in sözleri kısa süreliğine ortamın gerginliğini dağıtsa da herkesin aklı Berkay’daydı. Meral, önündeki çay bardağını alıp bir yudum içti.

​“İyi etmişsin, Astsubayım.” dedi kısık bir sesle.

​“Komutanım, müsaadenizle ben diğer çayları da sahiplerine teslim edeyim.”

​“Git de soğumadan ver, Yiğit.”

​“Emredersiniz, komutanım.” dedi ve kapıdan çıktı Yiğit.

​Yiğit, Derya’nın yanındaki diğer arkadaşlarının yanına gitti. Ethem Albay, Kaan Yüzbaşı, Cem Teğmen ve Yavuz Başçavuş oradaydı.

​Ethem Albay oturduğu koltuktan kalktı.

​“Ben gidiyorum, çocuklar. Berkay’ın durumundan haberdar edersiniz beni,”

​“Emredersiniz, komutanım.” diye yanıtladı Kaan. Ethem Albay Derya’ya döndü.

​“Kızım, sende iyice dinlen, öyle gel. Sizin adetiniz, yarım yamalak iyileşip kaçıyorsunuz hastaneden. Böyle bir şey istemiyorum. Anlaşıldı mı?”

​“Emredersiniz, komutanım.” dedi Derya.

​Ethem Albay, odadan çıkıp gidince Yiğit tepsideki çayları komutanlarına verdi.

​“Eyvallah, ciğerim,” dedi Yavuz çayından bir yudum alırken.

​“Afiyet olsun, komutanım,” diye yanıtladı Yiğit. Tepsideki ıhlamuru eline aldı ve Derya’ya uzattı. Derya, içinde çay olduğunu sanmasının sevinciyle Yiğit’in elinden aldı bardağı.

​Bir de ne görsün?

​Bu kırmızı değil!

​Çay değil bu!

​“Yiğit, bu ne kardeşim?” dedi direkt.

​“Ihlamur, komutanım,” diye yanıt verdi Yiğit.

​Derya derin bir nefes verdi.

​“Herkese çay, bana niye ıhlamur?”

​“Senin için en doğru içecek şu an o da ondan.” diyerek yanıtladı Cem Derya’nın sorusunu.

​“Alt tarafı bir kurşun. Ne abarttınız!” dedi ve Kaan’a döndü. “Komutanım görüyorsunuz, değil mi, kurşunu deve yaptılar ya.”

​“Haksız da sayılmazlar, Teğmenim.”

​“Komutanım, anlıyorum. Ama sanki biraz faz-” derken Yiğit dalgınlıkla tepside unuttuğu iki çayı gördü.

​“Tüh ya!” diye sözünü böldü Derya’nın. “Erdem Astsubay’ın çaylarını vermedim. Komutanım, müsaadenizle ben şunları bırakayım.”

​“Tamam Astsubayım. Sen git ver onları. Biraz da Erdem’in yanında dur, canı sıkılmıştır çocuğun.”

​“Emredersiniz, komutanım.”

​Erdem’in odasına gitti. Kapıyı çaldı ve açtı. “Komutanım,” diyerek kafasını içeri uzattı. İçerideki yatakta yatan, ayağı sarılı Erdem, “Gel, Yiğit,” diye bir yanıt verince Yiğit içeriye girip kapıyı kapattı.

​Elindeki tepsiyi sehpanın üzerine bıraktı.

​“Komutanım, çayınız geldi,” dedi hafif bir gülümsemeyle.

​Erdem, yatağında doğrulmaya çalışırken yüzünde belli belirsiz bir acı ifadesi vardı.

​“Sağ ol Yiğit,” dedi çayı alırken. “Ama iki tane mi getirdin?”

​Yiğit, hafif bir sırıtmayla omuz silkti.

​“Bizim timin kuralı bu, komutanım. Bir çayla gönül doyar mı?”

​Erdem, kaşlarını kaldırdı.

​“İyi etmişsin,” dedi, bardağı dudaklarına götürürken. Bir yudum aldı, sıcaklığı yüzüne vurmuştu. “Ne var dışarıda? Bir gelişme oldu mu?”

