Ben Karsu Akyol, 17 yaşındayım. Ve şu an çocukluk arkadaşlarım olan Eylül ve Berfin'in saçma taksi kavgalarını dinliyordum.
"Ya Berfin, şu numara işte!" "Eylül, o numara çiğköfteci Hasan Usta'nın numarası." "Acaba ben niye çiğköfteci Hasan Usta'nın numarasını kaydedeyim?" "Of... Eylül!" "Tamam, yeter artık ikiniz de!" diye yükseldim. Telefonu Eylül'ün elinden alıp Berfin'e uzattım. "Şu adrese bir bakın. Hasan Usta'yı arayacağınıza, gerçekten bir taksi bulun." Eylül dudak büzdü. "Of Karsu, sen de hemen geriliyorsun. Alt tarafı bir taksi numarası." Berfin telefonu hızla kaptı. "Asıl sen gerilemiyorsun, on dakikadır aynı yerde dönüyoruz sayende." Gözleri ekranda gezinirken bir anda parladı. "Buldum!" İç çektim. Nihayet. İstanbul'a geleli iki saat olmuştu ve Argova Koleji'ne gitmek yerine, şehrin bir ucunda taksi kavgası yapıyorduk. Üzerimizdeki o tatlı heyecan, yerini yorgunluğa ve hafif bir sinire bırakmıştı.
Kısa bir süre sonra nihayet doğru taksiyi bulduk ve eşyalarımızı bagaja tıkıp kendimizi içeri attık.
"İyi misin Karsu? Yorgun görünüyorsun "dedi Berfin, yanıma iyice yerleşerek.
"İyiyim,sadece biraz yorgunum"dedim gülümseyerek.Eylül de ön koltuktan konuştu:
"Sanki uçağı sen sürdün kızım"diyerek güldü. "Kız yorgun Eylül senin gibi şaka yapacak halde değil"dedi Berfin öne doğru eğilip. "Niye fırçalıyorsun ya gülsün diye dedik" Bunları atışmaları bitmezdi şimdi.
"Tamam,önüne dön Eylül"dedi Berfin en sonunda pes ederek. "Ben arkamı hiç dönmedim ki , sen öne geldin" dedi Eylül. Gözlerimi deviridim.Şunların kavgalarına bayılıyordum .Berfin sinirle ona bakıp geriye yaslandı.Şoförde arabaya bindi. Şoför adresi teyit ettiğinde, içimde tuhaf bir his yayıldı. Argova Koleji... İzmir'deki hayatımızdan çok farklı olacaktı. Taksi ilerlerken camdan dışarıyı seyrettim. İstanbul, İzmir'den çok daha farklıydı; daha büyük, daha hızlı, sanki her an bir sır saklıyordu. Yüksek binalar, ışıklar, hiç dinmeyen bir uğultu... Arada bir Eylül'le Berfin'in kendi aralarındaki fısıltıları kulağıma çarpıyordu ama ben düşüncelere dalmıştım.
Yarım saat kadar sonra taksi büyük, demir bir kapının önünde durdu. Kapının ardında yükselen görkemli taş binalar, özenle düzenlenmiş yeşil alanlar ve bahçeyi aydınlatan loş lambalar vardı. Tabelada kalın harflerle "Argova Koleji" yazıyordu.Yazının altında"Hayat karanlık bir yola benzer, eğitim bu karanlık yolu aydınlatacak ışıktır"yazıyordu.Dikdörgen binaya doğru ilerleyen bir yol yolun ortasın iki karşılıklı bina vardı "Vay canına," dedi Eylül, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Burası fotoğraflarda gördüğümüzden de büyük."Berfin de benim gibi sessizce etrafa bakınıyordu. "Film setinden fırlamış gibi," diye mırıldandı.Taksici bagajdan eşyalarımızı indirirken, kapının otomatik olarak açıldığını gördük. İçeride, düzgün üniformalı bir genç bizi bekliyordu. Gülümsedi ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu.Saçları simsiyah gözleri masmaviydi. "Hoş geldiniz, Argova Koleji'ne," dedi. "Siz Karsu, Eylül ve Berfin olmalısınız?" Üçümüz de başımızı salladık. İçeri adım attığımızda, soğuk bir rüzgar yüzümüze çarptı. Burası beklediğimizden çok daha farklıydı. Belki de Argova Koleji'nin güzelliği daha ilk andan bizi sarmaya başlamıştı bile.
"Ben Pars," dedi elini uzatarak. "Pars Argova."Gözlerim istemsizce büyüdü. Argova mı? Bu, okulun müdürü Halit Argova'nın soyadıydı. Demek ki bu genç, müdürün oğluydu. Elini sıktığımda, beklediğimden daha güçlü bir kavrayışla karşılaştım. Eylül ve Berfin de sırayla onunla el sıkıştılar. "Size odalarınızı göstereceğim," diye devam etti Pars, "ve kayıt işlemlerinizi halletmenize yardımcı olacağım." Büyük dikdörtgen binaya doğru ilerdik.Büyük, taş koridorlardan geçerek ilerlemeye başladık. Geniş, pürüzsüz beton koridorlardan geçerek ilerlemeye başladık. İçerisi dışarıdan bile daha güzeldi . Her bir adımımız, sanki yüksek teknolojili bir komplekste atılıyormuş gibi sessizdi. Eylül fısıldayarak, "Sanki uzay üssü gibi," dedi. Berfin ise etrafı incelerken hayranlıkla kaşlarını çatıyordu.
