İçeriğe geç

Yeterince Dişil misin? Geçmişin Yeni Kıyafetleri

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Yeterince Dişil misin? Geçmişin Yeni Kıyafetleri

Bölüm 1

Geçmişin kalıplarına dönüş

Zaman akıp gider ama içindeki insan aynı insandır. Değişime ayak uydurması zaman alır; bazense değişim ağır gelir ve geçmişin kalıpları geleceğe uzanır. Son zamanlarda ilişkilere olan bakış açısı da geriye dönüyor. Tabii, evrim tam manasıyla geriye işlemez; bu detayı da atlamamak lazım. Bir taraftan ilişki yapmak, evlenmek daha çetrefilli ve istenmeyen bir konumda. Flört piyasasında sekiz boyutlu satrançlar oynanıyor, insanlar evliliğe ve ilişkilere bir bütçe ayıramıyor. Ekonomik özgürlüğe sahip kadınlar erkeklere muhtaç olmadıkları için erkeklerin kabul edilemez davranışları halı altına süpürülmüyor ve finalde yalnız bir toplum ortaya çıkıyor. Tabii bu manzaranın bir tarafı kapitalizmin yakamıza yapışmasının daha net bir tezahürü; bir de öbür tarafı var ve ben yazımda o tarafı ekonomik ve ideolojik bir perspektiften ele alacağım.

Eskiden, günümüzden otuz yıl öncesini bile temel alabiliriz, çoğu kadın için; özellikle küçük şehirlerde yaşayan, ekonomik olarak daha alt gruplara mensup kadınlar için evlenmek hayatta ulaşabileceği son noktaydı. Düğün günü en mutlu günü olmalıydı. Küçük yaşında aile evinden, başka bir deyişle baba evinden, uğurlanırdı. Düğün, borç harç içinde, akrabaların ağzına dedikodu vermeyecek bir biçimde yapılmalıydı. Bir yıl içinde de mutlaka ilk evladı haneye vermeliydi. Tabii ki çalışmıyordu; bu, özellikle sosyoekonomik sınıfı düşük kesimler için söz konusu bile olamazdı. Kadının söz hakkı yoktu; doğurması ve eşine itaat etmesi gerekiyordu. Politik bir duruş da, çalışma hayatında olduğu gibi, kesin bir biçimde yasaktı. Gerçek bir kadın böyle şeylerle ilgilenmezdi sonuçta. Dar bir kadınlık tanımı vardı ve kız çocukları, boğulma pahasına, bu kalıba bağlı yaşamak zorundaydı.

Günümüzde bu durum aşılmış gibiydi. Kadınlar okuyabiliyor, çalışabiliyor; hayatlarını illa bir erkeğin boyunduruğu altında geçirmek zorunda kalmıyordu. Eğitim daha ulaşılabilir olmuştu, halk da bazı tabularını aşmıştı. Lakin yazının başında dediğim gibi tarih kendini tekrar etmek ister ve fabrikalara ucuz işçi gerekir. Eğitim sadece kadınlar için değil, toplumun geneli için de daha ulaşılabilir bir konuma gelmişti. Türkiye bu noktada bir adım daha atıp yüzlerce üniversite açtı ve herkes diploma sahibi olmaya başladı. Hâliyle artık okumuş olmak sizi toplumun genelinden ayırmamaya başladı. Formasyonun değeri gitgide düşmeye başlarken insanlar da emeğinin karşılığını almak istedi. İstihdam yaratılmadı. Liyakat beklemek artık saflık olurdu; mülakatların formalite icabı olduğu saklanmayan bir gerçek hâline gelmişti. Emekli maaşlarıyla geçinmenin imkânsız olduğu koşullarda kimse emekli olmak istemiyor, hâliyle yeni kuşağa yer de açılamıyordu. Uzun lafın kısası artık elimizde diplomalı işsizler, yoğun talep üzerine düşen maaşlar ve kötü çalışma koşulları, kalifiye eleman eksikliği ve ne yapacağını bilmeyen bir nesil kaldı. Kadınlar için durum daha içinden çıkılamaz bir hâle geldi çünkü hâlâ aşılamamış tabular var. Bir kadın inşaatta ya da sanayide çalışamaz mesela. Kendi alanında ya da başka bir alanda çalışamayan pek çok kadın için elindeki en güvenli seçenek, annesinin "Oku, ayaklarının üstünde dur." öğüdüne kulak tıkayıp evlenmek oldu; önceki nesillerde olduğu gibi.