​“Derya Teğmen’i odaya aldılar, komutanım. İyi şu an.”

​Erdem, derin bir nefes aldı.

​“Berkay... hâlâ yoğun bakımda, değil mi?”

​Yiğit’in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi. Bir an gözleri boşluğa kaydı, sonra Erdem’e baktı. Başını salladı.

​“Evet komutanım. Ama iyileşecek. Berkay abi öyle kolay pes etmez.”

​Erdem hafif bir tebessüm etti, Yiğit’in sözleri ona da moral olmuştu.

​“Doğru diyorsun… Berkay kolay kolay yıkılmaz.”

​“Komutanım, ben burada kalayım mı? Sıkılırsınız tek başınıza.”

​Erdem başını iki yana salladı.

​“Gerek yok Yiğit. Şu an benim sıkılmam önemli değil. Önemli olan timin morali. Ben iyiyim. Sen git timin yanında dur. Aramızdaki moral verebilecek tek kişi sensin.”

​Yiğit, kısa bir an düşündü ama sonra komutanına karşı gelmedi.

​“Peki komutanım… Ama bir şey olursa hemen haber verin.”

​“Merak etme. Hadi çık artık.”

​Yiğit, kapıdan çıkarken son bir kez Erdem’e baktı, ardından odadan sessizce ayrıldı. Koridora çıktığında ortamın gerginliği yine üzerine çökmüştü. Timin moralini yüksek tutması gerektiğini biliyordu. Derin bir nefes aldı ve yürümeye devam etti.

​Koridorda ilerlerken telefonunu çıkarıp saate baktı. Daha yeni öğlen oluyordu. Tim, haliyle sessizlik içindeydi. Sessizliğin arasında hem kendi düşünceleriyle hem de yaşananlarla boğuşuyordu. Bir yandan Berkay’ın durumu, diğer yandan Derya ve Erdem… Hepsi üst üste binmişti.

​Kim bilirdi, sınır hattına sızmaya çalışan teröristleri etkisiz hâle getirmeye gidip, üç yaralıyla geri döneceklerini?

🪖🎖

​Çok yorgundum. Size yemin ederim inanılmaz yorgundum. Ankara'ya gelir gelmez göreve gittim ve şu an timimle bilmediğim bir şehirde hastanedeydik. Sizce de çok hızlı gelişmedi mi? Ankara’ya geldim, operasyona çıktım, hastanedeyim. Dün, yaklaşık sekiz saat önce kansız pisliklere kurşun sıkarken, şu an neredeyim?

​Serhat, Emre’nin omzuna başını yaslamıştı. Onun için de her şey zor olmalıydı. Onu anlayabiliyordum. Berkay hâlâ yoğun bakımdaydı. Doktorlar bir şey söylemiyorlardı. Ne zaman uyanacaktı? Ya da ne zaman Ankara’ya sevk edilecekti? Sevdiği kızın, Burcu'nun yanına ne zaman gidecekti?

​Ben oturduğum koltukta arkama iyice yaslanıp kollarımı birleştirmiştim. Gözlerim tavana bakıyordu. O sırada ise Kaan Yüzbaşı yanıma geldi.

​“Merhaba, Yüzbaşım.”

​“Merhaba Yüzbaşım. Buyurun, oturun isterseniz.”

​“Sağol Yüzbaşım.” diyerek yanımdaki koltuğa oturdu. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra “Ben bu timin komutanıyım,” diyerek söze girdi. “Ama ben timimle ilgili ne yapacağım bilmiyorum. İlk defa böyle büyük bir sorunla karşılaşıyorum. Bir tarafta Berkay, diğer tarafta Erdem ve Derya... Üçü de benim kardeşim, diğerleri de öyle.” Başını eğdi ve ovalamaya başladı. Sonra birden kafasını kaldırdı ve devam etti. “Ya ben timimi teselli edemiyorum. Komutanlığımı yapamıyorum. Bir komutanın görevi herşeyden önce timinin psikolojik ve fiziksel sağlığını korumaktır. Ama ben ikisini de koruyamadım! Benim gibi komutan olmaz ol-” derken sözünü kestim.