Bir süre sonra cam kapılı, kart okuyuculu modern bir bölmenin önünde durduk. "Burası sizin için ayrılan oda," dedi Pars. "Üçünüz de aynı odada kalacaksınız. Eşyalarınızı da içeriye getirecekler."
Eylül hevesle atıldı. "Şey, okulun çevresini gezebilir miyiz? Yani... bu kadar modern ve şehirden uzak bir yerin kurallarını ve önemli yerlerini öğrenmek isteriz."
Pars'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Elbette. Eşyalarınızı yerleştirdikten sonra beni aşağıda, ana binanın girişinde bulabilirsiniz. Size kısa bir tur yaptırırım." Onu başımızla onayladıktan sonra odaya girdik. Kapı kapanırken Pars'ın buz mavisi gözlerinin bir anlığına üzerimde oyalandığını hissettim. Bu okulda bizi bekleyen çok şey vardı, emindim.Pars bize odanın üç tane kart şeklinde anahtarını verdi.
Pars'ın odadan ayrılmasıyla kapı arkamızdan sessizce kapandı. Derin bir nefes aldım. Burası, düşündüğümden çok daha farklıydı. Berfin sırt çantasını bir yatağa fırlatıp kendini camın kenarına attı. "İnanamıyorum! Burası resmen bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi. Şehirden bu kadar uzakta, bu ne ihtişam?" Eylül, odanın her köşesini dikkatle inceliyordu. Parmaklarını pürüzsüz çalışma masasının üzerinde gezdirdi. "Teknoloji harikası. Ama biraz... soğuk değil mi? Sanki her şey mükemmel planlanmış da içinde hiç yaşam belirtisi yokmuş gibi."
Gülümsedim. Berfin her zaman detaycı ve sezgileri kuvvetliydi. Eylül ise her zaman olayların pozitif yanını görürdü. Ben mi? Ben sanırım ikisinin arasında bir yerlerdeydim.
"Hadi boş verin şimdilik," dedim. "Eşyaları yerleştirelim de Pars'ın bahsettiği tura yetişelim." Büyük valizler kısa süre sonra kapının önüne bırakıldığında, işe koyulduk. Kıyafetlerimizi dolaplara yerleştirdik, çalışma masalarımızı kişiselleştirmeye çalıştık. Eylül hemen minik bir çerçeveye aldığı hepimizin olduğu fotoğrafını koydu. Berfin ise not defterlerini ve renkli kalemlerini titizlikle dizdi. Ben de en sevdiğim kitaplardan birini masamın üzerine bıraktım. Odayı biraz olsun kendimize ait hale getirdiğimizde, içimizdeki o ilk gerginlik yerini daha rahat bir heyecana bırakmıştı. Saatler süren yolculuğun yorgunluğu da yerini meraklı bir enerjiye bırakmıştı. "Hazırız sanırım," dedi Eylül, saçlarını düzelterek. "Pars bizi bekliyor olmalı." Ana binanın girişine indiğimizde Pars, bizi çok bekletmeden oradaydı. Üzerindeki üniforma, modern binanın atmosferiyle mükemmel uyum sağlıyordu. Yanına yaklaştığımızda hafifçe gülümsedi. "Hazır mısınız?" diye sordu. "Argova Koleji'nin kalbine hoş geldiniz." Pars'ın "Hazır mısınız?" sorusuna Eylül hevesle, "Kesinlikle!" diye karşılık verdi. Berfin ve ben de başımızla onayladık. Pars, hafifçe önde yürüyerek bizi geniş, camlarla çevrili lobiye doğru yönlendirdi. Lobi, bizim girdiğimiz zamana göre şaşırtıcı derecede kalabalıktı. Bir grup öğrenci, modern tasarımlı koltuklarda yayılmış tabletlerinde bir şeyler okuyor, bazıları cam duvarın önündeki dijital ekranlara uzaylı görmüş gibi bakarak tartışıyor. Ama içeri girdiğimiz anda, sanki bir tiyatro sahnesine girmişiz gibi, neredeyse herkesin kafası bize döndü. Fısıltılar bir anda yükseldi. Kaşlarını çatanlar, 'bunlar da nereden çıktı' der gibi süzenler, hatta açıkça alaycı gülüşler atanlar...
Sanırım yeni gelenleriz," diye mırıldandı Eylül, hafifçe bana sokularak. Sesi, 'bu kadar ilgiye değecek ne yaptık' der gibiydi. Berfin gözlerini kısıp etrafa bakındı. "Pek hoş karşılanmıyoruz gibi. Sanki uzaylı görmüşler." Pars, sanki bu bakışlara her gün alışkınmış gibi umursamazca yürüyordu. Onun bu kayıtsız tavrı, etrafımızdaki fısıltıları daha da belirginleştiriyordu. Birkaç öğrencinin "Yeni kurbanlar mı?" diye fısıldadığını bile duyar gibi oldum; ama bu sadece yorgunluktan duyduğum bir kuruntu da olabilirdi. Pars, sonunda bizi lobinin biraz daha sakin bir köşesine yönlendirdi. Orada, duvara monte edilmiş büyük, bir dünya haritasının önünde duran, uzun boylu, sarışın bir erkek ve yanında gür saçlı, hareketli başka bir erkekle karşılaştık. "Selam millet," dedi Pars, onlara doğru başıyla işaret ederek. "Bunlar yeni öğrencilerimiz; Karsu, Eylül ve Berfin." Sonra bize dönerek, "Bunlar da sınıf arkadaşlarımızdan Kaan ve Alper." Sarışın olan Alperdi . Kaan, kayıtsızca gülümsedi. "Hoş geldiniz, Argova Koleji'ne. Umarım yolculuğunuz rahat geçmiştir." Sesi yumuşaktı ama gözleri bizi röntgen cihazı gibi tarıyordu.
