Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiç bir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
NAZIM HİKMET.
🪶
Bu kurguda olan her olay kişi ve oluş, benim şahsi fikrimce oluşmuştur. Olayların gerçeklikle alakası yoktur, tamamen hayal ürünüdür.
İyi okumalar dilerim
Bu kurguda şiddet, argo ve uygunsuz davranışlar bulunabilir.
+16 yaş üstü için uygundur.
Yeminler yıkılmazdı. çiğnenmesi imkansız, unutulmaz. Yere ve göğe sonsuz bağlı yeminler vardır. Tıpkı yaşam ile ölüm gibi, yaşam anlamı ve ölüm kasveti gibi.
İki siyah kapı arkasındaki lekelerdik biz. Ben 'kalpteki siyah nokta', o ise hayattaki siyah olan 'ölüm', iki ayrı siyah. Aramızda sadece renk tonu vardı.
08/05/2025
"Günlerden 8 Mayıs, saat 03.47. Benim doğduğum gün ve bu lanetin başladığı dakika. Önümde yine bir pasta var, hâlâ neyli sevdiğimi bulamadım. Sanırım en çok kivili olan güzeldi." Elimde tuttuğum Kayıt kasedine baktım. Bu 10. Kasetti. Bugün ise ben 25 yaşına giriyordum. Tekrar tuşa bastım ve konuşmaya başladım.
"Ben Süveyda Aksayar, annemin ve babamın ölüm fermanını yazan kalpteki siyah nokta. Bugün annemin öldüğü yaşa giriyorum. Belkide bu yüzden önümde bir çilekli pasta vardır. Annemin en sevdiği pasta."
Alerji alt tarafı Süveyda. Dedi iç sesim, haklıydı, nefesini kesecek ve başarabilirsek bu sefer öleceksin Süveyda.
İnşallah. Allah'ım bu hayatta daha çok istediğim bir şey yok. Bu sefer lütfen başarmama izin ver. Hayat bizim için bu kadar trajikomik işte Süveyda. Annen çileğe bayılırdı ama senin alerjin var. Tekrar kayıt tuşuna bastım.
"Eğer bir gün, dediği gibi yine karşıma çıkarsa, umarım bu sefer beni kurtarmaz. Ölmek istiyorum. Ve eğer bir şekilde bu kasetler sana ulaşırsa veya haberlerden duyarsan. Dediğin işe yaradı, sesimi duymak ve fark etmek birazda olsa içimi açmama neden oldu."
Gözümden bir damla yaş aktı. Ardından boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. Kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım.
Aşırı salak bir insandım. Ölmek istemiyordum ama ölmek için her yolu deniyordum. Ölmek istemiyordum, ama başkasının elinde ölmek istemiyordum.
Ölmek istiyorum, kendi ellerim ile başarmak istiyorum. Aynı annem ve babama yaptığım gibi.
Nefesimi biraz düzene soktum ve kayıt tuşuna tekrar dokundum.
"Bende sana bir şey söylemek istiyorum. Bizi bu dünyada en iyi ve en güzel kendimiz anlarız yabancı."
Kaseti kapattım. Karışımda duran ormana baktım, annem ve babamın cesetinin bulunduğu ormana. Benim lanetlendiğim ormana baktım, oysa küçükken en sevdiğim renk yeşildi. Ama o rengin benden her şeyimi aldığını kafama vurarak zorla öğrenmişlerdi.
Önümde bir poşet üzerinde duran küçük pastaya baktım. Dudaklarımda, gözlerimin yaşına zıt bir şekilde bir kahkaha koptu. Başımı iki yana salladım.
"İnsanlar intihar etmek için başına silah falan dayar ben pasta yiyorum." Poşetin diğer ucunda duran plastik çatalı aldım ve pastaya gelişi güzel batırdım. Hemen halletmem gerekiyordu değil mi?
Büyük bir lokma aldım ve ağzıma attım. O hafif şekerli ve tatlı çilek tadını beklerken ağzıma yaban mersini geldi. Boş bakışlarım ile önümde duran pastaya bakarak lokmamı yuttum. Tekrar kayıt tuşuna bastım, gözümden akan bir damla yaşı sildim ve rahatlamış bir nefes verdim.
Hem ölmek istiyorum, hemde bunu yapmak istemiyordum. Belki de dedem haklıydı. Tedavi olmam gerekiyordu.
"O kadar salağım ki çilekli diye yaban mersili pasta almışım. Bugünde olmadı." Kayıdı kapattım ve gözlerimden yaşlar akarken pastayı yemeye devam ettim. Pastanın yarısına gelmişken çatalı bıraktım, ellerim boynumda olan güneş şeklindeki kolyeye gitti.
Kolyedeki güneş amblemini sıkıca tuttum ve güneşin etrafındaki sivri uçlardan birisini avcuma batırdım.
"Bir yol var hiç girilmez. "Dedi dudaklarım. Kolye daha çok battı derine. "Tek yön var pek dönülmez." Diye devam etti dudaklarım, gözümden bir damla yaş aktı.
"Gönül verir giyersen, akıbetin bilinmez." Sustum, sadece kolye ucunu biraz daha avcuma batırdım.
Ardından karşımda duran ormandan bir çığlık geldi. Kaşlarım çatıldı, saat sabah 3 bucuğu geçmişti ve bu saatte bu ormanda kimse olmazdı.