​“Yüzbaşım, sen harika bir komutansın. Kendine bu kadar yüklenme lütfen. Senin acın sana bizim acımız bize yetiyor. Tek teselli edecek sen olacak değilsin her zaman. Bazen teselli de bulacaksın. Sen komutandan önce bir insansın. Kendini de düşün.”

​“Peki sen... önceki görev yerlerinde illaki tim komutanı olmuşsundur. Sen kendini düşünür müydün?” o soruyla birlikte başım yere eğildi. Çünkü aynıları bende de olurdu. Şu an bile onları tam tanımama rağmen oluyor gibiydi. Sessizleştiğim an Kaan sorunun cevabını aldığının eminliğiyle başını aşağı yukarı salladı.

​“Düşünmezdin.” dedi keskince. “Komutanlığın temelli buymuş demek ki, her şeyden kendini sorumlu tutarsın. Tutmalısın da, çünkü sen bir komutansın. Normal bir insan olmayıp en az 6 kişiden sorumlusun. O yüzden kendini düşünecek ne zamanın, ne de vicdanın vardır. O yüzden, düşünemezsin. Ben de düşünemem.” Kaan Yüzbaşı’nın sözleriyle derin bir nefes verdim. Sadece beş saniye kadarlık bir sessizlikten sonra Kaan Yüzbaşı, hızla ayağa kalktı. Kafamı kaldırıp nereye gittiğine baktığımda ise Emre’nin kardeşi Doktor Cemre ile konuştuklarını gördüm. Yanlarına gittim.

​“Dediğim gibi ilk yirmi dört saat çok kritik kesin birşey şuan söyleyemem. Söyleyip söylemeyeceğim yirmi dört saatin sonunda belli olabilir de olmayabilir de.” bu açıklamayı yaptıktan sonra Serhat'a döndü. “Onun aranıza dönmesi için elimden geleni yaptığımdan emin olabilirsiniz.” dedi.

​“Teşekkür ederim, sağol.” dedi gülümseyerek Serhat. Cemre ise küçük bir gülümsemeyle ona karşılık verdi ve yanımızdan ayrıldı.

​“Ailesinin haberi var mı, komutanım?” diye sordu Emre.

​“Var Emre, “ dedi Kaan Yüzbaşı. “Ama Edirne’den buraya ne kadar zamanla gelebilirler orasını da bilemiyorum. “ diye yanıt verdi. “Umarım onlar gelene kadar Berkay'a bir şey olmaz.”

​“Olmayacak, komutanım. Bizim Berkay o. Kolay kolay pes etmez. Aramıza geri dönecek, ben buna inanıyorum.”

​“Umudumuzu kaybetmeyeceğiz elbette. Ama her şeye hazırlıklı olmayı da bileceğiz.”

​“Emredersiniz.”

​Bunlar neden başımıza geldi diye sorgulamaya başladım tekrardan hayatı. Tamam askeriz, kurşunlarla savaşıyoruz. Fakat benim geldiğim ilk gün üç askerin de aynı operasyonda belirli aralıklarla yaralanması çok garip değil miydi?

​Bir dakika... Ben Ankara’ya gelir gelmez, acil bir operasyon emri geliyor. Kırk kişilik bir gruptan söz ediliyor, ama grup kırk kişiden fazla oluyor. Ve o operasyonda timden üç asker yaralanıyor. Bu işin benimle ilgisi olabilir miydi?

​Kaan Yüzbaşı’ya dönüp, aklımdan geçenleri sordum.

​“Sence benimle ilgisi olabilir mi?”

​“Bu sızma küçük bir sızma değil Yüzbaşı. İlla birinin bilgi aktarması gerekir. O kadar iyi kamufle olmuşken onlar Derya ayağa kalktığı an onu nasıl vurabiliyorlar? Hadi Derya’yı geçtim. Berkay? Nasıl bir bataklığın içindeyiz biz?”

​“İyi de komutanım, kim bilgi sızdıracak?” diye sordu Emre. Ve gelen cevap karşısında şok oldum.