Alper ise daha enerjikti. Gözleri anında bize dikildi, özellikle de benim şaşkınlıktan biraz aralanmış ağzıma ve hafifçe dikleşmiş kaşlarıma. "Vay be, üç kişi birden! Nadir görülür. Genelde hep tek tük gelirler... E bu kızın surat ifadesi ne böyle?" Parmaklarıyla kendi yüzünü taklit eder gibi yaptı, gözlerini kocaman açtı, ağzını hafifçe araladı. "Sanki hayatında ilk defa insan görüyor. Yoksa Argova'nın meşhur holografik karşılaştırma programında bir aksaklık mı oldu? Sanırım 'şaşkın ve kaybolmuş' karakterini canlandırmaya çalışıyor." Göz kırptı. "Rolüne bu kadar mı girilir ya?" Bir an sessizlik oldu. Lobiye yayılan kıkırdamalar hızla durdu, herkesin gözü şimdi bendeydi. Eylül bile hafifçe geri çekildi. Alper'in yüzündeki alaycı gülümseme donakalmıştı. Ona doğru bir adım attım, gözlerine baktım. "Aynen öyle," dedim sakin bir sesle, yüzüme masum ama sinsi bir gülümseme yerleştirerek. "Çok iyi yakaladın, tebrikler. Aslında hepimiz şu an aynı karakteri canlandırmaya çalışıyoruz biliyor musun? Özellikle 'gereksiz espriler yapan tipler karşısında şaşkınlık karakteri'ni." Gözlerimle Alper'i tepeden tırnağa süzdüm. "Ama sen benden daha iyisin bu konuda. Sanırım rolüne fazla kapılmışsın, küçük oyuncu." Bu kez Alper'in yüzündeki sırıtma tamamen silinmiş, yerini şaşkın bir ifadeye bırakmıştı. Hatta yanakları hafifçe kızarmış gibiydi. Lobiye ise bu kez bir kahkaha tufanı yayıldı. Sadece öğrenciler değil, uzaktan bizi izleyen birkaç görevli bile kıkırdıyordu. Eylül yüksek sesle kahkaha atmaya başladı, Berfin de gülümlemesini saklayamıyordu. Gülerek ikisinin kolunu da hafifçe dürttüm. "Yeter artık, tiyatro bitti. Başrol değişti," diye fısıldadım onlara. İkisi de aniden susup dikleştiler, ama yüzlerindeki gülümseme hâlâ silinmemişti. Alper, şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken boğazını temizledi. "Vay canına... sert kayaya çarptık galiba. Argova'nın yeni öğrencileri bayağı iddialıymış." Pars bile dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle Alper'e baktı. Bu okul, görünenden çok daha fazlasını vaat ediyordu.
Alper'in yüzündeki şaşkın ifade ve Eylül ile Berfin'in bastırmaya çalıştığı gülüşleriyle, ortamdaki neşeli havayı Pars dağıttı. "Pekala, bu şaşırtıcı tanışma faslını bitirebildiğimize göre, sanırım şimdi gerçekten tura başlayabiliriz." Kaan, "Biz de gelelim mi?" diye sordu, sesi umursamazdı ama meraklı bakışları üzerimizdeydi. Pars hafifçe başını salladı. "Neden olmasın? Belki siz de yeni kuralları ve gizemli bölgeleri hatırlamış olursunuz." Alper'e bir bakış attı, sanki "Senin de çeneni tutman için iyi bir fırsat" der gibiydi. Alper omuz silkti. "Ben her zaman okulun en iyi rehberlerinden biri olmuşumdur." Göz devirdim. Bu çocuğa alışmam biraz zaman alacaktı. Pars önde, biz arkada, koridorlarda ilerlemeye başladık. Lobi kadar kalabalık değildi ama ara sıra rastladığımız öğrenciler bize meraklı bakışlar atıyordu. Argova'nın modern yapısı gerçekten etkileyiciydi. Her köşede dijital ekranlar, öğrencilerin ders programlarını, duyuruları ve hatta güncel haberleri gösteriyordu. Duvarlar, dokunmatik panellerle kaplıydı ve bazıları ilginç görüntüler yansıtıyordu. Pars, ilk olarak derslikleri gösterdi. Her biri ileri teknolojiyle donatılmış, sıra ve duvara entegre geniş ekranlarla geleceğin okulu gibiydi. "Burada dersler interaktif işlenir," diye açıkladı. "Her öğrencinin kendi kişiselleştirilmiş öğretim algoritması vardır. Böylece kendi hızınızda ilerleyebilir, en zayıf olduğunuz konularda daha fazla destek alabilirsiniz." Eylül hayranlıkla etrafa bakınırken, "Vay canına, sanki bir bilim kurgu filminin içindeyiz," diye fısıldadı. Ardından kütüphaneye geçtik. Burası, beklediğimiz gibi tozlu raflar ve eski kitap kokusuyla dolu değildi. Aksine, cam duvarlarla çevrili, minimalist ve aydınlık bir alandı. Kitaplar, duvarlardaki dijital panellerde listeleniyor, istediğiniz kitapların yerlerini gösteriyorudu.