Ama orman benim bu düşüncemi hızla çürüttü. Bir el silah sesi duydum. Ardından derin bir sessizlik etrafı saldı.
Kasedi elime aldım kayıt tuşuna bastım.
"Şu an karşımda bulunan ormandan bir silah sesi geldi. Kalkıp gideceğim, eğer birisinin kurtulma şansı varsa onu kurtaracağım. Belki onunda bir kızı vardır, o annesiz yada babasız kalmasın. Benim anneme ve babama yardım etseler belki yaşardı."
Kayıtı kapattım ve kahverengi çantama koydum.
İç sesim kendine kendine bana içten sevgiler sunuyordu. Çantayı boynumdan geçirip omzuma yerleştirdim. Derin bir nefes verdim. Yapabilirsin Süveyda. O ara telefonum titredi, takmadım.
Büyük ihtimalle evde olmadığım anlaşıldı ve herkes sinirden deli olmuştu.
Çatalı elimde sıktım, diğer elim ile dağılmış saçlarımı ve yavaş adımlar ile ormana girdim. Her yer sönük ve sesizdi. "Anlaşmak bir bakış" İçimdeki gerginliği atmak için aklıma ilk gelen şarkıyı mırıldandım. "Bazende seviyorum demektir."
Elimi cebime attım, tamda istediğim şey ile birlikte dudaklarım tekrar aralandı.
" Anlaşmak bir gülüş. "
Ağzıma attığım şeker ile o pasta gitmişti. Neden hala panik atak geçirmemiştim? Mantık hatası vardı, şu an bayılmam gerekirken elimde bir çatal ile ormanda yürüyordum. İyicene orman içine girince yürümeyi bıraktım.
Her yer karanlıktı ve ölüm sessizliği vardı. Birde benim burda ne işim vardı? Vücuduma hafiften yayılan bir ısı hissettim.
Harbi salaktım ben, beden silah sesi duyduğum bir ormana girmiştim? Tama birşsine yardım etmek istiyorum ama bunu polisi arayarak da yapabilirdim. Aklım hep başımı belaya soktuktan sonra yerine geliyordu.
"Salak Süveyda!" Elim ile anlıma vurdum. Hafifçe iç çektim ve bir kaç adım daha attım.
Sağ tarafımdan bir yaprak sesi geldi. Birisi yaprağa basıyordu. Çatalı daha da sıkı tutuyordu ellerim. Kalbim benden bağımsız bir hayat kurmuştu sanki. O derece hızlıydı, hatta şuan beynimden bile hızlıydı. Çünkü beynim durmuştu.
Hangi salak akıl ile girmiştim ben bu ormana? Adam bana silah çekse Pokémon topu atar gibi çatalmı atacaktım?
Yaprak sesi tekrar geldi. "Kimsin?!"
Bir adım geriledim, ses durmak yerine tekrar ard arda iki kere daha gelince bir adım daha geriledim.
" Acaba arz etmek yerine rica etsem, o elinde olma ihtimali olan demir yığını yerine normal insan gibi karşıma çıkar mısın?"
Tamam, şuan kabul etmem gerek ki ben böyle dediğim için o silahı bırakmazdı değil mi? Nerden bulduğumu bilmediğim bir cesaret ile sese doğru bir adım attım. Atmam ile büyükçe bir bedenin üzerime atlaması bir oldu.
Ben sırt üstü yere düşmüş o ise benim üstüme düşmüştü. Yüzünde sadece gözlerini açık bırakan yüzünün diğer kısımlarını kapatan bir kuru kafa maskesi vardı. "Sakın kıpırdama ve sesiz ol."
Eli ile ağzımı kapattığı için sadece başımı salladım.
Arka taraf olduğunu düşündüğüm bir yerden ayak sesleri geldi. Tek bir değil, 3-4 kişinin ayak sesleri vardı.
Üstümde duran yabancıya baktım. Kalbim bir anda depar atmaya başladı. Beni öldürmek istemez değil mi? Kafama kurşun yemek istemiyorum şuan!
Canım acırdı, bir kurşunun başıma girince ne kadar can yakacağını nerden bildiğimi kimse sormasın, bende bilmiyorum.
Anlında minik ter damlaları vardı, doğrudan bana bakıyordu. "Nerden geldin ve operasyonun ortasına girdin bilmiyorum ama sakın dediğimden çıkma! Şimdi yavaşça elimi çekeceğim bağırma." İki kaşı havada benden cevap bekliyordu. Yine sadece başımı salladım.
Elini çekti, o an ciğerlerime barut kokusu dışında bir hava girdi. Elleri sertti ve barut kokuyordu.
Yüzünü incelemeye çalıştım, ama etrafın karanlığı izin vermedi.
Gözlerim bir nebze olsun karanlığa alışmış olsada yüzündeki maske yüzünden sadece saçlarını gördüm.
Birde gözlerini, mavi gözlerini gördüm.
"İyi." Dedi kısık bir sesle ardından hafifçe yerinde dikleşti. "En azından komut alabiliyorsun." Bakışları etrafı taradı ve sonra tekrar bana baktı. O an elimdeki çatalı gördü. Elini kaldırdı ve çatalı gösterdi.
"Sen silah sesi duyduğun ormana bununla mı girdin?"
