BİR KURŞUN İKİ KADER
1995 Mardin - Midyat
Mardin'in acımasız güneşi en tepede insanlara acımadan parlıyordu. Çünkü bu insanlar, güneşten bile daha acımasızdı. 'Töre' diye uydurulan bir deli saçmasının peşinden giderek insanları katlediyor, hatta öldürüyorlardı. Bunun en büyük suçlusu, bu saçmalığı uyduran kişiydi. Zira o yaşamın içinde doğan ve büyüyen insanlar Töre'ye istem dışı bir şekilde bağlı kalıyordular. İsteseler bile kopamayacaklarını düşünüyorlar, çünkü ataları bunu onlara daha çocuk yaştaykrn aşıladı. Zaman geçtikçe bu düşünce yapısı ransasyonel bir şekilde üreyip zamanı geldiğinde eylemlere döküldü.
Altı yılda Türkiye'de 1190 kişi Töre adı altında öldürüldü. Bunların çoğunluğu, namus ve Kan davası olduğu tespit edildi. Yani bir kadın ve bir erkek evlenmek istediğinde, iki aile buna nedensizce karşı geliyor ve çift tek çözümü kaçmakta buluyor. Peki neden ölüm kararı alınıyor? Evlilik Allah katında dinin bir parçası olarak görülen eylemdir. İki insanın kaçarak veya kaçmayarak evlenmesi dinen günah olmazken, Töre de kaçmak haram gibi lanse edilir. Sözde Töre'ye bağlı insanlar müslüman olduklarını öne sürerler, fakat dinde evlilik kararı almak 'infaz' nedeni değildir.
Güneş bile insanların yaptığı acımasızlıklardan daha hafifti.
Güneşin kavurduğu topraklarda ki büyük ağaç, insanlara ve doğaya baş kaldırmış gibi dimdik ve sağlıkla iki tarlanın tam ortasında dikiliyordu. Asaleti ve güzelliği, aciz insanları hayranlıkta bırakıyordu. Aciz insanlar bu sıcakta iki dakika zor dururken o, yıllardır yılmadan dimdik bir şekilde duruyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de insan oğlunu kayırıyordu. Yan tarlanın yaşlı sahibi Hüsamettin büyük ağacın gölgesine kendini bırakmıştı, tek derdi biraz da olsa serinlemek ve ağrıyan bacaklarını dinlendirmek ti.
Yaz aylarında oldukları için, tarlasında ki toprağı çapalayarak havalandırması gerekiyordu. Yaşlı olduğu için hem belinden hemde dizlerin den tam çalışamıyor du ama oğulları ve torunlarının yaptığı işi de beğenmiyordu. Hayatında bu yaşına kadar öğrendiği en önemli şey, 'ne olursa olsun kendi işini kendin yap' olmuştu. Boynuna asılı olan ve tozlanmış tüfeğini çıkarttı, bu köye vahşi hayvanlar indiği için yanından ayırmazdı.
Tüfeği parçalara ayırarak güzelce temizledi. Son kurşunu nu bir yaban domuzu için harcamıştı. Rastgele tüfeği havaya kaldırdı tetiği test etmek için. Tetiğe bastığı an büyük bir gürültü koptu. İçerde ki hazneye saklanan kurşun gürültüyle patladı. Hüsamettin ne yapacağını şaşırarak geri tepmemesi için tüfeği tuttu.
Sonra bir ineğin hayvani sesi geldi. Yan tarlada ki toprağı süren inek bağırarak yere düştü. O tarlanın sahibi ve Hüsamettin ile hemen hemen aynı yaşta olan Rıdvan elinde ki çapayı bırakarak şaşkınca ineğine baktı. Elinde ki çapayı baston olarak kullanıp hızla ineğinin yanına koştu, bu sırada ağacın dibine şaşkınca tüfeğine bakan adama da bağırmıştı "Hüsamettin ne yaparsın!"
Rıdvan ineğinin önünde diz çökerken Hüsamettin yanındaki bastonundan destek aldı ve ayağa kalktı. Elinde ki tüfeği yana bırakıp Rıdvan'a doğru koştu fakat can çekişen inek çoktan ölmüştü.