Geleneksel kitapların yanı sıra, geniş bir dijital arşivimiz de var," dedi Pars. "Evrenin en nadir bilimsel makalelerinden en popüler romanlara kadar her şeyi bulabilirsiniz." Alper, Berfin'in yanına sokulup fısıldadı ama ve dediğini duyamadım. Berfin hafifçe kıkırdadı ama bana bakışlarımdan korkmuş olacak ki hemen sustu.Ben normal bakmıştım ki . Kaan ise sessizce etrafa bakınıyor, bazen parmağını dijital ekranlara değdirip bir şeyleri inceliyordu. Onun da tıpkı Pars gibi, bu teknolojinin derinliklerine vakıf olduğu belliydi. Tura devam ederken Pars, okulun laboratuvarlarını gösterdi. Cam duvarların ardında, geleceğin bilim insanları gibi görünen öğrenciler, garip sıvılarla dolu tüplerle, lazer ışınlarıyla ve bilinmeyen cihazlarla çalışıyordu. İçerideki hava bile farklıydı, sanki bilim kokuyordu. "Burada her türden deney yapılabilir," dedi Pars, sesi düzdü ama gözlerinde gurur vardı.
Fizikten biyogenetiğe, yapay zekadan kozmolojiye kadar. Argova, bilimin sınırlarını zorlamak isteyenler içindir." Bu cümleler kulaklarımda yankılanırken, bu okulun sadece ileri teknolojiyle değil, aynı zamanda sınırların zorlandığı, belki de bilindik kuralların dışına çıkıldığı bir yer olduğu hissi içime yayıldı. Burası, alışık olduğumuz okullardan çok farklıydı. Pars, laboratuvarlardan sonra bizi daha ferah ve aydınlık bir koridora yönlendirdi. "Argova Koleji sadece bilime odaklanmaz," dedi. "Aynı zamanda bedensel ve sanatsal gelişiminize de önem verir." Şimdiki durağımız, devasa bir kapalı spor kompleksiydi. İçeride yarı olimpik bir yüzme havuzu, tam donanımlı bir fitness salonu ve farklı sporlar için tasarlanmış çok amaçlı sahalar vardı. Duvarlar şeffaf panellerden oluşuyordu, bu sayede içeride çalışan sporcuları dışarıdan görebiliyorduk. Bazı öğrenciler spor eğitmenleriyle çalışıyor, bazılarıysa kendi antrenmanlarını yapıyordu. Eylül'ün gözleri parladı. "İnanılmaz! Burası resmen profesyonel bir spor tesisinden farksız." Alper, bize dönüp sırıttı. "Evet, burada formda kalmak şart. Kim bilir, belki bir gün Argova'nın meşhur 'bilim olimpiyatları'nda koşmak zorunda kalırsınız. Beyin kasıyla kol kası birleşince..." Berfin ona göz devirdi ama ben ikisi arasındaki bu atışmalara yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. Ardından sanat ve performans merkezine geçtik. Burası, modern mimarinin ve sanatın buluştuğu bir yerdi. Geniş atölyelerde öğrenciler, farklı materyallerle heykeller yapıyor, büyük tuvallerde resim çiziyor ve mimari tasarımlar üzerinde çalışıyorlardı. Akustik olarak mükemmel tasarlanmış bir konser salonu ve son teknoloji bir kayıt stüdyosu bile vardı. "Her öğrenci, temel bilim derslerinin yanı sıra, ilgi alanlarına göre sanat veya spor dallarından en az birini seçmek zorundadır," diye açıkladı Pars. "Yaratıcılığınızı ve fiziksel potansiyelinizi keşfetmenizi teşvik ediyoruz." Kaan, kütüphanedeki gibi burada da sessizce etrafı inceliyordu. Sanırım o da bizim gibi bu okulun çok yönlülüğüne şaşırıyordu. Turun sonunda, kendimizi devasa cam duvarlarla çevrili, botanik bir bahçede bulduk. "Burası, zihninizi dinlendirebileceğiniz, ders aralarında nefes alabileceğiniz bir alan," dedi Pars, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. "Argova'da denge önemlidir."