Yerden kalktım ve üstümü çırpmaya başladım. Kalbim hızlanmış ve nefesim daralmıştı. Hayır kızım, hayır Süveyda bir yabancının önünde sakın panik atak geçirme!
" Benim savunma sanayim biraz bütçe dostu. " Kendimi zorlayarak yabancı adama cevap verdim ve arkamı döndüm. Gitmem lazımdı. "Benim gitmem lazım."
Çatalı ona uzattım. "İstersen al kendini korursun."
Kısılan gözlerinden güldüğünü gördüm.
Haklıydı, adamda büyük ihtimalle sikah varken ben ona kendisini korusun diye çatal uzatıyordum.
"Yaban mersini seviyor musun?" Bana doğru yaklaştı, omuzlarımdan tutup arkamızda olan büyük bir çalının arkasına doğru yürüttü.
"Pek sayılmaz, ama sen neden şuan benim aklımı dağıtmaya çalışıyorsun?"
Adam çalının arkadına grçince ikimizide yere oturttu. Bana baktı.
Çünkü önümde panik atak geçirecek gibi duruyorsun, ayrıca saçında neden mavi renk var? "
Hala odağımı başka yere çekmeye çalışıyor ve başarılı sayılırdı.
"İyi misin?" Başımı iki yana salladım, iyi değildim. Haklıydı, ben şuan panik atak eşiğinde incecik bir çizgide duruyordum.
Bu yüzden dikkatimi dağıtmak istiyordu ama biraz belli ediyordu.
Bana doğru adım atmak istedi ama ben uzaklaştım. Ellerimi kaldırıp ikimizin arasına koydum. Burası bayağı soğuktu.
"Yani hiç bir insan iyi değildir dimi? İllaki bizi üzen şeyler olur." Bir elim ile arkamı gösterdim. "Artık gitmem lazım."
Sırtımın ıslandığını hissediyorum. Şuan neden sırtım ıslaktı? Terliyor muydum acaba?
"Kusura bakma ama ormanda elinde silah olan 4 adam var. Seni tek başına gönderemem."
Konuşmak istedim ama etraftan gelen tok bir adam sesi bunu engelledi. "Bay ölüm! Neredesin lan piç kurusu?" Gözlerim açılmış bir şekilde adama döndüm. Beni tuttu ve kendisine doğru yaklaştırdı. "Biraz sessiz olur, olur mu?" Başımı salladım.
Beni omuzlarımdan tutarak yere doğru oturttu. Kendisi ayakta kalırken belinden bir silah çıkardı. Gözlerim silaha takıldı. Oldum olası sevmezdim bu aleti.
"Çek gözlerini silahtan, sen rica edince belime koymuştum." Söylediğim cümle geldi aklıma, nedensizce dinlemesi hoşuma gitti.
"Bay ölüm! Galiba tek değilsin yanından bir kadın sesi geliyordu." Adamın başı hızla bana çevrildi. Bende ona baktım. Aramızda fark vardı ve çok belliydi.
O karaklı ve korumacı bakarken, ben korku ve çağresizlik ile bakıyordum. Gözlerinde bir şeyler tartıyordu. En son bakışlarını benden çekti ve kulağına dokundu. Sanırım orada bir kulaklık vardı.
"Vektör, Sıfır'ı içeri gönder, yanımda bir sivil var onu dışarı çıkan kuzeybatı yönünden alsın. " Kulaklıktan ne ses geldiyse bana baktı.
Ben ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama bir ara gözlerini kaçırdı. Yani şuan benim için nasıl baktığım pek önemli değil, götüm tutuşuyordu burada!
Yanıma doğru eğildi ve o sırada bir silah sesi geldi.
"Nerdesin lan?! Bulacağım seni bekle!"
Göğsüme bir ağrı girdi. Elim kalbimin üstüne giderken kısıkca inledim. Başımı yere doğru eğdim, canım acayip açıyordu. Panik atak yüzünden olmalıydı. Harbi sıçtık kızım!
"Şışşş, iyi misin? Çok heyecan yapma ve korkma tamam mı?" Gözlerimi devirerek başımı daha da eğdim.
"Ormanda tanımadığım silahlı adamlar aradında kaldım, nasıl panik olmayayım?"
Saçlarımı yüzümden çekti. Bu hareketi ile yüzüne baktım. Ben yerde oturuyordum o ise önüme eğilmiş bana bakıyordu. Üzerinde simsiyah bir askeri forma benzeri bir giysi ve yüzünde sadece gözlerini açık bırakan kuru kafa maskesi vardı. Dışardan birisi bu adama asla güvenmezdi ama benim şuan güvenmem lazımdı.
En azından iyice boka batan götümü kurtarmak için güvenmem lazımdı. Diğer bağıran adam daha deli gibi duruyordu.
Saçları hafif esen rüzgarda iyice dağıldı. Güzel saçları vardı, görmesemde buna emindim.
"Kalbim ağrıyor." Kendime şaşırarak beklemediğim bir şekilde ona naz yapmıştım. Bir yerde hakkıydım kalbim fena ağrıyor ve sıkışıyordu. Ama bunu neden cilceli ve Nazlı bit ses tonu ile söyledim bilmiyorum.
Elini cebine attı ve bana bir şey uzattı. Şekerdi, hemde benim sevdiğim naneli şekerdendi.