Hüsamettin telaşla hayvanın önünde durdu "Öldü mü Rıdvan?" Rıdvan sabırla bir nefes alarak ayağa kalktı. Hem tüfekle ineği vuruyordu hemde öldü mü diyordu. "Öldü Hüsamettin! Niye vurdun sana zararı olmayan ineği?" Hüsamettin de Rıdvan gibi bastonundan destek alarak ayağa kalktı.
"İsteyerek olacak iş değil Rıdvan, kovana mermi kaçmış" mahcup olmuştu ama burnunu indirmeye niyeti de yoktu. Hüsamettin'in kibri Rıdvan'ı iyice sinirlendirdi "Hem suçlusun hem güçlüsün Hüsamettin! Nasıl ödeyeceksin bu hayvanın hakkını!" Rıdvan kendi halinde sessiz bir adamdı ama yeri geldiğinde yaver gibi hakkını arardı.
"Napayım Rıdvan? Param yok, canımı mı vereyim bir inek için!" diyerek bastonunu kuru toprağa vurdu Hüsamettin. Onun da de tek mal varlığı yandaki kuru tarlaydı.
Rıdvan onun bu davranışlarını kınar gibi kafasını salladı. Hüsamettin de bu toprakların insanıydı ama her konu da insanlara ters düşerdi. Rıdvan ne kadar rahatsız olsa da, tarlaları bitişik olduğu için her durumda bu yaşlı adamın direnişlerini dinliyordu.
O anda aklına bir fikir düştü, madem bu adam ıslah olmuyordu Rıdvan onu yola getirirdi. "İneğim karşılığında senden bir şey isterim Hüsamettin!" iki yaşlı adam karşı karşıya geldi. Hüsamettin'in burnunu indirmeye niyeti yoktu ve Rıdvan'nın da müsamaha göstermeye niyeti yoktu. İneği çoktan can vermişti ve geri dönüşü olmayacaktı, Rıdvan dünya malına değer vermezdi. Karnı doysun ona yeterdi.
"İneğimi öldürdün, Töre de bunun karşılığını bilirsin! Bana kız torunlarından birini vereceksin!" Hüsamettin sinirlendi. O töreye uymayı hep reddetmişti, gençlik zamanlarında töre onun da başını yakmıştı. Sevdalı olduğu bir kız vardı zamanında oturduğu mahalle de, ikisi de birbirlerini seviyordu. Fakat bir gün kız kardeşinin bir oğlana kaçtığını duydu, yıkıldı. Babası eline silahı tutuşturup "Ya o iki kansızı öldürürsün, ya da o adamın kardeşiyle evlenirsin" demişti. Hüsamettin kardeşini de kocasını da bulmuştu, ama yüreği ikisinin ölümüne göz yumamamıştı. İşte o zaman hem kendini hem sevdalısını öldürmüş o adamın kardeşiyle evlenmişti.
Gönül yarası nedir en iyi Hüsamettin bilirdi. Fakat karşısında ki adamın ineğini öldürmüştü ve ona yeni inek alacak parası bile yoktu. İşte böyleydi, sen ne kadar töreden kaçmak ve kurtulmak istesen de ataların onu tam dizinin dibine koyuyordu.
"Tek bir torunum var. Torunumun kızıdır" Hüsamettin'in kafası önüne düştü. İçinde ki yara öyle bir sızladı ki, bir Allah bir de kendi bilirdi nasıl sızladığını. "Onun da akıbeti belli değildir. Ak doğmuştur, ebe ölecek der"
Rıdvan karşısında burnunu düşüren adama ihtiyayla baktı. Aslında o da bu yola baş vurmak zorunda kalmıştı çünkü Hüsamettin'in durumunu biliyordu. Her ne kadar Rıdvan hakkını helal etse de Hüsamettin bunu kendine kul hakkı sayacaktı. "Ölüp ölmeyeceği Allah'ın takdiridir. Benimde torunum karadır"
(BURDA Kİ 'KARA' KELİMESİ 'ESMER' ANLAMINA GELMEKTEDİR. HERHANGİ BİR KİTAPLA BAĞDAŞTIRMA YAPILMAMALIDIR!)