​“Belki de kıymetli yüzbaşımızdır?" dedi bana bakarak. "Sonuçta yeni geldi aramıza. O gelene kadar bizim timin operasyonlarında bilgi sızdırma şüphesine rastlandı mı?”

​“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin?”

​“Gayet farkındayım,” dedi bana yaklaşarak. “Senin bilgi sızdırmadığını nereden bileceğim? Sen gelene kadar bizim böyle bir sorunumuz yoktu. Senin gelişinin ilk gününde böyle bir sorunla karşı karşıyayız. Seni sorumlu tutmayayım da kimi tutayım?”

​“Komutanım, karargâhtan bir bilgi almadan böyle bir tespit yapmak sizce do-” diyen Emre’nin sözünü kesti.

​“Yeterince doğru Emre!”

​Kaan’ın gözlerindeki öfke ve çaresizlik, koridordaki lambaların altında parlıyordu. Benden nefret ettiği için değil, kardeşlerini kaybetme korkusuyla konuştuğunu biliyordum. Yine de bu suçlama, altı yaşındaki Meral’in o dolapta duyduğu ilk kurşun sesi kadar canımı yaktı.

​“Doğru değil, Yüzbaşım.” Sesim, onunki kadar keskindi ama buz gibi bir sükûnet taşıyordu.

​Kaan bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.

“O zaman açıkla. Açıklayın. Benim timim, yıllardır bu topraklarda savaşır. Daha önce böyle planlı, bu kadar hedef odaklı bir saldırıyla karşılaşmadık. Tesadüf diyemezsin. Ben de duygusal davranıp tesadüf diyemem!”

​“Ben altı yaşındayken benim bulunduğum evde ailem katledildi be adam!” derken Yiğit ve Yavuz da yanımıza gelmişlerdi. “Ben o kurşunların seslerini duydukça gözümden bir yaş daha aktı. Dolaplar benim kabusum oldu, kabusum! O günden sonra poşet kullandım yine de dolap kullanmadım ben. Ne bilgi sızdırmasından bahsediyorsun sen? Ben kendim için burada değilim tamam mı? Ben abimin hayalini yaşatmak için buradayım! Benim abim onurunu, gururunu ayaklar altına alıp düşmana yancılık yapacak bir insan değildi. Ve ben de onun hayalini yaşatıyorsam ben de öyle bir insan değilim. Size bütün bu olanlar tesadüf diyemem. Ama siz de bana bunlar senin bilgi sızdırman yüzünden bizim başımıza geldi diyemezsin!”

​Bu sözlerim, ortamdaki gerilimi bir hançer gibi kesti. Kaan tepkisiz bakıyordu yüzüme.

​“Ben o günden sonra bir daha 23 Nisan’ı kutlayamadım. Çünkü o gün benim için bir bayram değil, benim için acı dolu bir gün olmuştu. Anlıyor musun?”

​Kaan yine tepkisizce bana bakmaya devam ediyordu. Sinirle hafifçe güldüm.

​“Nereden anlayacaksın ki? Anlayamazsın. Senin bu duygusuz kişiliğinin anlamasını da beklemem zaten.”

​Sözlerim sanki ona ağır gelmişti. Uzun süre tepkisizce yüzüme baktı. Ve sonra aynı tepkisizliğiyle çekti gitti. Hiçbir şey demeden gitti. Yavuz ve Yiğit de onun peşinden gittiler.

​Onların ayak sesleri koridorda yankılanırken Emre hâlâ yanımdaydı. Serhat, başını önüne eğmiş, ellerini birbirine kenetlemişti.

​Berkay hâlâ yoğun bakımdaydı. İçeriden makine sesleri geliyordu, fakat hiçbir alarm çalmıyor, kimse koşuşturmuyordu.

​Her şey… sessizdi.

​O sessizliği de iç sesimin dışarı çıkması bozdu.

​“Bu haksızlığı unutmayacağım.” bunu duyan Emre bana dönüp yutkundu.

​“Komutanım… Kaan Yüzbaşı’m kötü durumda.”

