16 NİSAN 1563
Küçük bir topluluk, belki elli, belki altmış kişi bir sarayı inşa etmek için elinden gelen bütün çabayı gösteriyordu. Kral Bert, oğlunu bu ormanın ardına adımını attırmayacağına dâir yemin etmişti. Ve bu sözü tutmaya kararlıydı. Daire şeklinde olan ve dış tarafı bir kasabayla çevrili olan bu ormanın orta kısmı garip bir şekilde bomboş bir araziden oluşuyordu. Sanki birileri bilerek bu alanı tamamen bir yerleşim yeri için ayrmış gibiydi. Ve buradakiler bunu fırsat bilip buraya kendi krallıklarını kuruyorlardı. Bunun sebebi ise Bert'in duyduğu suçluluk duygusudur...
Karısı Eline, yaşadıkları yerden farklı bir kasabaya taşındıklarında oradaki insanlar tarafından katledilmişdi. Bu yüzden Bert, kendi halkınıda, oğlu Aaron'ıda başka kimseye yaklaştırmayacaktı.
. . .
Saray yapımı bir yıldır devam ediyordu. Artık evlere eşyalarını taşımaktan başka iş kalmamıştı. Bütün halk bunun mutluluğuyla dolup yaşarken genç Aaron'ın içinde bir kuşku vardı. Bunu yapmaya hazır mıydı? Babasına göre hazırdı. Ama sadece bir kişinin görüşüne bakarak böyle büyük bir şeye karar vermek çok acımasızcaydı. Aaron sadece 16 yaşındayken tahta geçmekle yükümlüydü ve bunun kaçışı yoktu. Yaşıtları gibi bir hayat yaşamak isterken sonsuza kadar sürecek bu zulmü yaşamayı istemiyordu. Onlar gibi normal bir hayat yaşamak belki de daha az yorucu olurdu. Hatta belki krallığın dışına çıkmak... Tabi babası böyle bir şeyin olmaması için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırdı. Bunu isteyen tek kişi olsada.
"Bay Aaron, hazırız. İnebilirsiniz"odaya giren rastgele bir çalışanın sesiyle oturduğu yerden zorla kalkan Aaron istemeye istemeye adımlarını kapıya doğru sürükledi ve en sonunda kendini o adamın yanında buldu. Görevlinin eşliğinde devam eden bu yürüyüş merdivenleri aşıp salonun büyük kapısına doğru yaklaşınca Aaron'ın içinde büyük bir kaygı doğdu birden bire. Belkide yapmamalıydı. İstediği hayatı yaşamak bu kadar zormuydu ki? Babasının sözünden caysa en fazla ne olabilir?
Bu düşüncelerle kapıya vardıklarında görevli farklı bir odaya gitmek adına onu kapının önünde yanlız bırakmıştı. İçindeki bu garip dürtü bir gelgit gibi sürekli bir dingil şeklinde bir mantıklı geliyor, ama sonrasında çok kötü şeyler olabileceğini düşünüp vazgeçiyordu. Bunların boğuşması bir yana, artık bir karar vermesi gerektiğini anlayan Aaron, pek de dönüşü olmayan bir yolda olduğunun farkında değilmiş gibi büyük bir hüsrana uğradıktan sonra eli kapı koluna doğru yol aldı. Kapı aralandığında herkes o kapıdan girecek kişiyi, yani Aaron'ı bekliyordu.
Ağır adımlarla salonun ortasına serili olan kırmızı halıyı geçip, babasının yanına vardığında içine yeni bir duygu yerleşmişti sanki. Kabulleniş. Ve artık o boğuşma dikmişti. Önündeki tek yol buydu. Çıkmaz sokak olup olmadığı belirsizdi. Ama dönüşü öyleydi. Bu yüzden devam etmesi gerektiğinin farkındaydı.