İki adam da burnunu indirdi. Rıdvan büyüklük onda kalsın istedi "O zaman torunun, torunumun beşik kertmesidir" diyerek elini Hüsamettin'e uzattı. Hüsamettin'in içi ne kadar yansa da, bu düzene bir kez daha katkıda bulunduğu için kendine ne kadar sinirlense de kendine uzanan eli mecburen tuttu ve kafasını salladı.
O gün o kurak tarlada, dimdik duran ağacın şahitliğinde
tüfekten yanlışlıkla çıkan bir kurşun iki kaderi tam kalbinden delip geçmişti.
İki zıt kaderi.
Biri Ak biri Kara.
...
Yaşlı adamlar tarladan ayrılıp Hüsamettin'in evine varmıştı. Yolda Rıdvan'ın evine uğrayıp minik erkek çocuğunu ve babasını almıştılar.
Her şeyden habersiz minik oğlanın babası Fırat yerde ki sedire bağdaş kurarak oturdu. Bu öğlen sıcağında babası neden apar topar onu buraya getirdi bilmiyordu. Babası şu anda tarlada olması gerekiyordu. Fırat ta aynı babası gibi kara kaş kara göz yakışıklı bir adamdı. Boyu biraz kısa olsa da asla tıknaz değildi.
Minik oğlu Ezham her zamanki gibi utangaç tavrıyla babasının şalvarına yapıştı. Annesi onu bu sıcakta dışarı bırakmaz dı ve evde canı iyice sıkılmıştı, babası onu misafirliğe götüreceğini öğrendiğinde oradaki çocuklar ile oynayacağı için sevinmişti ama bu evde çocuk yok gibiydi.
Fırat oğlunun başını okşayıp babasına baktı "Hele deyin baba, ziyaretimiz niyedir?" Rıdvan oğluna ve torununa baktı. Fırat'ın sinirleneceğini biliyordu ama umrunda değildi. Her zamanki dik başlı ifadesiyle oğluna baktı "Hüsamettin tarlada ki ineğimizi vurdu Fırat" dediği an Fırat şaşkınca Hüsamettin'e baktı. "Neden yaptın Hüsamettin abi? bilmez misin tek rızkımız o inek ve tarladır?"
Hüsamettin mahcupca kafasını eğdi. "İstemeden oldu oğul, mermi kovana kaçmış" Fırat ne kadar sinirlense de büyüklere olan hürmetinden söyleyeceklerini yuttu. Rıdvan lafa atladı
"Olan oldu Fırat! Biz buraya Allah'ın yolundan çıkmadan kimsenin canını almadan hesaplaşmaya geldik! Bir tüfek yüzünden kavga etmeye değil!" Fırat'ın oğlu heyecanla kıpırdandı ve babasının kulağına yaklaştı. "Benim tüfeğim gibi mi bav (baba)?"
Fırat oğlunun bu tavrına sinirlendi
"Büyüklerin içinde kulaktan kulağa konuşulmaz Ezham" diye sert bir uyarıda bulundu. Minik Ezham utanarak babasının dibine tekrar sindi.
Fırat derin bir nefes alıp tekrar babasına döndü "Neymiş bu hesaplaşma?" Rıdvan elinde ki çay bardağını yanına bıraktı. Oğluna gülümseyerek baktı "Oğlunla Hüsamettin'in torununu beşik kertmesi yapacaz"
Fırat duyduğu kelimeleri algılayamadı bir an ve babasının suratına karışık bir ifadeyle baktı. Sesini ne kadar dizginlemek istese de yüksek çıkmasına engel olmadı "Sen ne dersin baba? Benim oğlum bebek değil altı yaşında ne beşik kertmesi!" Rıdvan oğlunun yükselen sesi yüzünden ifadesini sertleştirdi
"Saygısızlık etmeyesin sakın Fırat! Tek çözüm budur! Babana karşı gelmeyim deme sakın!" Hüsamettin sessizce oğul ve babayı izliyordu. İçinde hala bir burukluk olsa da biraz daha sakinleşmişti.
