İçeriğe geç

YERYÜZÜ KORUYUCULARI

Bölüm 1 · 9 dk okuma

YERYÜZÜ KORUYUCULARI

Bölüm 1

YERYÜZÜ KORUYUCULARI BAŞLANGIÇ

-YERYÜZÜ KORUYUCULARI (BAŞLANGIÇ)

Karşılıklı güven duyguları oluşturmak için yıllar gerekebilir, peki ya o güveni kırmak için ne kadar zaman gerekiyor? Kimine göre 1 gün kimine göre yıllar, benimse içimde farklı işliyordu.

Yalanlar, saklanması gereken tüm o gerçekler. Bütün benliğiyle ruhumun derinliklerinden çıkıp kanlı canlı karşımda dikiliyordu, asıl hikayem tam da burada başlamıştı bu sokak ortasında, ben her ne kadar kabul etmek istemese de benliğim yaşayacağım her şeye hazırlıklıydı. Başta kaçmak kurtulmak istediğim her şeyi şimdi sımsıkı kucaklar olmuştum, geriye dönüp baktığımda verdiğim tepkilerin söylediğim sözlerin hükmünün artık kalmadığını görebiliyordum.

Kafanızın karıştığını biliyorum, o zaman sıkı durun! Sizi en başa götürmem gerekiyor…

---

İyi insanların ezildiği, kötü insanların kendini tanrı olarak gördüğü, her gün insanın; insana kırdırıldığı bu dünyada kendimi güvende hissettiğim tek yer onun kollarıydı. 8 yıl geçmesine rağmen yüreğimdeki acı geçmiyordu bir türlü, elimde dikilmeyi bekleyen bir saksı karanfil ve can suyu ile mezarının başında duruyordum yine.

“Anne! Kızın geldi, en sevdiğin çiçeklerle geldi sana.” Mezarının üstündeki otları temizledim önce, her geldiğimde sanki hiç temizlemişim gibi ot bağlar ektiğim karanfillerin canına kastederlerdi, kötü insanlar gibi.

“Bu sefer sana güzel bir haberle geldim, kızın sonunda üniversiteden mezun oldu. Diplomaları verirken herkesin ailesi alkış tutuyordu, çocuklarının en mutlu anlarını kameraya alıp gururla gülümsüyorlardı.” Gözümden istemsizce akan birkaç damla yaşı elimin tersiyle sildim. “Yanımda olmanı bana gururla bakmanı istedim, anne ben seni çok özledim.”

Baş ucundaki mezar taşına sarıldım, hiçbir şey zoruma gitmiyordu bu hayatta. Her şey halloluyormuş ama annenin yerini doldurmuyormuş meğer, özenle diktim getirdiğim bütün karanfilleri, sonra can suyunu döktüm diplerine, biliyorum annem ben yeniden gelene kadar iyi bakacaktı bu çiçeklere.

Telefonum titrediğinde iç dünyamın derinliklerinden sıyrılıp gerçek dünyaya adım atmıştım yine, hala nefes alabiliyorsam bunu yanında durduğum mezarının başında saatlerce vakit geçirdiğim anneme borçluydum.

“Alo, efendim Uzay?” Arsızca çalan telefonu sonunda açıp beni arayan kişiye seslendim, karşı uçtaki Uzay ise sesli olarak nefesini dışarıya vererek birkaç saniye geçirdi. “Neredesin?”

“Annemin mezarındayım, eve geçeceğim birazdan.” Uzay telefonun başında cevabımı duyduktan sonra arkadan annesinin sesi geldi; ‘Söyle bize gelsin.’ “Nohut yapmış bak, sen seversin hadi gel.”

“Olur gelirim, Sevinç teyzeyi kıracak değilim.” Yalandan da olsa telefona kıkırdamıştım, Uzay “Görüşürüz.” Dedikten sonra telefonu kapattı.

Mezarlıktan evimin bulunduğu mahalleye kadar yürümüştüm, şehir mezarlığı çoğu yerde şehrin dışına taşınmıştı, yaşadığım şehirde ise bir kısmı taşınmış bir kısmına ise dokunmama kararı alınmıştı, işin iyi yanı yürüme mesafesinde oluşu benim de işime geliyordu.

Uzay ve annesi evimin arka sokağında yaşıyorlardı, birbirimize gelip gitme konusunda zorluk çekmiyorduk. İlkokuldan beri arkadaş olduğumuzdan mıdır bilinmez bu zamana kadar yanımda olan dost diyebileceğim tek kişi o olmuştu, annemi kaybettikten sonra bile sığınabileceğim tek liman, yaslanacağım tek omuzdu.

