Güneş batıyordu. Eve geç gidersem annemin on saatlik sorgusuna tabi tutulacağımı bildiğim için Karam'ı hızlandırdım. Ezham sanki onu tehdit etmemişim gibi ellerini iyice bastırdı. Ne olursa olsun yüzüm hep ifadesiz kalırdı, bana genelde ketum derlerdi ama her saniye gülümsemek zorunda mıydım?
"Ne yaparsın? Benim tabancam ile beni mi vurursun?" Rüzgar onun parfümünün kokusunu burnuma doldurdu. Gül kokusu ile mest olurken atın her hareketinde Ezham'ın vücuduma değen kaslarını hissediyordum. Ravza ile ilk defa empati yapabildiğimi hissettim. "Tam olarak öyle yaparım. Seni de möcüğün yanına gömerim. Tek başına sıkılıyordu!" rüzgar nedeniyle bağırmak zorunda kalmıştım. kahkahası rüzgara karıştı.
Saçlarımın geriye doğru savrulduğunu ve sertçe yüzüne vurduğunu biliyordum.
Klişe bir kürt dizisinden fırlamış gibi hissettim, ama burası annelerin melek kadınların değerli olduğu tontik Midyat değildi. Kadınların hor görüldüğü, erkeklerin ise bir padişah gibi yaşadığı yerdi. Halbuki peygamberimiz veda hutbesinde kadınların erkeklere Allah'ın bir emaneti olduğunu bildirirdi. Fakat bu diyarda ki insanlar emanetlerine ihanet etmekten çekinmiyordu.
"Buralı mısın!" Dedim birden üstüme çöken hüzün ve gerçeklerle. "Evet, Midyat lıyım" o bağırmamıştı çünkü kulağımın dibine kadar girmişti. Burnunu saçlarıma bastırdı ve elleri iyice sıkılaştı. Bizi biri bu şekilde görseydi mutlaka dedeme haber uçururdu.
Onun yakınlığını kafamdan atmak için konuşmak istiyordum ama her lafımı kestirip atıyordu. Elleri garip şekilde rahatsız etmiyordu. Ben yakın temastan nefret ederdim, Rezan la bile sarılmaktan kaçınırdım. Fakat bu adam...
Nefesini enseme vurdu "Söylendiğinden daha güzelmişsin Mardin'in Ak gülü" laflarıyla sertçe yutkundum. Bu şehirde beni tanımayan yoktu sanırım. Doğrusu bu terimden genelde pek hoşlanmazdım ama o söyleyince çok güzel gelmişti kulağıma. "Tanıyor musun beni" zaten bana çok yakın olduğu için bağırmadım.
"Seni bütün Mardin tanıyor" huysuzluğunu sesinden anladım ama buna anlam veremedim. Karam benden izinsiz biraz daha hızlandı, güneş her saniye daha aşağı çekiliyor gecenin ayazı yeryüzüne seriliyordu.
"Seni ilk defa buralarda gördüm. Karam o tarlayı çok sever, hep oraya götürür beni" yankınlığını normalleştirmek için boş yapıyordum. Sanki beni duymamış veya dinlememiş gibi "Hıhı" dedi. Biraz daha sırnaşırsa onu atacaktım Karam'ın üstünden.
Saat geç olduğu için çiftliğe dönemden eve doğru çevirdim Karam'ı. Artık Ezham da burqdan giderdi nereye gidiyorsa. Konağın arkasına yaklaştığımızda Karam'ı durdurdum, arkada ışıklandırma olmadığı için zifiri karanlıktı sadece ayın ışığı vardı.
"İn hadi kara oğlan" dedim arkamda bana sümüklü böcek gibi yapışan adama. Ezham yavaşça kafasını omzumdan çekti ve ellerini belimden çözdü. O uzaklaşınca terleyen sırtıma bir rüzgar çarptı.
Ezham birden zıplayarak attan indi. Bende ayağımı diğer tarafa attım ve koltuk altlarımdan tutarak yavaşça yere indirdi beni. Gerçekten bir adamla bu kadar yakın olmak kalbim için zararlıydı.
Yakınlığından rahatsız olduğumu belli eder gibi geri çekildim. Utanmamıştım, sadece rahatsız olmuştum. O da bir adım geri çekildi. Karanlık çoktan çökmüştü, fark ettiğim şey ise gözlerinin geceden bile daha kara olduğuydu. Gözlerini gözlerime dikti. Sanki gözlerinde bana karşı bir şeyler yatıyordu ama o kadar karanlıktı ki onlara dokunamıyordum. Gözleri hemen yukarda ki gök yüzüne benziyordu, yıldızlarını görebiliyordum.