Fırat babasının ikazı ile geri adım atmak zorunda kaldı. Babasına karşı gelemez di ve saygısızlık yapmak istemiyordu. Her şeyden habersiz korkuyla onları izleyen oğluna baktı. Ezham hiçbir şey anlamamıştı, beşik kertmesi de neydi? Yine de utangaç tavrını yıkıp babasına bunu sormamıştı.
Hüsamettin Fırat'ın sessizliğinden kabul ettiğini anladı. O da elindeki çayını kenara koydu ve içerde ki gelinine seslendi "Ayşe!"
Mutfakta yemek hazırlayan kadın ismini duyunca bıçağı bıraktı ve kafasındaki yazmayı boynuna doladı. Ayşe tam bir esmer güzeliydi, köyün diğer kadınlarına nazaran daha güzel bir yüzü vardı, ince kaşları, pasparlak kahverengi gözleri vardı. Hızla mutfaktan çıkıp odaya girdi.
"Buyur dedem" kafasını yere eğdi ve bekledi.
Hüsamettin gelininin bu hayâsını her zaman sevmişti. Erkeklerin yanında usduruplu kalır, sesini yükseltmezdi.
"Torunumu getir hele Ayşe" dedi yumuşak bir şekilde. Ayşe hemen kafasını sallayarak odadan çıktı. Toprak olan evde hemen ilerde ki yatak odasına girdi.
Kundak ile sımsıkı sarılmış, düşmesin diye yer beşiğine bağlanmış kızına yaklaştı. Yavaşça beşiğin iplerini çözerken bebeğin masmavi gözleri açıldı. Kadın bir kez daha kızının güzelliğine hayret etti "Allah'ım sen ne büyüksün. Maşallah" kundaktaki bebeği kucağına aldı ve içten bir şekilde "Dayika min (annem)" dedi. Küçük bebek sanki annesini anlamış gibi neşeli sesler çıkardı.
Kadın toprak olan evde hemen oturma yerine geçti. Saygıyla bebeği dedesinin kucağına bıraktı. Hüsamettin minik bebeği kollarına aldı. Ayşe odadan çıktı.
Fırat bebeğe baktı "Sübhanallah" dedi hayranlıkla. Böylesine güzel bir bebeği ilk defa görüyordu ve az önceki siniri uçup gitmişti.
Rıdvan bebeğe yaklaştı maşallah diyip nazar ayetlerini okumaya başladı. Hayatlarında ilk defa bu kadar güzel bir kız bebeği görüyordular. Rıdvan belli etmese de bu güzel kızı torununa yakıştırmıştı.
Ezham babasının hayretle baktığı şeyi merak etmişti. Babasının dibinden hafifçe kafasını çevirerek bebeğe baktı ve anında dikkatini çekti. Normalde babası ile gittiği misafirliklerde çocuk yoksa babasının dibinden hiç ayrılmazdı ama bebeği tam görmek istemişti, bu yüzden babasından ayrıldı. Fırat utangaç oğlunun ilk defa kendisinden ayrıldığını görünce şaşırdı ama onun ve Rıdvan'ın dudaklarında bir gülümseme oluştu.
Küçük Ezham yavaşça bebeğe yaklaştı. Kömür karası gözleri bebeğe baktı ilgiyle. Minik, güneşten kararmış elini bebeğe doğru uzattı. Bebek irkilerek çocuğa baktı, Hüsamettin bebeğin gene ağlayacağını ve susmayacağını düşündü.