Şehrin gürültüsünden bu kadar uzakta, bu denli modern ve aynı zamanda huzurlu bir yerin varlığı, içimdeki o tuhaf hissi daha da artırıyordu. Her şey mükemmel görünüyordu, ama bu mükemmellik, fazla merak uyandırıcıydı. Pars, botanik bahçedeki turu bitirdiğinde, "Sanırım okulun ana hatlarını görmüş oldunuz," dedi. "Yarın dersler başlayacak, ama şimdilik dinlenin. Yarından itibaren Argova'nın gerçek ritmini hissedeceksiniz." Alper homurdandı. "Ritim dediği de bol bol formül ve kimyasal kokusu olacak. Değişen bir şey yok."Pars, Alper'e aldırmadan hafifçe gülümsedi. "Yemek zamanı yaklaşıyor. Yemekhane ana binanın -1. katında."Kaan, sonunda sessizliğini bozdu. "En azından yemekler iyidir umarım. Yoksa açlıktan bayılan öğrenciler filan oluruz." Sesi ciddiydi ama gözlerinde ufak bir alay parıltısı vardı. "Evet, Argova yemek konusunda iddialıdır," dedi Pars. "Şefimiz Michelin yıldızlı. Gerçi bu fiyata, Mars'tan taze getirilmiş uzay yosunu bile koysa yenir. Hatta müdür, yemeklerin tadını beğenmezseniz size özel moleküler gastronomi dersi vereceğini söylüyor. Tabii o da ayrı bir ceza sayılır." Pars'ın yüzünde, Alper'in alışık olduğumuz arsız gülümsemesine benzer, nadiren görülen, hafif alaycı bir ifade belirdi. Berfin, Pars'tan gelen bu beklenmedik espriyle şaşkınlıkla ona baktı, sonra kıkırdadı. Eylül de kahkaha attı. Pars sadece başını salladı, yüzündeki o nadir espri kırıntısı hızla kaybolmuştu. "Sanırım turumuz şimdilik bu kadar. Yemekten sonra odalarınıza dönebilirsiniz. Yarınki ders programlarınız odanızdaki tabletlerinize gönderilecek. Eğer tabletleriniz donarsa, teknik destek yerine ruhani bir arınma seansı yapmanızı tavsiye ederim, bazen o daha çok işe yarıyor." Hep birlikte yemekhaneye doğru ilerledik. Pars'ın dediği gibi, ana binanın -1. katına indik. Asansörden indiğimizde, bizi anında yoğun bir yemek kokusu ve uğultu karşıladı. Yemekhane, beklediğimizden çok daha büyüktü. Modern, minimalist masalar ve sandalyelerle doluydu ve içeride yüzlerce öğrenci vardı. Ancak ilk dikkatimizi çeken şey, uzun, kıvrımlı bir sıraydı. Öğrenciler, tepsi ellerinde sabırla sıralarını bekliyorlardı. "Vay canına, burası da bayağı kalabalıkmış," diye mırıldandı Eylül. Berfin, "Acaba ne kadar bekleriz?" diye endişeyle sordu. Tam o sırada Pars, yanımıza geldi. "Gelin," dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. Kolumdan hafifçe tuttu ve beni sıranın en önüne doğru çekmeye başladı. Şaşkınlıkla ona baktım. "Ne yapıyorsun Pars?" diye fısıldadım, etraftaki bakışları üzerimde hissederken. Pars, bana dönmeden, sadece hafifçe gülümsedi. "Argova'da zaman değerlidir, Karsu. Özellikle yemek zamanı."
Sıradaki öğrenciler, bizi fark ettiklerinde fısıltılar yükseldi. Kaşlarını çatanlar, homurdananlar, hatta açıkça rahatsız olanlar vardı. Ama kimse sesini yükseltemiyor, Pars'a karşı gelemiyordu. Sanki görünmez bir otorite alanı vardı etrafında. Pars, beni sıranın en önüne getirdiğinde, Eylül ve Berfin'e de başıyla işaret etti. "Siz de gelin." Alper ve Kaan da Pars'ın peşinden, hiç sorgulamadan önümüze geçtiler. Eylül ve Berfin, önce tereddüt ettiler, sonra birbirlerine bakıp omuz silktiler ve hızla yanımıza geldiler. Onlar da sıranın önüne geçtiğinde, arkamızdan gelen homurdanmalar daha da arttı. Ancak kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Zaten okula girdiğimizden beri üzerimizdeki bu meraklı ve yargılayıcı bakışlara alışmaya başlamıştık. Yemek görevlileri, Pars'ı gördüklerinde anında bize yöneldiler. Hiçbir şey sormadan, tepsilerimizi alıp en taze ve en iyi görünen yemeklerden doldurmaya başladılar. Sanki biz özel misafirlerdik. Tepsilerimizi alıp boş bir masaya oturduğumuzda, yemekhanedeki fısıltılar daha da arttı. Herkes bize bakıyordu. Bu durum hem rahatsız edici hem de tuhaftı. Pars'ın bu tavrı, okulda belli bir statüsü olduğunu açıkça gösteriyordu. Ve biz, onun sayesinde, daha ilk günden Argova'nın gizli kurallarının bir parçası olmuştuk.
Tepsilerimizle masaya oturduğumuzda, Karsu olarak hâlâ etraftan gelen fısıltıları ve üzerimizdeki meraklı bakışları hissediyordum. Pars, tüm bu duruma alışkın gibiydi; sanki özel muamele görmek onun için olağan bir şeydi. Kaan ise sessizce yemeğine odaklanmıştı. Alper ise... Alper her zamanki gibiydi. "Eee, nasıl buldunuz Argova'nın meşhur yemeklerini?" diye sordu Alper, ağzı doluyken. "Süslü menüye aldanmayın, her şey aynı tadı veriyor genelde. Ama fiyatına göre idare eder." Eylül, tabağındaki et yemeğine baktı. "Bence gayet lezzetli görünüyor! Gerçekten Michelin yıldızlı şef mi yapıyor bunları?" Pars, çatalıyla salatasından bir parça alırken, "Yıldızlı olup olmadığını bilmiyorum ama, yemeklerin besin değerleri ve kalori miktarları özel olarak ayarlanıyor," diye açıkladı. "Performansınızı en üst düzeyde tutmak için." Berfin'in kaşları havalandı. "Yani yemekler bile dersimizin bir parçası gibi mi? Ne yediğimizi bile hesaplıyorlar mı?"