"Sakinleşmen için yardımcı olur belki." Teşekkür etmek istedim ama yapamadım. Kalbimdeki ağrı iyice artmıştı, nefesimde düzensiz bir hal alıyordu.
"Şimdi Kuzeybatı yönü neresidir biliyor musun?" Başımı hayır anlamında salladım. Bilmiyordum.
"Şu taraf Kuzeybatı oluyor. Sende son gücünle o yöne doğru sessizce gideceksin ve gerekirse koş. Ama koşmak ve ses çıkarmak her zaman son seçenek olmalı tamam mı?"
Bana gösterdiği tarafa baktım. Ormanın daha da iç kısmıydı. "Ama orası çok karanlık değil mi? Ben ya takılıp düşersem? Ya da bayılırsam? Yani sonuşta fazla bir adrenalin var vücudumda ve streste bunun yanında fazlaca var bayı..."
Eli ile ağzımı kapatıp sol tarafa doğru döndü. Uzak bir taraftan adım sesleri geliyordu.
"Ne zaman korksan çok mu konuşursun sen?"
Başımı utançla yere doğru eğdim. Beni susturmasa kesinlikle yerimi belli ederdim. "Özür dilerim."
Elinin izin verdiğince mırıldandım, sesim aşırı komik ve aptalca çıkmıştı. "Silah kullanmayı biliyor musun?"
"Biliyorum. Dedem hep ava giderken beni de götürüyordu." Güzel der gibi kafasını salladı. Elini tekrar beline attı ve başka bir tabanca çıkardı ardından bana uzattı. "Her ne olursa olsun ateş edebilirsin. Asla üzerine cinayet falan kalmayacak hepsini ben üstleneceğim. "
Ona baktım ve nedensizce konuştum.
"Burdan sağ çıkacağıma ve beynine kurşun yemeyeceğime yemin edebilir misin?"
Saf saf cevap beklerken o tekrardan hafifçe güldü. Gözlerinden anlıyordum, kısılıyordu. Kısılması güzeldi ama benim hoşuma gitmedi. Gözlerinin o karanlıkta bile belli olan mavilikleri yok oluyordu.
"Yemin ederim."
Silahı elime almadan önce çantamdan eldivenlerimi çıkardım ve giydim. Mayıs ayında olsakta kansız birisi için hava her zaman soğuk oluyor ve benim en çok ellerim üşüyordu. Eldivenleri giydikten sonra silahı elime aldım.
"Zeki bir kızsın ne dediğimi hatırlıyor musun?" Başımla evet komutu verdim. Elini havaya kaldırdı ve gideceğim yolu gösterdi. Ardından üstündeki yelek gibi olan zırhımsı benzeri şeyin göğüs cebinden bir fener çıkarıp elime tutuşturdu.
"Hava bayağı karanlık ihtiyacın olabilir, seni orda almak için birileri var merak etme, sana güveniyorum yapabilirsin."
Sadece gülümsedim bir süre gülüşüme baktı. Oysa o kadar güzel bir gülüş değildi, burukluk vardı içimde. Bana doğru yaklaştı ve kulağıma eğildi.
"Gülüşün kanlar içinde parlayan bir inci gibi, şimdi o İnci'nin solmaması ve kırılmaması için sessizce kabuğuna çekil tamam mı? Eğer birisi o kapuğa yaklaşmaya çalışırsa," elimdeki silahı tuttu ve kendisine yasladı. "Onun sana dokunmaya çalışan parmaklarını parçala. " Beni omuzlarımdan tutup gideceğim yöne doğru çevirdi.
Son kez omzumun üstünden ona baktım. Bu sefer gerçekten gülümsedim, o ise kulağıma eğildi. "Siyahlar içinde duran bir beyaz nokta gibisin."
Hızlıca başımı yanlış anlamında salladım. "İsmimin anlamı, kalpte ki siyah nokta. Yanlış bir çıkarım."
Yürümeye başladım. Aşırı sessiz hareket ediyordum, bir elimde bana verdiği silahı diğerinde ise feneri tutuyordum. Çok zorda kalmadıkça ikisini de kullanmayacaktım. 10 adım anca atmıştım ki durdum.
Bu ormana girmeden önce ölmek isteyen bendim ama şuan yaşamak istiyordum. Yavaşça arkamı döndüm, adam bana bakıyordu ve kaşları çatıktı. Neden ona bakınca yaşamak için her şeyi yapacak bir insan gibi hissediyorum? Belki de yaptığı o şiirsel konuşma yüzünden.
'Şimdi o İnci'nin solmaması ve kırılmaması için sessizce kabuğuna çekil tamam mı?'
Yada gerçekten ölümle burun buruna gelince insansal bir dürtü ile hayata tutunma mekanızmam gelişmişti. Tekrar yabancıya arkamı döndüm ve yürümeye devam ettim. Sırtımda felaket bir sızı baş göstermeye başlamıştı. Ve o ıslaklık hala devam ediyor ve hafif esen havada titrememe sebep oluyordu.
Kalbimdeki o sızı yerini sert ve hızlı atışlara bırakmış nefesim sanki o adam onuları yönetiyormuş gibi düzene girmeye başlamıştı. Silahı tutan elim o kadar kendinden emindi mi asla titremiyordu.
"Ah gülüm gülüm, "
Arkamdan yabancının şarkı söyleyen sesi geldi. Ona doğru baktım ve şarkının diğer kısmı söyledim.