​“Ben iyi miyim sanki, Emre.” dedim sertçe ama kırık bir sesle.

​Serhat, başını kaldırmadan uzun aradan sonra tekrar konuştu.

​“Kaan komutan… o da korktu, komutanım. Hepimiz korktuk. Bir anda hepimiz hedef olduk… kimden geldiğini bilemediği için öfkelendi.”

​“Öfkelendi mi, yoksa suçladı mı Serhat? İkisinin arasında baya fark var.”

​Serhat sessizleşti. Hak vermek istiyordu ama veremiyordu.

​Emre’yle göz göze geldik. O her zamanki gibi duran, güven veren yüz ifadesiyle konuştu:

​“Siz de çok sert konuştunuz, komutanım.”

​“Sert olmam gerekiyordu.” dedim. Emre kaşlarını kaldırdı.

​“Sert oldunuz ama… doğru oldunuz mu?”

​Bir an durdum.

​Kendi içimdeki fırtına bir anlığına yankılandı.

​“Evet.” Cevabım buydu. “Hayırdır, Üsteğmen'im beni mi sorguluyorsun?”

​“Hayır, komutanım.” dedi net bir şekilde.

​Emre'nin bu net cevabından sonra birden ayağa kalktım.

​“Komutanım, nereye?” diye sordu.

​“Balkondayım. Bir gelişme olursa bana haber ve-” derken bir anons duyuldu.

​“Yoğun bakım, 3. Oda. Acil müdahale.”

​Anons tam beş kez tekrar etti. Ama üçümüzün ayaklanması birinci anonsu duyduğumuzda yetti.

​“Komutanım? Komutanım Berkay bu!”

​“Berkay...”

​“Berkay!”

​“Komutanım...”

​Birbirimize bakıp, hemen yoğun bakımın 3. Odasına bakan cama gitmemiz on saniye bile sürmemişti.

​Cemre yanında üç hemşiresiyle bizden hemen sonra içeri girdi. Konuşmaları dışarıdan az çok duyuluyordu.

​“Mavi, durumu ne?” dedi hızla.

​“Nabız yok, hocam.”

​Ne? Olamaz.

​Emre, bunu duyar duymaz cama bir yumruk attı.

​“Cemre, bir şey yap! Bir şey yap!”

​Cemre, abisini duyuyordu fakat yanıt vermeden işine odaklı bir şekilde devam ediyordu.

​“Yaren, kalp masajına başlıyorum. Ambuyu çıkar.”

​Yaren ambuyu çıkardı ve “Ambu hazır. “ diye yanıt verdi.

​Cemre ambu hazır olunca ellerini yerleştirdi ve ritmik baskılarla başladı.

​“1... 2... 3... 4...” Kısaca Yaren'e baktı hızlıca “Şimdi.” Komutunu verdi. Yaren Berkay'a ambuyla hava verdi. Cemre tekrar başladı.

​“1... 2... 3... 4... Şimdi!” Yaren tekrar Berkay'a ambuyla hava verdi.

​“Hadi Berkay...” diye mırıldandı Cemre monitörü izlerken.

​“Berkay, kardeşim geri dön! Geri dön beni yalnız bırakma!” diyerek camı yumruklamaya başladı.

​“Cem, bırak beni. Gidip bakmam lazım diyorum. Anonsu duymadın mı?” diyerek yanımıza geldi Derya kolunda Cem ile. Cümlesi bittiği an, Berkay'a yapılan kalp masajını gördü.

​“Berkay...” diye bir fısıltı çıktı dudaklarının arasından. “Berkay!”

​“Dur, Derya!”

​“Ne durması? Ne durması, kardeşim o benim!”

​“BERKAY KALK OĞLUM KALK! YAPTIN ŞOVUNU KALK, BERKAY!”

​Berkay kalk...

​Cemre bir kez daha kalp masajına başlayacağı sırada dışarıdan, Kaan, Yavuz ve Yiğit geldi. Herkes gibi onlar da camın önüne geldiler.

​“Berkay abi...” diye bir ses geldi Yiğit'ten.

