İçeriğe geç

Yelkenler fora

Bölüm 1 · 20 dk okuma

Yelkenler fora

Bölüm 1

10. Bölüm: pişmanlık ve kafes



Korkmuyordum. Enteresan bir şekilde bir korsan gemisinin zindanında olmama rağmen içimde minicikte olsa bir korku yoktu. Buna bir noktada kendimde şaşırıyordum. Fakat istesem bile o duygu bulunduğum yere uğramıyordu...

Tek hissettiğim derin bir acıydı. Sırtımda hala usul usul kanayan yaraların acısı. Buna alışacağımı hissetmemeye başlayacağımı düşünmüştüm.

Fakat süregelen açlığım ve hareket ettikçe sızlayan yaralarım yüzünden gözlerimin önünde yıldızlar uçuşup duruyordu.

Ayağa kalkmak ya da dik oturabilmek benim için bir hayalden başka bir şey değildi şu anda.

Sertçe yutkundum. Midemden yükselen acı suyu çıkarmak istememiştim. Daha sonra ağzımı çalkalayacağım bir içecek suyum yoktu çünkü. Sahi, gerçekten de susamıştım...

Kapı sesi duyduğumda gözlerimi o tarafa çevirdim. Neyseki sırtım duvara dönük yatmayı başarmıştım. Böylece gelebilecek her tehlikeden en azından haberdardım.

Duyduğum tok adım sesleri, bodrum katı derin bir karanlığın içinde olsa dahi kimin geldiğini bana anlatıyordu. Diğer korsanlar gibi sarsak ve rastgele atılan aceleci adımlar değildi bunlar. Sakindi. Muhtemelen bir eli cebindeydi. Ve bir şekilde başının eğik olduğundan da emindim.

Nereden vurduğunu bilmediğim ay ışığı en sonunda Kaptan'ı görünür kıldı. Gözleri bende değil yeri kaplayan samanlardaydı.

Geminin en alt tabakasında olduğumuz için içeriye nem hakimdi. Samanlar ıslak, yoğun bir yosun kokusu ise etrafı sarmıştı. Fakat kaptan benim aksime pek rahatsız sayılmazdı. Elbette... Neticede kendi gemisi. Alışkın olmalıydı.

"Planlar değişti." Diye söze başladı. "Tatilimizi yarıda kesip yola çıktık."

"Biliyorum." Gemi sallanmaya başladığında bunu hissetmiştim.

"Okyanus ise bu gece epey hırçın. Bir fırtınanın göbeğine doğru yol alıyoruz."

"Farkındayım." Aynı sakinlikle cevap verdim. Hem duyduğum seslerden hem de geminin sallanma şeklinden bunu anlayabilecek kadardır sular üzerindeydim.

Kaptan'ın gözleri bana döndü. Geriye doğru bir adım atarak arkasında kalan bir başka zindanın parmaklıklarına yaslandı. Ardından kayarak yere oturdu. Bir elindeki rom şişesini yeni fark edebilmiştim.

"Sanırım senin planlarını da bozduk, Elizabeth."

Histerik bir şekilde güldüm. Ama kesilen nefesim yüzünden hızlıca duraksadım. Mümkün olsaydı eğer bu basit gülüşüm ile kaburgalarım sanki sırtımdan çıkacakmış gibi hissetmiştim.

"Erken yola çıkmanızı sağlayarak sanırım ben sizin planlarınızı bozdum Kaptan." Elimden geldiğince alaycı olmak istedim.

Bu sırada şakağımdan süzülen ter damlasını hissetmiştim. Silmek istesemde buna gücüm yoktu.

"En azından kabullenmene sevindim." Sesi sertti. Bana karşı daha önce hiç kullanmadığı bir tondaydı. Ayrıca ancak şimdi fark edebiliyordum ama... Bana ismimle seslenmişti.

Prenses'e ne oldu?

"Her neyse. Bir şey mi diyecektiniz Kaptan?" Bir an önce yalnız kalabilmek için sadete gelmesini istedim. Zira hem açlığım, hem yaralarım hem de ne zamandır çektiğimi bile bilmediğim uykusuzluğum yüzünden bayılmam an meselesiydi.

"Sadece kaçacağını daha önce de anladığımı söylemek için geldim." Umursamaz bir şekilde omzunu sallarken şişeyi dudaklarına götürdü.

"Anlayamadım?"

"Kaçacağını diyorum. Biliyordum!"

"Öyle mi?" Nefesimi verirken dudaklarım yukarı kıvrılmıştı. Bir yetişkini ikna etmeye çalışan küçük bir çocuk inadı vardı üzerinde. Kelimeleri aşırı belirsiz bir şekilde yuvarlıyordu. Ve bana değil hep yere bakıyordu... Elindeki şişe... Kesinlikle sarhoştu!

"Evet, elbette." Sesi gittikçe kısıldı. "Neticede özgürlüğü için bir korsan gemisine sığınan soylunun, yolun sonunda eski hayatına dönmek isteyeceğini zannetmek aptallık olurdu."