"Yar gülüm gülüm..." Onun kafa sallama ile tekrar önüme bakıp yola devam ettim hala allı turnam türküsünü içimden tekrar ediyordum. Ardından arkadan bir silah sesi geldi. Sonra tekrar ve tekrar, mermi sesleri birbirini kovalıyordu.
"Tek başına benden kurtulamazsın, kaçacak mısın bay ölüm?" Ben hala sessizce yürümeye çalışırken onun sesini tekrar duyduğumda bu sefer bağırıyordu.
'Koşmak son çağredir. Bu sesde koşsam duyar mısın lan? Piç!"
Koşmaya başladım. Var gücüm ile koşuyordum, bir ara ayağım takılmıştı ve yere kapaklanmıştım. Dizlerim yanarken artık sırtımdaki ağrı dayanılmazdı. Sonra birisi bana elini uzattı. Kafamı kaldırdığım zaman o maskeyi takan başka bir adamı gördüm.
Ağlamaya başladım. Hemde hıçkıra hıçkıra ağladım, kurtulmuşluk rahatlaması ile nefesim kesilene kadar ağladım. Sırtım ağrırken yavaşça göz kapaklarım ağırlaştı. En son hatırladığım şey o diğer yabancının beni kucağına alıp koşmaya başladığı andı.
...................
22/04/2026
14.23
Celil önünde ona nefret ile bakan kadına baktı. Kadın ona öyle bir bakıyordu ki başkası görse onun aşırı kötü bir insan olduğunu düşünürdü. Celil aklından ben kötü değilim diye geçirdi. Ama sadece o öyle düşünüyor ve kendisine tapıyordu.
Kadın Celil'in yanında duran yaşlı adama döndü.
"Ben bunadam ile evlenmeyi bırak aynı dünyada nefes almam! Evlenmeyi kabul etmiyorum!"
Ne demişti o? 'Aynı dünyada nefes almam!' Adamın kaşları çatıldı. O kim oluyordu ki Celil Mansuroğlu'nu küçümsüyordu? kadına doğru ilerledi ve sağ yanağına var gücü ile tokat attı. Kız yere doğru sendeledi ama düşmedi.
Kadının saçlarından tuttu ve kendisine doğru yaklaştırdı. Dudaklarını dudaklarına sürttü. Kadın onu itmeye çalıştı ama nafile bir çabaydı, adam ondan kat ve kat daha güçlü ve yapılıydı. "O ormanda adamın biri ile sürttükten sonra seni kim alır? Dokunulmuş bir kadını kim siker?"
Kadının kulağına doğru burnunu yaklaştırdu ve sürttü. Kokusunu içine çekti, gözlerinden yaşlar akın eden kadına aldırış bile etmedi. Zaten daha önce bir çok kez ona sahip olmuştu. Zorlada olsa onun ilkini almıştı, ona göre bu bir lütuftu. Onun dokunmasını her çöpü altın yapardı.
"Ben seni aldığım için şükür etmelisin!"
Kadın yüzünü adama doğru çevirdi ve gözlerine baktı.
"Neden sen adam değil misin? Dokunulmuş bir kadını sikecek kadar gurursuz bir piç misin?! "
Adam bu sefer kadının sol elmacık kemiğine bir yumruk attı. Adamlarını işaret etti ve kadını düştüğü zeminden kaldırmalarını söyledi.
"Eğer 2 saat içinde hazır olmaz isen bir daha o çok sevdiğin arkadaşların olmaz. Özellikle o kıvırcık güzeli, güzel ve seksi bir vücudu var. "
Utanmaz bir şekilde kadına yaklaştı. "Belki onu sana kuma alırım. Hı? Ne dersin?" Sanki az önce vuran o değilmiş gibi kadının saçlarını okşadı, sonra çekip kendisine yaklaştırdı.
"Değerimi bil, seni ona kuma alabilirdim. Ama ben seni ilk seçtim," kadının rızası dışında onu öptü.
"Keyfine bak sevgilim."
Tuttuğu saçları bıraktı ve 1 adım geriye doğru adım attı. Kadın korumalar onu tutarken kusmaya başladı. Bu kadar iğrençti Celil Mansuroğlu, ama bir o kadar da iyi birisiydi. Tabi sadece kendisi öyle düşünüyor ve kendisine tapıyordu.
Kadın adamın yüzüne tükürdü. "Yarrağın kırılsın piç dölü!"
Adamın yüzünde alaycı bir sırıtma oluştu. "Götürün de müstakbel eşim hazırlansın. 2 saat sonra nişanımız var."
16.34
Elimdeki fenere bakarak önümde duran içkiden bir yudum daha aldım. O gün ölmemek için her şeyi yapan ben şuan tam şu durumda olacağımı bilse yine aynı şeyi yapar mıydı? Hiç sanmıyorum. Ölmek o adamla nişanlanmaktan daha makul bir sebepti.
Kapım çalınca önümdeki bardağı kafama diktim ve içindeki bütün içkiyi neredeyse tek yudumda içtim.
Yarım yamalak adımlar ile kapıya doğru ilerledim. Elimde tuttuğum bardak o ara elimden kaydı ve yere düştü. Büyük bir gürültü ile parçalanan bardağa baktım, sinirleniyordum. Her şeyi bu şekilde parçalamak istiyordum.