Mahi abla! Mahi abla!" konağın arka kapısından çıkan Züleyha ile oraya döndüm. Can havliyle bana doğru koşuyordu. "Hayırdır Züleyha" Ezham'a arkamı döndüm. Züleyha bir şey demeden bana doğru koştu. Züleyha benim diğer amcamın kızıydı ve daha on altı yaşındaydı. Aldığı kürt genlerinden simsiyah saçları ve kahverengi gözleri vardı ve çok güzel bir kızdı.
Soluk soluğa yanıma geldi. Sakince ona baktım, hızla soluklanırken "Ağalar toplandı, seni bekliyorlar. Yengem bunu gönderdi" elindeki oyalı tül yazmayı elime tutuşturdu. Derince bir nefes aldım. Bu yazmayı başıma takmamı ve ona boyun eğmemi istiyordu. Berdeli kabul ettiğimi sadece dillendirmem bile şimdiden düğün işlerine başlamalarına yetecekti. Bu düşünce içimde ki korkuyu körüklemeye yetiyordu, sadece istemiyordum neden anlamıyordu?
Siyah ince şalı elime aldım, beyaz avcumda yabancı duruyordu. Öyleydi de zaten, o adam bana yabancıydı. Tanıyordum biliyordum nasıl biri olduğunu ama bana yabancıydı.
Şalı açtım ve yavaşça beyaz saçlarımın üstüne serdim. Yabancı hissettirdi, kefenim olmak istiyordu sanki. Derin bir nefes alıp Züleyha'ya döndüm. Şaşkınca arkamdaki adama bakıyordu, kim eve ayı gibi bir adam getirse herkes bakardı. "Karam'ı ahıra götürür müsün Züleyha" rica etmiştim ama arkama bile bakmadan konağa yönelmiştim.
Ağaların toplandığı oda arka kapının hemen yanında kalıyordu, kararlı adımlarla konağa girdim. Ben Hüsamettin Kêvin in torunuydum. Boynumu bükmek, burnumu indirmek bana yakışmazdı. Konağa girdiğimde yandaki açık kapıdan bir sürü adamın sesi geliyordu. O tarafa yöneldim, tıpkı dedemin bir zamanlar buralardan geçtiği gibi omuzlarımı dik tuttum ve burnumu havaya kaldırdım.
İndirmeye hiç niyetim yoktu.
Yürüdüm ve benim üzerimde hiçbir vasfı olmayan ama geleceğim için kararlar veren insanların yanına girdim. Herkesin gözleri bana döndü ve muhabbetleri bıçak gibi kesildi. Büyük odada bütün erkekler yerdeki minderler de oturuyordu. Kapının yanında oturan Beşir dedem bana baktı
"Hoş gelmişsin kızım"
"Hoş buldum dede" dedemin yanında Ramazan amcam ve zulkifar amcam oturuyordu. Rezan da hemen yanlarında oturuyordu ve gözleri cesaret vermek ister gibi bakıyordu. Diğer erkek kuzenlerim de sırayla dizilmişti, açıkçası onlar daha çok kaos izlemek için buradaydılar.
Odada aşiretlerin ağaları oğulları hatta onların bile oğulları vardı. Hepsinin üzerinde yavaşça gözlerimi gezdirdim, Aslanbeyler dedemgilin tam karşısında oturuyordu. Aslanbey torununun gözlerinin ağırlığını üstümde hissedebiliyordum. O kademsiz yeşillerini her zamanki gibi bana dikmişti. En son oturma odasının sonunda oturan Muhammed ağaya baktım, buradaki en yaşlı ve yönetme sahibi oydu.
"Hoş geldin Muhammed ağa" diyerek bütün adamların önünden geçtim ve Muhammed ağanın önünde durdum. O herkesin aksine yerde değil altın varaklı tekli koltukta oturuyordu. Yavaşça eğilip elini öptüm.
Bir eliyle kafamı okşadı ve yaşlılıktan kırışmış ve rengi solmuş mavi gözlerini bana dikti. "Hoş bulduk ak kız"
"Sadede geleceğim. Abin Bekir, Aslanbeylerin kızını kaçırdı. Bunun törede ki yerini bilirsin. Kızın abisi Mêranî ile berdeli kabul eder misin" doğrudan bana soruyordular. Genelde araya aracı sokarak sorulurdu ama Hüsamettin Kêvin'nin torununa aracı koyamazlardı.