Giriş kapılarının yanında mutfak camının ışığı yanıyordu. “Evrin yeterince Nermin’in yasını tuttu, artık daha fazla bu oyunu oynayamazsın, o artık hazır.”

Sevinç teyze adımın geçtiği bir cümle kurduğunda çalmak için uzattığım elimi kapıdan geri çektim, küçük ve sessiz attığımı düşündüğüm her bir adımla sol taraftaki cama yaklaştım, görünmemek için yan tarafa duvara yaslandım, açık pencere içerideki tülü rüzgâr yüzünden dışarıya doğru itiyordu.

“Ona, yıllarca anne dediğin Nermin senin gerçek annen değil mi diyeyim, dünyası başına yıkılır.” Sevinç teyze sıkıntıyla oflarken bense Uzayın az önce kurduğu cümleyi idrak etmeye çalışıyordum, saçmalıyor düşüncesi içimi kemirirken daha fazla dinlemek istemediğimi fark ettim, yaslandığım duvardan bir an önce uzaklaşıp gitme isteği bütün bedenimi ele geçirirken kapı önüne dizilmiş saksılardan birine çarptım, o anda beni görmemeleri için hızla uzaklaşma içgüdüsü beynime emrini verdiğinde bahçeden çıktım.

Kendimi sokağa nasıl attığımı bilmiyordum, sadece uzaklaşmak istiyordum, her şeyden herkesten. Duyduğum her şeyi unutup çekip gitmek fakat yolun yarısında durduruldum biri kolumu çekiştiriyordu.

“Dokunma bana!” Elini umarsızca koluma kavrayan Uzayı kendimden uzaklaştırmaya çalıştım.

“Camdan ne kadarını duydun bilmiyorum ama beni dinlemeni istiyorum, sana olanları en uygun şekilde açıklayacaktım, yemin ederim.” Bir şey açıklamasına gerek yoktu, ben zaten duyacağım tüm saçmalıkları duymuştum. Kolumu ondan kurtarmak adına bir hamlede bulundum ondan kendimi kurtarmak istediğimi anlamış olacak ki çözülen eliyle yeniden kavradı.

“Neyi söyleyeceksin Uzay, Nermin annemin gerçek annem olmadığını mı? Sakladığınız diğer tüm gerçekler umurumda bile değil.” Ne kadar sıkı kavramış olursa olsun yeniden kolumu ondan kurtarmayı başarmıştım, sokağın sonuna doğru çevirdim yönümü, artık bir kelime daha duymak istemiyordum çünkü.

Babam bizi yıllar önce terk edip gitmiş annemse yüzlerini bile göremediğim gece ansızın eve gelen adamlar tarafından öldürülmüştü, şu son birkaç yıldır ailesiz yaşamıştım bunlardan daha fazlasını duymak istemiyordum.

“Evrin çocukluk yapma, beni biraz dinle kendini yalanlarla avutamazsın, sana gerçekleri anlatmama izin ver, hey kime diyorum ben, Evrin!” Bağırıyordu ama bıraktığım yerden değildi bu, peşimden geliyordu.

“Beni dinlemek zorundasın ve dinleyeceksin de.” Arkadan koşar adım yetişip kolumu tekrar sıkıca kavradı, acıdığını belli etmek için tepkiler vermeme rağmen bırakmamakta ısrar ediyordu, etrafı biraz kolaçan ettikten sonra beni karanlık olduğuna emin olduğu ara sokağa çekiştirdi. Gözlerindeki kararlılık ifadesini görebiliyordum, ben ne kadar direnmek istesem de karşı koymama müsaade etmeyecekti.

İç cebinden tuhaf görünümlü ucunda farklı şekiller işlenmiş olan mavi bir sopa çıkardı, daha ben ne olduğunu çözemeden anlayamadığım dilde bir şeyler söyleyerek sopayı üstümüzde spiral şeklinde döndürdü. O elindeki sopayı döndürdükçe mavi ışıklar çıkıyor etrafımızı sarıyordu, Uzay dışında etrafta hiçbir şey görünmüyordu, ta ki zorla çekiştirildiğim ara sokak ortasından çıkıp bir odada kendimi bulana kadar.

“S…sen, bu.., bunu nasıl yaptın?” Kekelemiş cümlemin kırıntıları canımı yakıyordu, bu zamana kadar gücü bir evladı sayan ben, şu an yaşananlardan olsa gerek deli gibi korkuyordum.