"Süveyda iyi misin? İçeri geliyorum!" Omun sesini duydukça kulaklarımı kesmek istiyor ve bu eylemi yapmamak için zor duruyordum. Aslında yerde duran kırık camlar bu iş için iyi bir aletti.
"Hayır!" Var gücüm ile bağırdım, o kadar yüksek çıktı ki sesim, eminiki aşağıdaki müzik sesine rağmen bir kaç kişi duymuştur. "Sadece Aleda gelsin. Sırtımdaki yarayı kapatmam lazım."
Bir şey demesini bekliyordum ama uzaklaşan adım sesleri ile gittiğini anladım. Giderdi tabi, işine yarayacak bir şey demiştim.
Sağ tarafımda duran boy aynasına baktım. Kendimi görür görmez yüzümde tiksinti belirdi. Oda da bulunan banyoya girdim ve 2 saate bilmem kaçıncı kez kustum.
Banyo dan çıkıp tekrar aynı boy aynasının önüne geçtim.
Üzerimde belimi tam saran, aşağı indikçe yumuşak kıvrımlarla genişleyen beyaz bir straplez elbise vardı. Sağ bacağımı ortaya çıkaran yırtmaç kalçamın biraz altından başlıyor ve elbiseye istemediğim kadar iddialı bir hava katıyordu. Ama asıl mesele o değildi. Omuzlarım tamamen açıktayken dirseğimden bileğime kadar uzanan devasa balon kollarım vardı. Sanki elbiseyi tasarlayan kişi son anda "Buraya da iki tane bulut ekleyelim." demişti. Bana kalsa ilk çıkaracağım şey kesinlikle o kollar olurdu.
Aynaya arkamı döndüm ve omzumun üstünden sırtımdaki yara izine baktım. Tam 5 santimlik bir izdi, o gece yabancı benim üzerime atladığı zaman sırtıma bir ağaç kökü girmişti. Tabiki ben o adrenalin ile bunu pek anlamamıştım.
Kapı açıldı, kimin geldiğini bildiğim için hiç bir şekilde duruşumu bozmadım. Aleda kapıyı arkasından kapattı ve yerde duran cam kırıklarına basarak yanıma geldi.
"Sırf o istiyor diye o yarayı kapatmak zorunda değilsin. Yani ne var ki yaranda bu her insanda olabilir."
Ona bakıp hafif bir tebessüm etmek istedim ama hiç halim yoktu. İçtiğim 3 bardak viskiden sonra kafam allak bullak olmuştu. Olduğum yerden ayrıldım ve tekrar oda da ki küçük sandalyeye oturdum.
Aleda yara izimi asla kapatmamam konusunda baskı yapıyordu. O ise 'o saçma izi de kapat rezil olmayalım' diyordu. Ama arkadaşım bir konuda haklıydı, bir yara izi neden bizi rezil etsindi?
Hayır bu cümleyi boz! Neden onu rezil etsindi?
Eskiden buz pateni yaptığı için Aleda'nın vücudunun bir çok yerinde yara izleri vardı. Şuan giyidiği gece mavisi elbisesi bile o izleri kapatmıyordu. Aslında Aleda onları göstermeyi seviyordu.
Şayet ki ben bu yara izini seviyordum. Bana o geceyi hatırlatıyor ve yaşamak için bir bahane veriyordu. Mesela ben o günden sonra asla intihar girişiminde bulunmadım. Ölmek istediğim günler oldu ama asla kendimi öldürmedim.
"Bak gerçekten emin misin ? Bu adam manyağın teki!"
Değildim ki. İstemiyordum, ben bu adamı istemiyordum. Bu odadan çıkıp neredeyse 500 kişinin olduğu o koskoca salona gidip. 'Bu adam manyak. Ben Celil Mansuroğlu ile evlenmek istemiyorum! Beni tehdit ediyor' demek istiyor ama yapamıyordum.
"Boş ver şuan sadece sade bir Türk kahvesine ihtiyacım var. Aşağıya sarhoş inmemi istemezsin değil mi?"
Yüzüne bir gülümseme ekleyip bana doğru yürüdü. Başımın üstünden öpüp odadaki küçük mutfak demeye bin şahit isteyen mutfağa girdi. Kahve makinesinin sesi gelmeye başladığı zaman elimdeki feneri 7 defa yaktım ve kapattım. Ne zaman sıkışık bir durumda olsam bunu yapmaya başlamıtım. Yabancı kelimesi 7 harften oluştuğu için yedi kere yakıyordum.
Y-A-B-A-N-C-I
Aklıma o günkü gülüşüm geldi. Bana 'gülüşün kanlar içinde parlayan inci gibi' demişti. Ah yabancı bir bilsen ben o günden sonra asla öyle gülemedim. Keşke o gün ormanda sana güvenmeseydim. Ama iyikide güvenmişim. Elimdeki feneri çantamın içine koydum.
Aleda elimde sade Türk kahvesi ile odaya tekrar girdi. O da çok güzeldi, üzerinde tamamen vücuduna oturan straplez gece mavisi bir elbise vardı. Kızıl saçları ve su yeşili gözleri, hafif oval ve yanakları dolgun olan bir yüzü vardı. Burnu yüzüne göre biraz minik kalıyordu ve yüzünde ona çok yakışan çilleri vardı.