Yaşlı adamın sorduğu soru ile durdum. Düşündüm, hayatımı sevmediğim bir adama adayacağımı düşündüm. Ömrüm boyunca bunun zulmü ile ıstırap çekeceğimi düşündüm. Peki abim? Abim bunlara değer miydi?
Daha on iki yaşında şortla sokakta oyun oynadığım için beni evire çevire döven abim için değer miydi?
Herkesten izinsiz evden çıktığım ve okul arkadaşım ile buluştuğum için beni döven ve eve hapseden abim için değer miydi?
Telefon ile arkadaş edindiğim ve onun erkek olduğunu öğrendiğinde beni odama kitleyen abim için değer miydi?
Annemin, benim önümden alıp onun önüne koyduğu ekmeği zevkle yiyen abim için değer miydi?
Bana verilen hakları elimden alan abim için değer miydi?
Sırf önünde fazlalığı var diye kendini benden üstün gören abim için değer miydi?
Biri beni kaçırsa, berdel kabul edilse bile beni anlımın çatından vuracak olan abim için değer miydi?
Değmez.
"İstemiyorum Muhammed ağa. Töre ne gerekiyorsa onu yapın" odada bir sessizlik oldu. Herkes bir an suspus oldu. Arkamı dönüp Beşir dedeme bakmadım. Kararlı gözlerim Muhammed ağanın gözlerindeydi. Muhammed ağa yavaşça güldü "Kêvin nêviye wî (kêvin torunu)" dedi. Benimde yüzümde onun gibi şuh bir gülümseme oluştu. Annem şuracıkta beni tabanca ile öldürse bile burnumu indirmeyecektim.
Muhammed ağa yavaşça başını salladı, bu tamam demekti. Arkamı döndüm ve dedemin yüzüne bakmadan çıkışa doğru yürüdüm ama gelen sesle durdum.
"Ama bu kan davası demektir Muhammed ağa!" Kadir Aslanbey sert bir şekilde bağırmıştı. Onun sinirli yüzüne baktım "bu ciddi bir konudur ve rıza gözetilmez!" diye de laflarına devam etti. Kaşlarımı çattım ve Kadir Aslanbey'e döndüm.
Kadir Aslanbey sinirle baktı bana. Oğlu Mêranî Aslanbey atladı söze "Kardeşimi öldürmek istemiyorum Muhammed ağam! Tek çözüm yolu bu" babasından oğluna çevirdim gözlerimi. Zehir yeşilli gözleri nedense bunun doğru olmadığını söyler gibiydi. Daha çok kendi çıkarlarını düşünüyor gibiydi. Gerçekten kadınların içini alan bir yakışıklılığı vardı kavruk teni yeşil gözleri ile güzel bi uyum içindeydi. Heybetli bedeni dedesinden geldiğini belli ediyordu.
Bu bazı kızlar için güzel bir şey olsa da benim umrumda bile değildi. Bana ucu dokunmasın yeterdi. Ben kendi halimde yaşamak istiyordum
Gözlerimiz yeni bir savaşa girdi, onu çözemiyordum. Bunu kardeşi için istemediğini biliyordum ama bana ilgi duyduğu da yok gibiydi. Tek yaptığı gözlerini ifadesizlikle üstüme mıhlamasıydı.
Arkamdan birinin yaklaştığını hissettim, onunla birlikte gül ve toprak kokusu da burnuma geldi. Allah aşkına bunun ne işi vardı burda? Züleyha'nın onu yollaması gerekiyordu. Odada ki bütün gözler arkama döndü, az önceki uğultu yok olmuştu "Bensiz mi karar alıyorsunuz ağalar!" çatılı kaşlarım iyice çatıldı.
Mêranî gözlerini ilk defa gözlerimden çekip arkama çevirdi, yeşil gözlerinden akan nefret bir an ürpermeme
neden oldu "Bu benim meselem
Ezham Zêrevan"
Durdum.
Bir an bütün dünya dondu sanki.
Ezham Zêrevan, Mardin'in ve Şanlıurfa'nın yüz ölçümünün yüzde ellisine sahip olan aşiretin en büyük varisi.
Ezham Zêrevan, silah çektiğim adam.
Canıyla tehdit ettiğim adam.
Sadece silah çekmem bile yıllarca kan davasına neden olan aşiretin en büyük torunu. Fakat silah çektiğim için pişman değildim, sonuçta o benim atımın önüne atlamıştı. Kim olsa çekerdim silahı.
Ama tehdit etmek....