Alper kahkaha attı. "Tabii ki! Burası Argova, canım. Burada nefes alışverişin bile bir bilimsel veriye dönüşüyordur. Belki de tuvalet kağıdı kullanımımız bile optimizasyon raporlarına ekleniyordur, kim bilir?" Kaan, Alper'e kısa bir bakış attı ama yorum yapmadı. Yemeğimi yerken, Pars'ın söylediklerini düşünüyordum. Her şeyin bu kadar kontrol altında olması, bir yandan etkileyiciydi, diğer yandan da rahatsız edici. Sanki sürekli bir gözetim altındaydık. Yediğimizden tutun da, nereye gittiğimize kadar. Tam o sırada, yemekhanedeki o yoğun uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. Gürültü durmuş, herkesin kafası yemekhanenin girişine çevrilmişti. Sanki havada bir gerilim asılı kalmıştı. Kapıdan, her biri uzun boylu ve kendinden emin adımlarla içeriye üç erkek girdi. Üçü de içeri girdiklerinde, yemekhanedeki tüm gözler onların üzerindeydi. Bakışları sertti, neredeyse meydan okur gibi. Merakıma yenik düşerek, ben de onlara doğru baktım. En öndeki, koyu renk saçlı, delici bakışlara sahip olanın gözleri bir an bizim masamıza takıldı ve bana doğru kaydı. Sert bakışları beni adeta delip geçiyordu. İçimde anlamsız bir ürperti hissettim. "Kim bunlar?" diye fısıldadım Pars'a doğru. Gözlerimi onlardan ayırmıyordum. Pars'ın bakışları da onlara döndü, yüzündeki her zamanki dingin ifade yerini sert, neredeyse meydan okuyan bir bakışa bırakmıştı. Yüz hatları gerilmişti. Bir an için sanki bambaşka birine dönüşmüştü. "Onlar," dedi Pars, sesi buz gibiydi, her kelimeyi vurgulayarak. "Ateş, Emir ve Poyraz." Bakışları sanki aralarında geçmişten gelen bir husumet varmış gibi keskinleşmişti.Tellioğulları ve Seferoğluları gidiydiler sanki.
Yemek bitince Pars, "Şimdi biraz dinlenebilirsiniz," dedi. "Yarın sabah dersler başlıyor. İlk dersinizin saati ve yeri tabletlerinize gönderildi." Ayağa kalkıp tepsilerimizi bırakmak üzere ayrıldığımızda, yemekhanedeki bakışların hâlâ üzerimizde olduğunu hissediyordum. Ateş, Emir ve Poyraz'ın masamıza doğru gelen sert bakışları eşliğinde, yemekhaneden çıktık. Bunlar devam ederse ben bunları döverdim ama. Yemekhaneden çıktıktan sonra, Pars'ın bizi yurt koridorları yerine başka bir yöne, daha resmi görünen bir kısma götürdüğünü fark ettim. "Nereye gidiyoruz Pars?" diye sordu Eylül. Pars, kolunu önündeki dijital panele uzatarak bir kapıyı açtı. "Müdür Bey sizinle tanışmak istiyor. İki senelik anlaşmayı imzalamanız gerekiyor." Alper homurdandı. "Of, yine mi bürokrasi? Ben şu karşıdaki kantine gidiyorum. Siz bu ciddi işleri halledin. Kaan sen de geliyorsun değil mi?" Kaan, Alper'e baktı ve başıyla onayladı. "Akşam yemeği tam doyurucu olmadı sanırım," diye mırıldandı. Pars sadece başını salladı. "Yarım saate döneriz, çok uzun sürmez." Alper ve Kaan, kantine doğru hızla ilerlerken biz Pars'la birlikte, uzun ve sessiz bir koridordan geçip büyük, ahşap bir kapının önüne geldik. Kapının üzerinde ışıklı harflerle "Müdürlük" yazıyordu. Pars, kapıya hafifçe vurdu ve içeriye girmemiz için işaret etti. İçeride bizi yaşlıca, beyaz ve siyah saçları birbirine karışmış, Aidan Gillen'a benzeyen, ancak bakışları oldukça keskin ve zeki görünen bir adam karşıladı. Arkasında, tavanlara kadar uzanan kitap rafları ve büyük dünya haritalarıyla dolu etkileyici bir ofis vardı. "Hoş geldiniz, genç yetenekler," dedi Müdür, sesi tok ve kendinden emindi. Bizi oturmamız için işaret ettiği sandalyelere oturduk. Pars da ayakta, onun yanında duruyordu. "Ben Argova Koleji Müdürü, Halit Argova." Masanın üzerindeki üç adet parlak tableti bize doğru itti. "Bunlar iki yıllık anlaşma belgeleriniz. Okulda kalabilmeniz için bazı kurallara uymanız gerekiyor. Gizlilik, disiplin ve bilimin önceliği gibi temel prensiplerimiz var. Şimdi size bu kurallardan bazılarını detaylıca açıklayacağım." Müdür Halit Argova, sesini biraz daha alçaltarak ve ciddi bir tonla devam etti: "Öncelikle, kampüs içi hareketliliğinizle ilgili önemli bir kuralımız var: Akşam saat 12'den sonra kampüs genelinde dolaşmak kesinlikle yasaktır. Bu saatten sonra yurt binalarınızda