Yaptığı kahveyi hızlıca içtim ve ayağı kalktım. Çantamı elime alıp kapıya doğru ilerledim.
"Yara izi?" Aleda arkamdan şaşkın sesi ile konuşmuştu.
Ona bakıp güldüm. -Asla gerçek olmayan gülüşüm-
"Kapanmayacak. Bana o geceyi ve o adamı hatırlatıyor diye kapatmak istiyor ama hayır. Ben o adamı bile ondan daha çok seviyor ve sayıyorum. O yüzden en boktan bu günümde en azından beni yaşatan kişiyi buraya getiremesemde sırtımda taşırım."
Arkadaşımın yüzünde benimle gurur duyan o gülüşü görünce doğru bir karar verdiğimi anladım. Ama doğruydu, elimde olsa o yabancıyı her ne kadar ki bu nişanı istemesemde, çağırırdım. "
Saçmalama dedi iç sesim. O adamı tanısaydık emin olabilirsin ki şu an burda olmazdın. O ormanda bile seni koruyan adam burada hayli hayli korurdu. Gitmek için acele eden bendim.
İç sesim bir noktada haklıydı. Belkide burada bu vaziyette olmazdım. Derin bir iç çektim ve kapıyı açıp dışarı çıktım.
2 kat merdiven indikten sonra salonun kapısında Celil ile bir adamı gördük.
"Sevgilim." Dedi ve kollarını açarak bana doğru gelmeye başladı. Yanında olan adam ise onun bu hareketlerinden dolayı dönüp bana baktı. Ben ise kalbimin hızlandığını hissettim. Nedensizce rahatsız olmuştum.
Tanıdık geliyordu, burada olduğuna göre ünlü birisi olması lazım. Büyük bir ihtimalle başka bir davette önüme çıkmıştı.
Celil yanıma gelmiş ve bana sarılmıştı. İlk başka karşılık vermesem de daha sıkı sarılmış ve beni buna zorlamıştı. Ayrıldığı zaman beni belimden tutup yabancıya doğru ilerletmişti.
O arada yara izinin kapanmadığını görmüş ve sinirlenmiş olmalı ki belimi adeta koparacak gibi sertçe sıkmıştı.
"Misafirimiz benim yakınan bir tanıdığım. Şirketimizin yeni ortağının oğlu Akif Doğan." Celil'in bana yaptığı açıklama ile onu es geçip adama doğru gittim. Elimi ona doğru uzattım.
Ormandaki yabancı geldi aklıma, o gün beni bırakmaları için ısrar etmesem ne olurdu acaba?
Celil bir anda omzumu sıktı. Canım o kadar acımıştı ki gözlerimi kapattım. Sanırım elini fazla tuttuğum için sinirlenmişti.
"Artık içeri girelim mi sevgilim?" Dişlerini sıkarak konuşuyordu ruh hastası, manyak! Benim cevabımı bile beklemeden içeri doğru girdi ve beni de elimden tutarak peşinden sürükledi. Son kez o görmeden adama baktım. Ona baktığımı fark edince gözlerini bana çevirdi ve iki kere gözlerini kapatıp açtı.
Ne yaptığını anlamamıştım, belkide tanıştığına memnun olduğunu belirtiyordu dedi iç sesim.
Salona girdiğimizde herkesin odağı biz olmuştuk. İnsanlar bize büyük ve sahte bir hayranlık ile bakıyordu. Hepsinin yüzünde onların o iğrençliğini gizliyen maskeler vardı. İçerde 4 tane magazin muhabiri kapıdan girdiğimiz andan itibaren fotoğraf çekmeye başladı.
Salak adam nişanı maskeli bir baloya çevirmişti.
Midem bulanıyor ve bu içinde olduğum durumu kaldıramıyordum. Ne zaman bu kadar gurursuz bir insan olmaya başlamıştım ben? Nefret ettiğim bu adam ile yan yana durmak istemez iken elini tutuyor ve boy boy magazine fotoğraf veriyordum.
Aleda' yı bu kadar mı seviyorsun? Dedi iç sesim. Haklıydı bir noktada Aleda'yı kendimi feda edecek kadar mı seviyordum? Evet, cevabım evetti. Küçük yaşta zaten ailemi kaybeden ve boşlukta büyüyen bir insandım.
Şan şöhret asla bir aile yerini doldurmuyordu. Aleda vardı o boşlukta, yanımda duran ve bana destek olan bir insan. Berke vardı sonra, 2. Tehtid edildiğim arkadaşım. Ailesinin durumu kötüydü, bursları ile okuyor ve ayakta durmaya çalışıyordu. Yanımda duran bu piç ise onun bursunu kesip okullarda Kara listeye almak ile tehdit ediyorrdu.
Bizim için ayrılan o Büyük masanın önünde durduğumuz zaman dedem ve Celil'in babası İrfan amca bize doğru geldi. Celil elimi tutmayı bırakmış kolu ile belime sarılıp beni adeta kendisine yapıştırıyordu.
"Süveyda kızım, sizin adınıza çok mutluyum. Bu Haylaz çocukluğundan beri senin peşini asla bırakmamıştı." Yüzünde sanki gerçekten severek evleniyormuşuz gibi bir sırıtma vardı.