Bu işin daha mekanik bir noktası, bir de manipülasyon tarafı var. Bir çıkış noktası bulamayan kadınlara seçeneksiz olduğunu unutturup aldığı kararı tercihmiş gibi sunmak. Eğer medyada tükettiklerinize dikkat ederseniz son zamanlarda ilişki içerikleri her yerde; daha geniş bir tabirle kadın-erkek ilişkileri ve cinsiyet normları hakkındaki içerikler. "Dişil enerji", "eril enerji", "ilk buluşmada hesabı kim ödemeli" ilişki içeriklerinin popüler alt başlıkları arasında. Bu söylemlerin, otuz yıl öncenin "Kadın dediğin hanım hanımcık olur, evinde oturur, kocasına itaat eder." ya da "Evi geçindiren erkek olur, gerekirse taşı sıkar suyunu çıkarır." gibi cinsiyetçi söylemlerinden hiçbir farkı yok. Zamanla aşıldığını düşündüğümüz bu düşünceler hayatımıza tekrar giriyor. Belki tüm sosyal medya akışı enerji videolarıyla kaplı birine "Kadın dediğin evinde oturur, kocasını bekler." dediğinizde size karşı çıkar ama ona "Dişil enerjisi yüksek bir kadın edilgen olur, ağır iş yapmaz, erilinin yardımına ihtiyacı vardır." dediğinizde sizi onaylar. Aradaki tek fark, süslü kelimeler ve daha "modern" bir anlatıcıdır. "Tüm erkekler prenses oldu." diyerek kadınlığı aşağıladığını göremez mesela. Bir kadının bebekmişçesine sevgilisinin yanında çizgi film izlemesi tatlı ve normal karşılanır. Bu dilde kadınlık, kırılganlığı ve naifliği karşılar; tıpkı eskinin geride bırakıldığı sanılan normlarında olduğu gibi. Homoseksüel insanlar ise baştan reddedilir. Erkek ve kadın vardır; evlilikse sadece o ikisi arasında olur. Kadın edilgen, bekleyen konumuna geri döner. Bu anlatıda çalışmak, yoğun mesai saatleri ve ağır iş ortamları dişilliğe zarar verir. Mis gibi evinde oturup tatlı çocuğunla sosyal medya içerikleri üretmek varken kadın neden çalışsın ki? Çalışmak, daha doğru tabirle çalışıp emeğinin karşılığını maaş şeklinde almak, dişillik tanımı içinde görülmez. Kadın doğurgandır; "fıtratı" böyledir ve fıtratına karşı gelmemelidir. İş hayatının çekilmez hâle gelmesinin birey üzerinde yarattığı tahribat sanki tek cinsiyet için böyleymiş gibi okunur ve kadının yaratılışının "çalışmaya" uygun olmaması mutsuzluğun kaynağıymış gibi davranılır. Ev içi emek baştan görmezden gelinir, çalışma kapsamına alınmaz. Ekonomik güvencesi olmayan kadın, hiçbir çıkış yoluna sahip değildir. Hayatının istikrarı kocasının insafına kalmıştır; tıpkı otuz yıl önce olduğu gibi.