Fakat bebek kaderini hissetmiş gibi çocuğun onu minikçe gıdıklayan eline güldü. Hüsamettin şaşkınca bebeğe bakmaya başladı. Ezham bebeğin güldüğünü görünce minik göbeğini gıdıkladı. Bebek daha sesli güldü ve Ezham'ın da yüzünde bir gülümseme oluştu. İki eliyle bebeği gıdıklarken, bebeğin başında ki kundağı açtı. O anda Ezham korkuyla ellerini geri çekti ve bebekten uzaklaştı. Babasına korkuyla baktı"Bav, onun saçları Ak!" Rıdvan ve oğlu Fırat bebeği görünce ikinci bir şok yaşadı. Minik bebeğin saçları ve kirpikleri bembeyazdı.
Hüsamettin hüzünlü gözlerle torununa baktı. "Gördün ya Rıdvan, torunum ak doğmuştur. Ebe ölecek der"
"Allah ne derse, kadere ne yazdıysa o olur. Çıkmayan candan ümit kesilmez" dedi Rıdvan. Ezham korkusunu atlatmış gibi tekrar bebeğin yanına yaklaştı. Hüsamettin yavaşça bebeğin kundağını açtı ve bebeği yanındaki sedirin üstüne bıraktı. Bebek bunu bekliyormuş gibi kollarını havaya kaldırdı ve gerindi. Ezham minderin yanında dizlerinin üstüne oturarak bebeğe ilgiyle elini uzattı. Yaramaz ve keyfi yerinde olan bebek Ezham'ın elini havada yakalayıp parmağını ağzına götürdü. Diş çıkarma döneminde olduğu için damakları kaşınıyordu ve elin ne gelirse kemiriyordu. Hüsamettin bebeğin ağlamadığına ikna olduğunda misafirlerine dönerek muhabbete daldı.
Ezham bebeğin ne yapacağını merakla beklerken, elini kemireceğini hesaba katmadığı için şaşkınca elini çekmeye çalıştı. O elini çekmeye çalışınca bebek huysuzca sesler çıkarttı, ağlamak üzere olduğunu belirtmişti. Ezham ağlamasından korkarak elini minik bebeğe bıraktı. Bebek, çocuğun parmağına iki eliyle sarılıp parmağını salyalarına buluyarak oynamaya başladı.
Ezham diğer eliyle bebeğin tombul yanaklarını acıtmayacak şekilde sıktı. O kadar yumuşak ve tombul yanakları vardı ki dayanamayıp bebeğin tombik yanağını öptü. Bebeğin süt kokusunu derince içine çekti, o kadar güzel kokuyordu ki bir daha öptü yanağını.
Bebek çocuğun elini bırakıp kendisine yakın duran yüzüne ellerini koydu. Kocaman mavi gözleri ile bakarak Ezham'ın yanaklarını çekiştirdi ve beyaz tombul elleriyle çocuğun dudaklarını sıktı. Ezham bebeğin tırnaklarının dudaklarına battığını hissetti ama ses etmedi ve minik bebekle oynamaya devam etti, kendini o kadar kaptırmıştı ki utangaçlığı tamamen unutmuştu. Heyecanla babasına dönerek "Bav!" dedi. Fırat Hüsamettin'i dinlerken neşeli oğluna baktı, hafifçe gülümsedi. "Bav o çok güzel. Onu eve götürelim mi?" dediğindeyse odadaki herkes muhabbeti kesip Ezham'ın laflarına güldü. Çocuk utandı ve minik bebeğe döndü.
"İnşallah bir gün bavê min (babam)" Fırat aklına bir şey gelmiş gibi Hüsamettin'e baktı "Anasının babasının haberi varmı Hüsamettin abi" Hüsamettin net bir ifadeyle Fırat'a döndü "Gerek yoktur, benim haberim var. Yeterli" yıllardır karşı geldiği sisteme torununu kurban ettiğini kimseye söylemeye yüzü varmazdı. Fırat itiraz edeceği sırada Rıdvan oğluna sert ve uyarıcı bir bakış attı. Fırat sustu ve iç çekerek bebeğe ve oğluna baktı."Dikkat et Ezham, incitme bebeği" Ezham zaten bebeği incitmiyirdu, bebek onu öldürecek gibi çekiştiriyordu.
(devamı öbür bölümde, bölümler uzun aşırı kasıyor)
