İçeriğe geç

yerdeki kargalar

Bölüm 1 · 7 dk okuma

yerdeki kargalar

Bölüm 1

giriş: "bu bir çağrı mı?"

0. BU BİR RÜYA MI, YOKSA BİR ÇAĞRI MI?

Park Joon-hyung, 2022, ABD

Ürpertici bir esintinin ve onu, mutlaka körpe bir sınıfın köşesine kıstıran acımasız geçmişinin etrafında kol gezdiği sıradan bir gecede Joon-hyung; dört sene önce birden bire ortadan kaybolduğunu bilmediği arkadaşını rüyasında görmenin uğultulu dehşetiyle terler içinde uyandı.

Bu şok edici bir gerçek olsa gerek, çünkü herkes rüyalarını hatırlamaz.

Fakat o gece Park Joon-hyung, bir rüya gördü ve bu belki de hayatı boyunca geçirdiği tüm sessiz, manasız uykularını sağır edecek ya da ayağa kalkıp yol almasına sebep olacaktı. Çünkü o kızı en son gördüğünden beri ona ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.

Dürüst olmak gerek; çünkü her şeyin en başında, rüya o kadar da ürkütücü değildi.

Hatta rüyada olduğunu kavramaya başladığı esnada ilk baş sadece dümdüz bir eşofman üstü gördüğünü sandı. Arından bu kısa görüntünler çoğaldı ve bir araya geldi; çok geçmeden de onu giyen ve önünde hızla ileri geri yürüyen bir siluet yarattı. Her şey bir hayli karanlık, ıssız ve sanki eski bir tüp televizyonun içindeymiş gibi tiz cızırtılarla doluydu. Bir şey görüyorsa da emin olamıyordu çünkü gördüğü şeyler, daha onlara odaklanamadan gelip geçiyor ve ne olduğunu kavrayamadan onu kendi girdabına çekiyordu. O geceye dek gördüğü tüm rüyalar, aklının bir köşesinde biriken fotoğraflardan ve önemsiz detaylardan ibaretti. Fakat hiçbir rüyası bu denli gerçek ve uzun sürmemişti.

Ve sonra uyandı, bir rüyanın içine.

Gözleri; sahip olduğu tüm duyulardan daha yoğun, daha hâkimiyet sahibi bir güçten ilahi bir emir almış gibi aralandı. Kirli bir ışık huzmesi, gözleriyle bugüne dek şahit olduğu her bir anıyı rahatsız edici bir sıcaklıkla selamladı.

Bir şeyler muhakkak ki gerçekti.

Tam dört sene önce neredeyse, şimdi de aynı yerdeydi. Aynı temiz sıra ve aynı sıkıcı sınıf. Her şey tüm tazeliğiyle buradaydı ama bir şeylerin ters gitmediğini söylemek büyük bir küstahlık olurdu.

Joon-hyung şüphesiz ki buradaydı ama şu anda burada olmadığını, bu gördüklerinin artık yaşamadığı bir hayatın parçası olduğunun da farkındaydı.

En başında dediğim gibi, herkes rüyalarını hatırlamaz.

Fakat Joon-hyung o gece gördüğü bu rüyanın her bir köşesini anımsayarak uyandı. Hiçbir şeyi unutmadı.

Daha doğrusu, unutamadı.

Her şey tıpkı en son orada olduğu günkü gibi son derece canlı ve hayattaydı.

Etrafına hızlıca bir göz attı, saatlerdir derste uyuyormuş gibi vücudunu gevşetti. Sınıfta, kendisi ve perdesiz pencerelerden sızan ışıktan başka hiç kimse yoktu. Bir terslik olduğu kaçınılmaz bir gerçekti. Ama her şey bir rüyaydı, o da gerçeğe aldırmadan rüyasına kapılıp gitti.

Ayağa kalktı ve pencereden dışarıya baktı.

Sepyeong'un bu kadar boğucu, kirli ve insanı yaşamaktan alıkoyan bir havası olduğunu bilmezdi. Ayakta dikildiği yerden bile, dış dünya bir hayli yorucu görünüyordu. Her şeyin rüya olduğu asıl buradan belliydi.

Çünkü Sepyeong, böyle bir şehir değildi.

Sınıftan çıktı ve koridorları gezdi. Her şey mezun olduğu gün nasılsa, tıpkı o zamanki halleriyle dona kalmıştı. Panolardaki afişler, habire kilidi kırılan öğrenci dolapları, soluk mavi duvarlar ve ucu bucağı görünmeyen koridorlar... Her şey onları en son gördüğü günkü gibiydi.