"Evet gizlice odama yerleştirdiği bir kamera ile beni izliyor ve kontrol etmeye çalışıyordu." Yanımda gülen yüzü solan Celil'e baktım ve belimde olan elini güzel bir şekilde cimirdim.
Bana rahat vermiyorlar dimi, o zaman onlarda rahat edemez. Ben zaten dayak yemeye alışkın bir insanım ve bana yaptıkları asla canımı yakmaz.
"Sahi sevgilim kaç kez benim haberim olmadan beni izleyerek 31 çektin."
Solan yüzünde bu sefer öfke olmuştu, bana öyle bir bakıyordu ki uzaktan gören şuan beni parçalamak isteyen bir katil görürdü.
Sahte bir kızgınlık ile kaşlarımı çattım ve elim ile boşta olan kolunu okşadım. "Aa, ayıp ama tacizci sevgilim. Şuan nişanımızda bana böyle bakarsan üzülürüm."
Bende bakışlarıma nefret yerleştirdim ve karşımda duran dedeme döndüm. "Seninde soyunu sopunu sikeyim. Büzüşmüş taşşak!"
Bana doğru adım atacaktı ama Celil engelledi. Zaten o var diye söylemiştim. Öyle takıntılı bir insandı ki, başkası bana dokunsa -bu benim kendi dedem bile olsa- parçalamaktan asla çekinmezdi.
"A Şevket dedecik, karıma mı yaklaşmak istediniz?"
Dedem o psikopat sesi duyunca geri yerine doğru adımladı. Celil bu sefer bana doğru döndü, eli belimi bıraktı ve çenemi tuttu. Dışardan görenler bunun bir sevgi göstergesi olduğunu düşüyordu. Ama benim fazlası ile canım yanıyordu.
"İnsanların içinde beni rezil etme Süveyda, yoksa ne olacağını çok iyi biliyorsun." Takmıyordum Celil'i yanımızdan geçmekte olan bir garsondan şarap dolu bir bardak aldım ve yavaşça gözlerinin içine bakarak üstüme döktüm. Soğuk şarabın etkisi ile vücudum anlık titredi.
Yüzüne doğru yaklaştım ve çenemi tutan elinin izin verdiğince konuştum. "Celil, senin hayatını sikeceğim. Emin ol keşke bu kız ile zorla evlenmeseydim diyeceksin." Madem o benimle zorla evleniyordu, bana kendilerinin verdiklerini sandıkları bu şöhret ile onları rezil etmeyen bana Süveyda demesinler.
Çenemde duran elini çektim ve arkamı dönüp lavaboya doğru ilerledim. Çantamda olan telefonum titredi. Elime aldığımımda Aleda'dan bir mesaj vardı.
'Elbise ayarlamamı ister misin?' tuvaletin aynasından üstüme baktım. Beyaz şarap dökmüştüm ama yinede çokça belli oluyordu.
'Olur ama bu sefer benim tarzım olsun lütfen.'
Mesajı gönderdim ve lavaboya girdim. Tekrar çıktığımda ellerimi yıkamak istedim ama çantamın fermuar kısmına sıkışmış bir not gözüme ilişti. Kapıda ise asılı duran toz pembe dar uzun, üzerinde onunla aynı renkte taşların olduğu bir elbise vardı.
Notu hiç açmadan elbiseyi giymeye başladım, bu sefer benim beğeneceğim bir tarz seçilmişti. Aynada kendime baktım, çenem hafif kızarmıştı. Büyük ihtimalle bu akşam bitmeden morluklar oluşmaya başlardı.
Çantamın içinden çıkardığım bir fondöten ile hafifçe kızarık olan bölgenin üstünden geçtim. Ardından da daha kalıcı olmasını umarak üstüne pudra sürdüm.
İşim bittiği zaman not aklıma geldi, çantanın içinden çıkardım ve açmadan dışından inceledim.
Eski bir kağıttan koparılmış gibi duruyordu. İçini açtım, açtığım zaman gördüğüm ise bedenimi bir ürpertiye hapsetti. Okuduğum cümlelerde onun o iğrenç sesini duymak zihnimin bulanmasına neden oluyordu.
"Seni bu gece yalnız bırakmayacağım..." Yazıyordu notun başında. Sonra devam ediyordu o iğrenç sözleri.
"Ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, sonunda yine benim yanıma geleceksin. Bu gece benim olacaksın.
Sadece biraz daha sabret. M.
"Sabretmek mi?!
Ben ondan kurtulmak için her şeyi feda etmeye hazır iken o bana sabret diyordu. Kusmak istiyor ama kendimi tutuyordum. Celil yazmıştı bu notu, adım kadar emindim.
Sonda ki M harfi dikkatimi çekti. Şuan tamamen emin olmuştum. Bu notu Celil yazmıştı ve sonunada soy isminin baş harfini koymuştu.
M. Mansuroğlu...
Midemde hissettiğim bulantıyı geri bastırdım. Şuan olmazdı, eğer biraz daha geç kalırsam bir şeyler ile ceza alırdım. Derşn nefesler alarak etimi tekrar çantama uzattım. İçinden fenerimi aldım ve hep yaptığım hareketi yaptım. 7 defa yakıp, söndürdüm.
Y-A-B-A-N-C-I
Aynada son kez kendime baktım. Sanırım yolun sonu burası Süveyda, artık o eski tutsaklığa dönme vakti. Özgürlük hayallerin burada sona eriyor...