“Sana anlatmama izin verseydin inan bana şartlar daha iyi olabilirdi.” Uzay benimle kafa buluyor olmalıydı, daha az önce sokak ortasındaydık şimdi ise tanımadığım bir odada, nasıl bir prodüksiyon döndüğünden emin değildim fakat her an kaçmak isteyen aklıma bacaklarım titreyerek karşı çıkıyordu.

“Bu yaptığın büyücülük ya da ben delirdim, hayır delirmiş olamam aklım yerinde, yok ya sen kesin büyücüsün.” Kendimce teoriler üretmeye çalışıyor akla hayale sığmayacak şeyleri bir kalıba oturtmaya çalışıyordum, nafileydi. Bir sağa bir sola volta atarken Uzaya bakmamaya çalışıyordum fakat onun garip haller sergileyen bana baktığından adım gibi emindim.

“Aslında böyle anılmaktan hoşlanmayız.”

“Ne?” Volta atmayı bıraktım, şaşkınlığımı gizleyemiyordum artık. Yaşanan garip olaylar silsilesi üstüne anlam veremediğim şeylerin hala yaşanıyor oluşu acaba rüyada mıyım? Sorusunu da beraberinde getiriyordu. Emin olmak için koluma bir çimdik attım, refleks olarak dudaklarımdan çıkan küçük bir acı iniltisi bulunduğumuz odaya doldu.

Bana doğru bir adım atmasıyla karşı tepki olarak geri çekildim, yaptığım bu ani karşılık Uzayın beni şaşkınlıkla süzmesine neden oldu. “Ailen seni bu dünyadan korumak istedi sadece, onlara teşekkür etmelisin.”

Hala aile diye nutuk atması canımı sıkmaya başlamıştı, yıllarca başka bir kadına anne demiş olmam mümkün değildi. Dünyanın zaten kendisi acımasızdı, dünyadaki tek varlığımı da toprağa vermiştim başka bir şeye inanmak istemiyordum.

“Dediklerinin birini bile anlamıyorum, bir tek annem vardı o da öldü tamam mı, ayrıca büyücü müsün nesin benden uzak dur!” Ellerimi karşıya doğru uzatmış aramızdaki mesafeyi resmileştirmiştim, Uzay tepkimi yok sayarak önüme doğru birkaç adım attı, o ne kadar yaklaşıyorsa ben o kadar adım geri gidiyordum.

“Evrin kabullenmelisin artık, Nermin teyze senin gerçek annen değil, bırak anlatayım bana başka seçenek bırakmıyorsun.” O da benim gibi ellerini kaldırdı fakat teslim olur gibi yapıyordu, avını ürkütmemeye çalışan bir avcı gibi karşımda bana doğru eğildi.

“Saçmalıklarını bir tarafına sok, artık… Neler oluyor?” Uzay aramızda yaşanan durumun sonunun gelmeyeceğini anlamış gibiydi, anlamadığım dilde bir şeyler söylüyordu yine. Gözlerim kapanıyor beynim vücudumda hakimiyet kuramıyordu, yanımdaki tekli koltuğa tutunmaya çalıştım ama işe yaramıyordu, tüm vücudum uyuşurken dizlerimin üzerine çöktüm göz perdeme inen karanlığa karşı daha fazla savaşacak gücü kendimde bulamıyordum.

---

“Neredeyim ben?” Başım delicesine zonkluyordu, masaj yapmak için elimi oynatmaya çalışsam da başarılı olamadım, vücudumu esir alan bu uyuşukluk hissi geçmek bilmiyordu bir türlü.

“Aslına bakarsan aynı yerdeyiz sadece bağlısın.” Ne olduğunu anlamak için bileklerime baktığımda kelepçe gibi duran mavi ışık huzmeleriyle karşılaştım, ayak bileklerime baktığımdan onlarda da aynı ışık huzmelerinden vardı.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun, bunlar da neyin nesi?” Uzay karşımdaki sandalyeyi biraz daha bana yakın olacak şekilde ters çevirip oturdu, kollarını yaslanılacak yerin üstüne koyup çenesini yerleştirdi. Dışarıya verdiği her nefes suratıma çarpıyordu, ona karşı olan korkumu bir üst seviyeye atlatmıştı, kendisi ne tür bir canavardı işte bundan şüpheliydim.

“Beni dinlemeni sağlıyorum Evrin, bana başka seçenek bırakmadın ne yazık ki.” Olduğum yerde çırpınıyordum, belki bir umut içimde bir yerde hala kurtulabilirsin diyen bir hissiyat vardı, bunun boşuna bir çaba olduğundan mantığım gayet emindi, gözlerimle şahit olduğum bu ışıklar sert sıkı bir ip gibiydi. “Seni dinlemek istemiyorum.”