"Bugün çok önemli bir mesele için burdayız. Yeni krallığımızın ilk günlerinin neşesinin böyle güzel bir haberle daha çoğalıcağından eminim. Benim için bir elveda, oğlum Aaron için ise yeni bir başlangıç olucak bugün."Bert, arkasında bulunan tahta oturdu ve başındaki görkemli tacı iki tahtın arasındaki sehpaya yerleştirdi. Elini sallayarak Aaron'a diğer tahta oturmasını söyledi ve dediği birkaç saniye sonra gerçekleşti. Aaron artık hiçbir şey hissetmiyor gibiydi. İçine düştüğü bu duruma alışmış, hatta ne yapması gerektiğini kafasında kurguluyordu. Yaklaşık iki dakika önce içini kemiren kaygı, şuan ise bu sebeple çalışıyordu. Yani böyle çalışması gerekiyordu.
"Ve sizlerinde huzurlarınızda oğlum Aaron'ı buranın yeni kralı ilan ediyorum" büyük bir alkış. Fazlasıyla, Aaron yaptığı büyük şeyler için tebrik edilmeyi hep isterdi. Ama böyle bir senaryo yaşanmasını büyük ihtimalle dilemezdi. Ama o dışında herkes bunu diliyordu ve buna sadık kalmak zorunda olan tek kişi de kendisinden başkadı değildi.
Berat'ın eli tekrardan bıraktığı tacına doğru yöneldi. Ellerinin arasındaki altından, parıl parıl parlaması dışında da pek bir özelliği olmayan tacını oğlunun kafasının üzerine doğru götürdü. Ve tam olması gerektiği gibi kafasına yerleştirdi. Az önce kopan o alkışın aynısı tekrardan oluşmuştu. Hatta çok daha büyüğü. Bütün bu el çıprma Seslerinden oluşan gürültüde duya bildiği hiç bir ses yoktu. Ama sesler gözlerin önünü kapatmıyordu. Ön masallardan birinde oturan genç bir kızın senden rahatsız olduğunu fark edince elini havaya kaldırarak alkışı bitirme leri gerektiğinin işaretini verdi. Bu haraketinden bir süre sonra Bert, oğluna içten bir gülümsemeyle dönüp"belki de tek sorumluluğun halkın olmamalı"dedikten sonra ayağa kalkım biraz yürüdükten sonra halkın arasına karıştı. Aaron, oturduğu yerden kalkıp kalkmamak arasındayken az ince alkışlara katalanmayıp elleriyle kulaklarını kapatan o kızın yerinden kalkıp dış kapıya doğru yöneldiğini farketti. İçinde oluşan büyük merakla onun peşinden gitmek için yerinden fırladı. Hızından neredeyse başındaki ağır taç devricekti sanki. Kapıya vardıp araladığında onun dış kapının kapısında oturup bir şeyle uğraştığını gördü. Merakına yenilip onun yanına doğru ilerlemeye başkadı. Her adımında biraz daha merak ediyordu onu. Tam arkasıns gelip durunca oturan kız sıcaklığını hissedip arkasını döndüğünde karşısında yeni kral Aaron'ı görünce şaşırmış olucak ki hemen kendini toparlayıp ayağa kalktı.
"Maşesteleri" dedi şaşkın bir şekilde. Tabi kim olsa yanına bir kralın gelmesini garipserdi.
"Bana öyle hitap etmene gerek yok. Ve ayakta düşmana da"dedi samimi bir şekilde. Bunu duyup rahatlayan genç kız tekrar oturduğu yere geri oturdu ve yanına yanaşan kediyi Aaron'a göstermek adına kucakladı.
" bunu seviyordum az önce. Ormandan çıktığını gördüm. Babam bilse kesin ya öldürürler yada geri gönderirler. Bu yüzden saklıyorum hep"ormanın dışından gelen bir canlıyı ilk defa görmüştü Aaron. Küçük yaşta buraya gelmişti ve gelmeden önce bile hep eve kapanık bir şekilde yaşamıştı. Bu yüzden dokunmaya biraz çekinmişti başta. Ama kızın sözü onu hem güldürüp, hem de rahatlatmıştı.