olmanız gerekmektedir. Güvenliğiniz için bu kurala harfiyen uymanız beklenmektedir. İhlali durumunda ciddi disiplin cezaları uygulanır." Eylül ile Berfin birbirine baktı. Bu kural, beklediğimizden daha katıydı. "İkinci olarak, kampüs dışına çıkış izinleriniz: Cumartesi ve Pazar günleri, kampüs dışına çıkış izniniz bulunmaktadır. Ancak bunun için önceden gerekli izin formlarını doldurmanız ve onay almanız gerekmektedir. Hafta içi kampüs dışına çıkış kesinlikle yasaktır." Formu zaten ailelerimiz doldurmuştu. Tabletteki maddeleri okurken, her bir kuralın ne kadar detaylı ve kısıtlayıcı olduğunu fark ediyordum. "Ve son olarak, yurt kuralları: Yurt odalarında gece saatlerinde yüksek sesle konuşmak, müzik dinlemek veya gürültü yapmak yasaktır. Oda arkadaşlarınızın ve diğer öğrencilerin huzurunu bozacak her türlü davranıştan kaçınmanız gerekmektedir. Ayrıca, erkek ve kız öğrencilerin birbirlerinin yurt binalarına veya odalarına girmesi kesinlikle yasaktır. Bu, okulun en hassas kurallarından biridir ve ihlali durumunda doğrudan okuldan uzaklaştırma cezası uygulanır." Müdür Halit Argova sözlerini bitirdiğinde, ofiste derin bir sessizlik oluştu. Bakışları tek tek hepimizin üzerinde gezindi. "Herhangi bir sorunuz var mı?" diye sordu, sesi önceki kadar tok ama bu sefer daha tehditkârdı. Pars, sessizce yanımızda duruyor, yüzünde herhangi bir duygu belirtisi yoktu. Sanki tüm bu kuralları ezbere biliyor, hatta kendisi de bu sistemin bir parçası gibiydi. Ne Eylül ne de Berfin başka bir soru sormaya cesaret edemedi. Ortamdaki gergin sessizlik ağırlaşırken, Müdür Halit Argova masadaki tabletleri işaret etti. "Anlaşmalarınızı inceleyip imzalayabilirsiniz. Unutmayın, bu Argova'ya girmenin bir parçasıdır."
Elime aldığım tableti birkaç saniye daha inceledim. İçeriğini tam olarak anlamasam da, bu okulda kalmak için bunun gerekli olduğunu biliyordum. Derin bir nefes alıp parmağımı ekrandaki imza alanına bastırdım. Eylül ve Berfin de aynısını yaptı, yüzlerinde benzer bir tereddüt vardı. "Harika," dedi Müdür Halit Argova, imzalarımızı onayladığını belirten bildirimler tabletlerde belirdiğinde. "Artık Argova ailesinin resmi üyelerisiniz. Yarınki ders programlarınız tabletlerinize gönderilecektir. İyi bir akşam dilerim." Müdürün ofisinden Pars'la birlikte çıktığımızda, o sıkı havayı geride bırakmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldık. "Nasıl geçti?" diye sordu Pars, koridorda ilerlemeye başladığımızda. "Fazlasıyla resmi," dedi Eylül. "Kurallar falan... resmen her adımımız kontrol altında olacakmış gibi hissettiriyor." Berfin başını sallayarak onayladı. "Evet, hele o yurt kuralları... Erkek ve kızların birbirlerinin yurtlarına girmesi kesinlikle yasakmış, okuldan atılma sebebiymiş!" Pars, biz yürürken hafifçe omuz silkti. "Müdürün söylediklerine çok takılmayın. Evet, kurallar var ama her şey göründüğü kadar katı değil." Sesi her zamanki gibi sakindi ama bu sefer sözlerinde daha derin bir anlam vardı. "Önemli olan, akıllı olmak ve doğrudan gözlerinin önünde yapmamak. Küçük ihlallerin çoğu sicile işlenmez, sadece bir uyarıdır. Ama yine de dikkatli olun. Argova'nın gözleri her yerde olabilir." Karsu olarak, Pars'ın bu sözleri beni şaşırttı. Sanki bize sistemin içinden bir ipucu veriyordu. Bu okulda kuralların yazılı olanından farklı, görünmez bir dinamiği vardı anlaşılan. Pars bizi yurdun ana koridoruna kadar getirdi. "Ben şimdi Alper ve Kaan'ı kontrol etmeliyim, muhtemelen kantini talan etmişlerdir," dedi hafifçe gülümseyerek. "Siz de odanıza geçip dinlenin. Yarın uzun bir gün olacak." O odamızın kapısının önüne geldiğimizde Pars'a teşekkür ettik ve kapı arkamızdan kapanırken derin bir nefes aldık. Argova'daki ilk günümüz hem yorucu hem de oldukça şaşırtıcıydı.Odamızın kapısı arkamızdan kapandığında, Argova'nın tüm o katı kuralları ve gizemli atmosferi, en azından bir süreliğine dışarıda kalmış gibiydi. İçeride, üçümüz için hazırlanmış geniş ve konforlu oda, günün yorgunluğunu üzerimizden atmamız için bir sığınak gibi duruyordu.