“Ama artık dinlemek zorundasın.” Elim kolum bağlıydı, ona karşı savunmasızdım. Normal bir ip veya halat olsa kurtulmak için beynim bin bir senaryo üretebilirdi fakat hayatında ilk kez gördüğü bu tuhaf şey için ‘404 NOT FOUND’ uyarısı veriyordu. Uzayı çok uzun zamandan beri tanıyordum, bugüne kadar söylediği her şey yalandan ibaret olamazdı, bu iddiaya inanmak istemiyordum

“Peki anlat, neymiş söyleyeceğin gerçekler.” Uzayın yüzünde memnun olur bir ifade belirirken ben hala yaşadığımız bu anormal durumu sorguluyordum, kolunun üstüne koyduğu kafasını kaldırdı.

“Senin asıl ailen Nermin teyze değil, lütfen bu konuda daha fazla tartışmayalım. Alya ve Sadi Gök çiftinin kızısın, bide bana büyücü deyip durma lütfen, ben büyücü falan değilim yeryüzü koruyucularından biriyim.”

“Yeryüzü Koruyucuları?” Sorduğum soruya bak! Başka isimler duyup ailem olmalarına şaşırmıyordum da buna mı takılmıştım? Sadece Uzay değil bende çok garip tepkiler veriyordum, içimdeki hemen kabulleniş hissi canımı sıkmaya başlamıştı.

“Aynen öyle, biz ve bizim gibiler karanlık boyut ile içinde olduğumuz dünya arasında bir kapıdır, yeryüzünü kötücül gece halkından koruruz.” Söylediklerinin her bir kelimesi bana yabancı ve saçma bir fantastik hikayesi gibi geliyordu, Uzay nasıl böyle bir saçmalığın parçası olabilirdi dahası bunları bana niye anlatıyordu?

“Yeryüzüymüş, karanlık boyutmuş ne saçma şeyler anlatıyorsun, bizim gibiler diyorsun bide, seni anlamıyorum, yıllardır tanıdığım Uzayı tanıyamıyordum.” Ufak bir tebessüm edip kafasını eğdi, söylediklerim ona komik gelmiş olabilirdi fakat ben gülmüyordum.

“Tamam tamam sana şöyle anlatmaya başlamalıyım sanırım, bundan yüzyıllar önce yani aşağı yukarı karanlık çağ dediğimiz zaman dilimine denk geliyordu, insan neslinden bile önce yaratılan dünyanın cinlerden sonraki sahipleri gece halkıydı. Gece halkı sakinleri insan üstü dediğimiz yeteneklere sahip, hatta birçok şaman öğretilerinin çıkışı gece halkından öğrenilen yeteneklerle geliştirilmiştir, tabi insanlar bu gerçekten habersizler.

Gece halkının tuttuğu kaynakların birçoğunda insan neslinin istilacı olduğundan bahsedilir, tabi bu ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılır. Uzun bir süre kendilerine farklı bölgeler seçmiş olsalar da aynı dünyayı paylaşırlardı gerek görünüşleri olsun gerekse yetenekleri insanlardan farklıydı, bunu insanoğlu karşısında bir üstünlük olarak gördüler sonunda da dünyada bilinmeyen 2. Büyük savaşı başlattılar.

İnsan nesli azınlık olmaları ve savaş konusundaki cahilliklerinden dolayı ilk kaybeden taraf oldu, geçici olarak dağ eteklerine kaçmak zorunda bırakıldılar. Bu süre zarfında gece halkından barış yanlıları ve insanlar bir anlaşmaya vardılar, iki halk arasında yaratılacak yeni bir melez tür taraflar arasında olacak ve savaşı bitireceklerdi. Aradan geçen yıllar boyunca ürediler, çoğaldılar ve güçlendiler.

Gece halkının unuttuğu bir şey vardı; insanoğlu varoluşsal içgüdülerinin yanı sıra mantıklarını ve iradelerini de kullanıyorlardı, zekiydiler de savaştılar. Muharebenin ikinci yarısında kazanan bu sefer insanlar olmuştu, kötü niyetlerinin kurbanı olan bütün gece halkı mensupları başka bir boyuta kovuldular, melezler ise asırlarca iki dünya arasında kapı oldular. İnsanoğlunu korumaya ant içen bu melezlere; ‘Yeryüzü Koruyucuları’ adını verdiler.

Yani anlayacağın ben, sen ve bizim gibi birçok insan melez kanı taşıyoruz, biz bir kapıyız, Yeryüzü Koruyucularıyız.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.