Arkamda ki adam ben daha şaşkınlığımı aşamadan tekrar konuştu ama bu sefer sesi ilk defa duyduğum ve tüylerimi diken diken edecek şekilde sertti "Ak kız berdeli kabul etmiyorsa, berdel olmayacak"
Şaşkınlıktan yerimden kıpırdayamıyordum. Muhammed ağanın yanında oturan yaşlı bir adam lafa atladı "Ak kız berdeli kabul etmedi diye iki can mı alınsın Ezham! Rıza gözetilemez!"
Bu kadar sert olduklarına göre gerçekten rızamı gözetmeyeceklerdi. Benim adıma evleneceğim adamı seçeceklerdi.
Yukarda ki Allah şahit olsun ki, bu evliliği bozmak için elimden ne geliyorsa yapacağım. Gerekirse kaçacaktım, gerekirse ölecektim.
Ben yerimden kıpırdamaz iken arkamda ki adam da bir milim kıpırdamadı. Ne kadar uzak olsa da sanki nefesi ensemdeydi. "Ak kız istemiyorum dedi. Evlilikte iki kişinin de rızası olmalıdır. Zira Allah katında evlilik kabul edilmez ağalar" sonlara doğru sesi yükselmişti. Muhammed ağa başını salladı ve elinde ki bastonu sertçe yere vurdu "Hafızdan daha mı iyi bilirsiniz!"
Meşhur Hafız Ezham. Ben nasıl bu adamı tanımamıştım? Kaç tane misafirlikte kıraat yaparak kuran okumuştu, hepsini ilgiyle dinlemiştim. Hepsinde ayrı otururduk ama erkekler kapılarını açardı ve ses kadınlar tarafına da gelirdi. Çoğu kadın umursamadan muhabbete devam etse de ben hep kapının dibine siner bu adamı huzur veren kıraatini dinlerdim.
Zêrevan ailesi bize çokça misafirliğe gelirdi. Hep ayrı otururduk ve yüzünü nerdeyse hiç görmemiştim. Kız kardeşini bilirdim, çok iyi bir kadındı ve gerçekten benziyordular. Benden dört yaş kadar büyüktü.
Başımı önüme eğdim, Zêrevan aşireti bir karara karşı geliyorsa o karar asla alınmazdı. Çıkmak için arkamı dönecekken bir el bileğime sarıldı sertçe. "Kardeşimi öldürecek bir cani değilim, Berdeli kabul etmek zorundasın!" az önceki sakinliğim yok oldu. Bu herif hangi hakla bana dokunurdu!
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım "Elini çek Aslanbey!" Bağırmamıştım, her ne kadar burdaki adamlardan hoşnut olmasam da saygı çizgisini aşmayacaktım. Amcamlar ve kuzenlerim kıpırdamadı, Mâhi Kêvin'in meselesine kimse karışamazdı. "Sen berdeli kabul edeceksin, kan davası başlamayacak!"
Arkamda ki adamın derin bir nefes aldığını işittim. "Elini çek dedim" daha sessiz bir tonda konuşmuştum. Dönerek Mêranî'ye baktım, yoktu gene gözlerinde duygu. Fakat benimkiler de ki öfke çok netti.
"Berdeli kabul et!" bu bardağımı taşıran son damla oldu. Üzerimde bir tek silah vardı, Ezham Zêrevan'ın silahıydı. Elimi pantolonuma atıp silahı kaptığım gibi emniyetini kapadım ve bileğimde ki eline sıktım. O kadar hızlı karar vermiştim ki elinde kocaman bir delik olunca haberi olmuştu. Kurşun sekerek odanın tavanına saplandı, Mêranî acıyla karışık inleyerek elini kendine çekti.
Rezan ve diğer erkek kuzenlerimin bıyık altından güldüğünü gördüm. Amcamgil ve dedem bana kınayarak baksa da kuzenlerim kalkıp sırtımı sıvazlayacak gibiydiler. Muhammed ağa bastonunu tekrar yere vurdu ve son hükmü verdi "Hak ettin Mêranî! Ak kız berdeli kabul etmedi, o iki kansız infaz edilecek!"
...
Bu kitabım pek rağbet görmüyor ama bölüm atacağım. Çünkü uzun zamandır taslakta ve severek yazıyorum.
Aslında bu kurguma diğerlerinden daha çok emek veriyorum. Onları anlık yazıyorum, mesela bölümü şimdi yazdım iki dk sonra yayımladim oluyor ama bu kurgu öyle değil.
Bunun için baya vakit harcıyor ve araştırma yapıyorum. Beni genellikle smut yazarı olarak tanıyorsunuz ama benim de smuttan uzak gerçeklere dayalı şeyleri de iyi yazdığımı bilmenizi isterim.
Oy verip yorum yaparsan kitap büyür ve bunu deli gibi isterim.