Eylül, kendini hemen en yakın yatağa attı. "Oh be, sonunda! Bugünün bitmeyeceğini sanmıştım." Berfin de valizini karıştırmaya başlamıştı bile. "Ben de! Ayrıca şu Müdür Halit Argova'nın sesi... resmen beynime kazındı. 'Kesinlikle yasaktır!' sanki her odanın duvarında yankılanıyor." Gülümsedim. "Pars'ın dediği gibi, çok takılmamak lazım. Hem o üçlü... Ateş, Emir ve Poyraz. Onlar daha çok beynime kazındı." İçimde hâlâ o sert bakışların ürpertisi vardı. Eylül, yatağından doğrulup etrafa bakındı. Tam o sırada, odanın genişliğini tam kavrayamamış olacak ki, dönüp yürürken dolabın köşesine çarptı. Çarpmanın etkisiyle dolabın üstündeki birkaç kitap yere düştü, hafif bir patırtıyla. "Eyvah!" diye bağırdı Berfin, hızla eğilip kitapları toplamaya çalışırken. "Daha ilk dakikadan sakarlık mı yapıyoruz?" Eylül kızarmış yanaklarıyla gülerek, "Ay pardon! Alışık değilim bu kadar geniş alana ve kapalı alanın bu kadar ses yalıtımlı olmasına." derken, bir yandan da kitapları topluyordu. "Şanslıyız ki kimse duymadı." Berfin, Eylül'e alaycı bir bakış attı. "Senin sakarlığın yüzünden ilk günden disipline gideceğiz diye korktum. Ne o, evde hiç mi dolaba çarpmadın? Yoksa Argova'ya gelince yer çekimi kuralları değişti de haberimiz mi yok?" Ben de kıkırdadım. "Belli ki Eylül'ün beyni sadece formüllere çalışıyor, uzamsal zekası biraz zayıf kalmış. Belki de bu odanın kendisi 'sakarlık manyetiği' falan takmıştır, Eylül'ü test etmek için!" Eylül, bize sahte bir sinirle baktı. "Ya! Dalga geçmeyin! Yeni yer, alışacağız. Hem kim bilir, belki bu odanın bir laneti vardır da, ilk bana denk geldi. Siz de dikkat edin!" Bir yandan da kitapları düzeltmeye çalışıyordu. Ardından Berfin yatağına uzanıp tavana baktı. "Peki sence nasıl geçecek bu iki yıl? Müdürün o ciddiyeti, kurallar... Bir de o üçlü var. Ateş'in bakışları içimi ürpertti resmen." "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ama Pars'ın dediği gibi, her şey göründüğü kadar katı olmayabilir. Bir de... siz de fark ettiniz mi? O yemekhanedeki herkes bize bakıyordu. Hem biz hem de Ateş'ler içeri girince. Sanırım burada hiyerarşi diye bir şey var ve biz istemeden de olsa bir yere düşmüşüz." Eylül, yatağından doğrulup bağdaş kurdu. "Doğru ya! Pars bizi o sıranın önüne attığında herkesin bakışları... Çok garip hissettirdi. Sanki gizli bir kod var, biz henüz bilmiyoruz." Berfin iç çekti. "Neyse, şimdilik bunları düşünmeyelim. Yarınki dersler nasıl olacak asıl onu merak ediyorum. Bir anda kendimizi bir deney laboratuvarında bulmazsak iyi." "Deney laboratuvarı mı?" diye güldüm. "En kötü ihtimalle, Eylül'ün yeni sakarlıklarını test ederiz. Belki bu odada görünmez bir engelli parkur vardır da sadece o görüyor. Ya da belki de Argova'nın müfredatında 'Engellerden kaçınma sanatı' diye bir ders vardır, Eylül de onursal öğrenci olur!" Eylül yastığı bana fırlattı. "Ya! Tamam uzamsal zekam birazdan kendine gelir. Hem kim bilir, belki yarın ilk derste hocamız bize 'uzaylı dili' öğretecek ve ben de 'Merhaba dünya, ben sakarım!' demeyi öğrenirim. En azından uluslararası bir utanç yaşarım!" Berfin kahkaha attı. "Sana kalırsa kesinlikle öğrenirsin! Yeter ki çarpacak yeni bir köşe bulma! Hatta bence Argova, seni 'Ders İçi Çarpma Simulasyonları' için kullanır. Bol bol malzeme çıkar!" Üçümüz de kendimizi yataklarımıza bıraktık. Günün getirdiği tüm yeni bilgiler, yüzler ve gizemler zihnimizde dönüp duruyordu. Argova'daki ilk geceydi ve bu yeni başlangıç, tahmin ettiğimizden çok daha karmaşık ve heyecan verici olacağa benziyordu. Sonunda, kahkahalarımız yavaş yavaş dindi. Odadaki ışıkları kapattık. Kapalı perdelerin ardından bile karşı yurdun pencerelerinden sızan ışıklar, bu okulda uyuyan bir sırrın olduğunu fısıldar gibiydi. Argova'nın ilk gecesi, zihinlerimizde binbir soru işaretiyle sona ererken, yavaş yavaş uykuya daldık.