"Korkma yemez." Aaron yüzündeki sırıtma ifadesini saklayamadan kediyi sevmeye başlamıştı. Tüyleri yumuşak, ipek gibi inceydi. Kraliyet ailesinin pelerinin deki tüyler bile daha az yunuşaktı sanki. Kedinin kafasını kaşıdıkça onunda gözlerini kısması çok hoşuna gitmişti ve elini hiç çekmek istemiyordu. İçini yumuşatmış gibiydi onu sevmek.
"Adım Aida. " diyen kızın sesiyle kediyi sevmeyi bıraktı Aaron. "Benimde Aaron. " dedi o da ama sonradan bunun biraz saçma olduğunu farketmişti.
"Hiç bilmiyordum" diyerek dalga geçtiğinde ikiside gülmeye başlamıştı. Orda babası olsyadı büyük ihtimalle onun burda olmasına izin vermezdi. Ama o yoktu ve o olmadığında kendisini çok daha özgür hissetmişti.
"Eee, ne koyalım bu yavrunun ismini?" diye sordu Aaron. Yeni doğmuş bir kediydi ve ismi olup olmadığını da bilmiyordu. Aida biraz düşündükten sonra sesini çıkardı.
"Lenora olsun mu? Çok güzel bi isim" dedi birden. Aaron'da o sıra içinden Lenora ismini tekrar edip güzel gelip gelmediğini düşünüyordu.
"Olsun" dedi bir süre sonra gülümseyerek. İkiside tekrar kediye döndü ve ikisinin ortasına alıp sevmeye başladılar Lenora'yı. O da onlara karşılık verdi gözlerini kısarak. Sevmelerini için başını kaldırıp onlara sürtüyordu kendini. Dakikalar boyunca öyle sevdiler sadece kediyi. Tabi bu çok uzun süremedi. Arkadan gelen Sementa, yani Aida'nın annesinin sesini duydular.
"Canım napıyosun burda. " diye seslendi ona. Yanında kral Aaron'ı görünce şaşırdı tabi ama birşey demedi ona. Yanlarına geldiğinde kediyi gördü ve yüzü birden paniğe kapıldı.
"Yine mi kediyle oynuyorsun. Ortalığa çıkarma şunu,baban görürse seni de onu da mahveder."dedi kısık bir sesle. Sesi hem bağırıyor, hem de fısıldıyor gibiydi.
"Size rahatsızlık verdiğimiz için özür dileriz majesteleri." diyerek özür diledi.
"Önemli değil. Beni rahatsız etmiyor." diye cevap verdi.
"Babana söylemezsin değil mi? Lütfen söyleme." diye yalvardı Aida. Eğer söylerse gideceğini biliyordu çünkü.
"Tabiki söylemem."
"Çok teşekkür ederiz kral Aaron" dedi gülümseyerek Sementa. Tekrar geldiği gibi çeri döndüğünde karşıyı, ormanı seyretmeye başladı Aaron. Aida ise bunu fark etmişti ki oda onun baktığı yere doğru bakmaya başladı.
"Çıkmak istiyor musun hiç burdan?" diye sordu. Konuşurken bir yandan da ayağa kalkmış, sarayın tamamen dışına çıkmıştı bir kaç adım sonra. Peşinden Aaron'da kalktı ve onun durduğu yere kadar gitti. İkiside ormana umutla bakıyordu. Ama oraya gidebilme umudu yoktu.
"Hemde nasıl. Annemi buranın dışında öldürmüşler. Ama o kadar canı olmamalı insanlar."bunları anlatırken Aida'nın gözü Aaron'a, onun ay ışığında parıldayan gözlerine kaydı. Sanki gözlerine bakınca onun içini görebilecek gibiydi. Gökyüzünde gördüğü yıldızlardan bile daha parlaktı gözleri. Umut ışığını görmüş gibi, istediği şeyi yakalamış gibi bakıyordu. Hayaline ulaşmış ama tamamlamamış gibi...