Fabrikalardaki işçi gerekliliği gerçeği de yakamızı bırakmaz. Sermayedarların ceplerini doldurması için halkın da ihtiyacı olmayan yüzlerce ürünü satın alması gerekir. Robotlar ve yapay zekâ, bilim kurgu eserlerinin aksine, sanatsal ve uzun yıllar eğitim ile uzmanlık gerektiren alanlarda bizim yerimizi tehdit ediyor. Biz de fabrikalarda, tarlalarda üreteceğiz, çalışacağız ve sermaye sahiplerinin servetlerine yeni sıfırlar eklemesine yardımcı olacağız. Denklemde bir problem var: İnsanlar üremiyor. Nüfus gitgide yaşlanıyor. Bu da iş gücü açığı oluşturuyor. Çoğu devlet bunu bir tehdit olarak görüyor ve kimi teşviklerle doğum oranları artırılmaya çalışılıyor. Teşviklere rağmen doğum oranları çoğu ülke için diplerde. İş gücü açığı halkın yüzde birlik kesimi için göze alınabilecek bir risk değil. Halkı üremeye teşvik etmek gerek ama halkın içinde bulunduğu kötü koşulları çözmek söz konusu bile olamaz. Bu, sermaye gruplarının çıkarlarıyla çelişebilir. Yapılması gereken propaganda, eski yıllara övgü, yeni süslü laflar ve dindarlığa dönüş. Sosyal medyadaki hızlı bilgi akışı ve propagandaya açık algoritmalar bu iş için biçilmiş kaftan.

Kısacası hem çaresiz kalan, çaresiz bırakılan hem de manipüle edilen bir halk var ortada. Bir taraftan dindarlığa, gelenekselliğe ve milliyetçiliğe övgüyle yapılan propagandaya boğulan; diğer taraftan işsizlik, kötü çalışma koşulları ve asla emekli olamayacağı gerçeğiyle köşeye sıkıştırılmış bir toplum. Algoritmalar evliliği ve "geleneksel" hayatı yücelten içerikleri ön plana çıkarıyor; bu içerikler de kendilerine geniş bir izleyici kitlesi bulabiliyor. Hayatını nasıl idame ettireceğini, hangi tarafta duracağını kestiremeyen insanlar da bu propagandadan etkileniyor. Propagandalar her yerde ve milliyetçiliğin yükselmesiyle halk, savaş öncesi dönemlerde olduğu gibi, bölünmüş durumda. Ne taraftan baksan yönetilmesi basit bir toplum. Evlilik ve çocuk yapmak daha da yüceltilip fakirlik içinde çocuk büyütmek de normalleştirilirse, ki din ile bu sorun da çözülebilir, sistem yeni kölelerine kavuşabilir.

Tabii bu toplumun bir kesimi, yazının başında bahsettiğim yalnızlaşan kesim, kapitalizmden nasibini başka bir biçimde alıyor. Ne taraftan bakarsak bakalım bu sistemin bize hiçbir türlü hayrı yok; zaten öyle bir amacı da yok. Bolca düşük ücretli işçi, yüksek doğum oranları, bölünmüş, sefalet içinde bir halk her zaman sistemin hayrınadır. Kitle iletişim araçları da sermayenin elindedir ve kendi konforu için manipüle etmekten çekinmez. Geçmişin normları aynen geleceğe taşınmıyor; günümüz söylemleriyle süsleniyor ve "modern" dünyamıza uygun bir biçimde hayatımıza karıştırılıyor. Sosyal medya akışımızda öne çıkarılan içeriklerin, reklamların ve yükselen moda akımlarının hepsinin bir sebebi var. Dört bir yanımız algoritmalarla bezenmiş bir hâldeyken karşımıza çıkan herhangi bir içeriğe salt güvenle yaklaşmak bizi korumasız hâle getirir. Hayatımızın her anına eşlik eden bir medyadan söz ediyoruz. Yaşamımızda söz sahibi olduğumuzu söyleyebilmek için tükettiğimiz içerikleri sorgulamaktan başka çaremiz yok.

Bölüm sonu

1 yorum