İçini dayanılmaz bir huzur kapladı fakat geçmişinin sessiz yankıları çok geçmeden ona seslendi.

Sesleniş, bir kelime değildi. Ya da bir nida, bir cümle; hiçbiri değildi.

Sadece bir histi. Bir sessizlikti. Bir kızın susturulmuş çığlığıydı.

Ortalık ölüm sessizliğine gömülmüş olsa da, Joon-hyung bu çığlığı duydu ve ona teslim oldu.

Sanki sırf bu sesin esiri olmaya gelmiş gibi; nereye çağırılıyorsa oraya gitti.

Üst katın merdivenlerine çıktı. Terasın açık kapısına yaklaşınca burnunu berbat bir korku aldı. Tarifi dahi edilemeyen iğrenç bir kokuydu; ne çöp gibiydi ne de insanın rahatsızlık duyabileceği herhangi bir dünyevi pislik. Burnu duyduğu bu kirli kokudan karıncalandı ve içinden derin bir kusma ihtiyacı hissetti.

Fakat sessizlik onu yine eteklerine çağırdı ve duyduğu rahatsızlık hissini bastırdı.

Gitmek istemedi

ama bedeni onu kapıya yaklaştırdı.

Gitmek istemedi

ama bir şeyler onu terasa çıkarttı.

Sessizlik ve ürperti onu bir kez daha sadece onun duyabileceği şekilde çağırdı.

Geri dönmek istedi fakat uzaktan onu çağıran sarı saçlar; Joon-hyung'un, başından beri giden tüm tersliklere bir anlam vermesine yardımcı oldu.

O, oradaydı.

İçi sanki kızın güçlü bir manyetik alanı varmış gibi, daha onu görür görmez onun dizlerine kapanma isteğiyle doldu.

Tıpkı mezuniyet gününde onu en son gördüğü gibi; arasına kalem sıkıştırarak topuz yaptığı soluk sarı saçları, parlak okul ceketi ve her zaman giymediği ekoseli okul eteği ile sırtı dönük bir şekilde oturmuş, düşüp kalkmaktan çürüklerle dolu bacaklarını aşağıya sarkıtıyordu.

Joon-hyung, onu görmenin içinde yarattığı parıltı ve aynı zamanda rahatsız eden burukluğuyla yanına yaklaştı. Ne diyeceğini düşündü. Bir veda bile edemeden ayrılmışlar ve senelerdir görüşmemişlerdi.

Yanına yaklaşmak için bir adım daha attı ve burnu yeniden karıncalandı.

Koku, kızın olduğu yerden geliyordu.

Bir şey diyemedi ve şaşkınlığını onu kırmamak adına gizledi. Onun böylesine kötü koktuğunu hiç hatırlamıyordu. Yine de tıpkı eskiden olduğu gibi, habire okula geç kalmasına sebep olan iş yerinde çok çalışmış olmasına bağladı.

Joon-hyung, kokuya rağmen ona yaklaştı. Temkinli bir şekilde yanına oturup onun gibi bacaklarını salladı.

Çok yüksekti. Ufkunu göremediği bir yükseklik ayaklarının altında onu seyrediyordu. Her yer, az evvel sahip olabildiği tüm kasvetiyle kendini hiç kuşatmamış gibi şimdi de çiçek açıyordu. Ağaçlar yeşermişti, bahçe seneler evvelki haline kıyasla renk renk çiçeklerle doluydu, okulda ilk kez bu kadar hoş bir baharın havası vardı.

Şehri hiç terk etmeyen uğursuz kargalar, bu güzel baharın infazını yere konarak bekliyor ve sanki olacakları biliyorlarmış gibi yerden okulun terasını seyrediyordu.

Joon-hyung dayanamadı ve konuştu.

"Urah?"

İçinde bir yerlerde, bir zamanlar en yakın arkadaşı olan bu kıza karşı derin bir ürperti belirdi. Yüzüne bizzat bakmaya cesaret edemiyordu. Ama yine de dostane bir şekilde, kollarını dizlerine yaslayıp yüzüne yanaştı. Sanki kırılmış, alınmış ve yine gönlünün alınmasını istiyormuş gibi kıza gülümsedi.

"Sensin, biliyorum. Seni tanırım ben."