​“Allah'ım sen koru, ne olursun koru yarabbim!” dedi Yavuz.

​“Hadi koçum... Hadi koçum kalk ayağa bizi bırakma!” dedi Kaan.

​O sırada Erdem geldi değneklerle.

​“Komutanım? Ne oluyor?” dedi endişeyle. Cevap veremedik. Hiç birimiz. Erdem, camdan gözetledi ve durumu gördü. “Berkay...”

​Cemre, hâlâ kalp masajına devam ediyordu.

​“1... 2... 3... 4... Şimdi!” Yaren tekrardan ambuyla hava verdi. Fakat Berkay'dan hiçbir işaret yoktu.

​“Hocam, Nabız hala yok.” Dedi monitör başındaki Mavi.

​“Elektroşoku hazırla, Mavi! 300 joule!”

​“Tamam, hocam.”

​“Yaren son kez. 1... 2... 3... 4... Şimdi!”

​Nabız hala yoktu. Bunu gören Cemre Mavi'ye döndü.

​“Elektroşok!” Mavi, Cemre'ye elektroşoku uzattı.

​“Elektroşok, hazır!”

​“BERKAY, GİTME CANDAŞ!”

​“Veriyorum!” şoku verdi ve monitöre baktı Cemre Soykan. Mavi Hemşireye döndü. “400 Joule!” Mavi, hemen Cemre'nin dediğini yerine getirdi.

​“Hazır!”

​“Veriyorum!” monitörde hâlâ değişiklik yoktu. “450 joule!”

​“BERKAY!” diye ağlıyordu Derya.

​“Benim yüzümden, Berkay. Özür dilerim, kardeşim. Benim yüzümden!”

​“500 joule! Hadi Berkay, bırakma!”

​“500 hazır!”

​“Bismillahirrahmanirrahim...”

​“Allah'ım yardım et!”

​“Hadi Berkay dayan!” diyerek verdi şoku. Hâlâ bir değişiklik yoktu? Berkay, şehit mi olmuştu? Nasıl...

​“Hayır, Cemre! Durma, abim bir şey yap! Bir şey yap!”

​“CEMRE!”

​“BERKAY ABİ!"

​“BERKAY! BERKAY!”

​“HAYIR!”

​“Koçum...”

​“Berkay... Gitmemelisin.” dedim sadece diğerlerinin ardından.

​Cemre durmuştu. Başını yere eğmişti. Berkay şehit olmuştu... Gözümden sol gözümden bir yaş aktı gitti.

​“CEMRE, DURMA!”

​“Cemre, ne olur gitmesin! CEMRE!”

​“BERKAY, HAYIR!”

​“HAYIR!”

​“ALLAH'IM, YARABBİM!”

​Cemre bu sesleri duyunca dayanamadı. Başını kaldırdı. “750 joule!” dedi. Tekrar deneyecekti.

​“Hocam... Gitti artık.”

​“750 joule dedim! Hemen!”

​“Hadi Berkay, hadi bizi bırakma...”

​“Hadi oğlum. Hadi aslanım.”

​“Hazır!”

​“Bismillahirrahmanirrahim...”

​“Lütfen Berkay...” diyerek şoku verdi Cemre. Hızla monitöre baktık. İlk ses Erdem'den çıktı.

​“YAŞIYOR! YAŞIYOR, ASLANIM GERİ DÖNDÜ KARDEŞİM YAŞIYOR!”

​“ALLAH’IM ŞÜKÜRLER OLSUN SANA!” diyerek Erdem'e sarıldı Yavuz.

​BU BİR MUCİZE DEĞİL MİYDİ ŞİMDİ? BERKAY YAŞIYORDU... bunları duyunca sol gözümden bir yaş daha aktı.

​Emre Serhat'a, Cem Derya'ya, Kaan da Yiğit'e sarıldı. Ben ise onları izledim bir süre. Sonra ise Kaan Yiğit'ten ayrılıp gelip bana sarıldı. Ne? O bana mı sarıldı? Şok içinde bakakaldım...

Bölüm sonu

2 yorum