Kız cevap vermedi. Ağaçların yapraklarını dümdüz eden sert rüzgârı izliyor ve hiçbir tepki vermiyordu.

Bir kere daha sordu.

Fakat yine cevap alamadı.

"Beni yine korkutmak mı istiyorsun?" dedi. Cevap alamamak şefkat arayan gülümsemesinin kaybolmasına sebep oldu.

Sessizlik. Yine cevap yok.

"Anladım. Kırılmışsın sen." dedi Joon-hyung, tıpkı onun gibi karşıya bakarak. "Ama o gün acelem vardı."

Cevap alamasa da, onun yıllar sonra yanında olduğunu bilmek büyük bir konuşma arzusunu da beraberinde getirdi.

"Seni aradım ama bulamadım. Herkes cübbesini giymişti. Keplerini fırlatmıştı. İçlerinde en farklı görünen benim nasıl oldu da beni bulamadınız, diyeceksin biliyorum ama seni yine de bulamadım. Hatta Mete'ye sordum. Bilmiyorum deyip kestirip attı. Yine onun her zamanki huysuzlukları, nazlanmaları, sinirlenmeleri... Yani kızacaksan ona kız, bana kızma diye diyorum. Sonra da benle konuşmayı kesti zaten." dedi ve yeniden okulun bahçesine baktı.

Rüyadan olsa gerek. Bakıyor ama gözünün önündeki iri dallara bile detaylı bir şekilde odaklanamıyordu.

"Yani veda etmeden çekip gittik sanma. Cidden aradık ama bulamadık. Telefonu da açmadın. Ben de eve gittin sandım." Kız hala, sanki dediği hiçbir şeyi duymuyormuş gibi kederli ama bir o kadar da öfkeli bir ifadeyle karşısındaki ağaçlık alanı izledi.

"Yapma şöyle." dedi Joon-hyung. Sesi gerçekten de kırgın çıkmıştı. "Evet, liseden beri seni aramadım. Haklısın. Ama seni kırmak değildi niyetim. Telafi edeceğim, söz-"

"O nasıl?"

Hiç beklemediği bir anda gelen cevap, onu hem heyecanlandırmış hem de bir an için korkutmuştu.

"Kim?"

Cevap yok.

"Mete mi?"

Başını salladı.

"Artık konuşmuyoruz. Demiştim."

"Ona söyle."

"Neyi?"

Cevap yok.

"Neyi söyleyeyim?"

Sessizlik.

"Urah. Neyi söyleyeyim?"

Joon-hyung şaşkınlıkla bu sessizliği kavramaya çalıştı çünkü gördüğü ilk sahici rüya bir saçmalıktan ibaretti. Anlam veremedi.

"Neredeyim ben?" dedi kız, burnunu çekerek.

Joon-hyung yüzüne yaklaştığında gözlerinin kızardığını gördü.

"Buradasın Urah?"

Kızın dediklerinin mantıksızlığına ve rüyasının gitgide bulanan atmosferine kapılmamak için direndi ve dediklerinin sebebini sorgulamaya devam etti.

"Neredeyim bilmiyorum." dedi ağlayarak.

Joon-hyung, onu daha önce hiç ağlarken görmemişti. Endişelenerek kızın elini tuttu. Fakat tuttuğu gibi de yanlış anlamaması için çabucak bıraktı.

"Yanımdasın. Okuldayız."

Yine sessizlik.

"Beni neden hiç merak etmediniz?" dedi ilk kez arkadaşının gözlerine bakarken. "Neden peşimden gelmediniz?"

Bu sefer de Joon-hyung bir cevap veremedi. Gördükleri ve duydukları birbirine karışıyor, kız her konuştuğunda etraf netliğini ve de gerçekliğini yitiriyordu. Ne zaman bir cevap vermek için yeltense sesi kısılıyor ve bu manasız girdaba daha da kapılıyordu.

Kız yeniden önüne döndü. Yüzündeki bitkin, çaresiz ifade yerini sebepsiz bir öfkeye bıraktı.

"Beni bulun." dedi çenesini sıkarak. Sonra da ayaklarını sarkıttığı yerden doğruldu ve ayağa kalktı.

"Bulunca da evime geri götürün."

Joon-hyung ne olduğunu kavrayamadan sert bir gürültü düşüncelerini böldü;

kız kendini okulun terasından aşağıya attı,

yerdeki kargalar ürkmedi

fakat kızı da

üzerine düştüğü çiçekleri de

iştahla

kemirmeye

başladılar.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.