"Yine de beni yanınızda tuttunuz ve yalanıma ortak oldunuz demek?" Sarhoş olmasına güvenerek içimden geldiği gibi konuşmaya başladım. Elbette her şeyi anlatmazdım belki. Ama benimde bir şeyleri dışımdan söylemeye ihtiyacım vardı.

"Yardım isteyeceğini düşünmüştüm." Bakışlarından hüzünlü bir ifade geçti. Bu belki de ay ışığının bir yansımasıydı. Bilmiyordum. "En sonunda her şeyi anlatacağını ve seni geri götürmek yerine benden başka bir şey yapmamı isteyeceğini düşünmüştüm."

"Eh," kendi kendime mırıldandım. "Arthur aptalı sana her şeyi anlatana kadar bir noktada asıl plan buydu..."

"Yine de burada kaçmaya çalışmanı da takdir ettim!" Beni hiç duymayarak kendi sözlerine devam etti. "Neticede bilmediğin bir ada, bilmediğin bir kasaba, dönüş yolu halkında hiçbir fikrinin olmadığı bir ye-" duraksadı.

"Ne?" Dedim sözlerine bir türlü devam etmeyince.

Başını ağır ağır kaldırdı ve yüzüme baktı. Bakışlarında gördüğüm şey hiç hoşuma gitmemişti.

"Ya da ben öyle sandım." Dedi fark ettiğini sandığı şey ile. Bana karşı içinde var olan az da olsa tüm güven yerle bir olmuş gibiydi.

Sadece bir kez daha güldüm.

Yola çıktığımız için adadan uzaklaşmamız çok uzun sürmezdi. Diğer korsan gemisi ise tahminimce çoktan firar etmişti. Bu yüzden ona olan her şeyi anlatmam için sadece biraz daha beklemem gerekiyordu.

Gerçi beni buradan muhtemelen o zamanda çıkarmazdı. Çünkü bana karşı olan güvensizliğinin sebebi bugün kaçtığımı düşünmesi değil bir gün kaçacağımı düşünmesiydi.

Gemiye bindim bineli yalan söylediğimi düşünmesinden kaynaklıydı... Kısmen öyle olsa bile...

Aptal Arthur. Onunla yüzleşme fırsatı yakalayamasam da söylediği şeylerin az çok farkındaydım... Muhtemelen Kaptan'ı yalnız gördüğü için aynı söylediğim gibi kaçtığımı düşünmüştü. Güvertede yaptığımız o sohbette söylediklerimin aksine Kaptan'a gerçekleri anlatmadığımı ve arkama bakmadan kaçtığımı zannetmiş olmalıydı. O zindanda neler yaşadığımdan bir haberlerdi...

Canım sıkkındı. Çok fena hemde.

Ne için bu yola çıktığımı sorgular olmuştum. Bunlar için miydi her şey? Korsan gemilerinde oradan oraya savrulmam için miydi? Sırtımda hala kanayan yaralar ile rutubetli bir zindan da aşağılanmak için miydi?

Gözlerimin bir kez daha yanmaya başladığını hissettiğimde alt dudağımı dişledim. Sırtımdaki batmalar artık hissedilmiyordu. Bedenim uyuşmuş gibiydi. Dudaklarım haricinde kontrol edebildiğim hiçbir uzvum yoktu.

"Yine de..." Kendimi tutamayarak, titreyen sesimle konuşmaya çalıştım. "Yine de beni herkesin içinde buraya atmadan önce keşke bana sorsaydınız Kaptan."

Başını kaldırdığını gördüm. Sarhoş olduğu için duygularının daha açık bir şekilde okunduğu yüzünde anlamadığını belli eden bir ifade vardı. Kaşları çatılmış, ay ışığı ile parlayan gözleri titremişti. Aralanmış dudaklarından hiçbir kelime dökülmedi. En sonunda gözlerini gözlerimden çektiğinde ise bedenime bakabildi.

O, aşağı indiğinden beri hareketsiz olan vücudumda gezindi gözleri. Yüzüstü yattığım için saçlarımın örttüğü sırtımı inceledi.

Aniden ayağa kalktığında elinden düşen rom şişesi ile birlikte gözlerimi dayanamayarak kapattım. Ağrımdan dolayı bir türlü bedenime uğramayan uyku, uyuşmuş sinirlerim ile birlikte gözlerimi açık tutmama engel olmuştu.

Zindanın şıngırdayan zincir seslerini duydum. Üzerime doğru gelen aceleci ama tok adım sesleri onu izledi. Ardından basit bir hareket ile tüm saçlarım sırtımdan sıyrılarak geriye atıldı. Bu, kan ile ıslanmış elbisemden dolayı sırtımda bir rüzgar hissetmeme sebep oldu. İliklerime kadar titredim.

"Elizabeth..." Şaşkındı.

Bir kaç gün daha saklamak istediğim gerçek gün yüzüne çıktığı için aslında her şey boşa gitmiş olsa da rahatlamış hissediyordum. Sanki üzerimden büyük bir yük kalkmış gibiydi...

Kaptan'ın parmaklarını yanağımda hissettim. Tersi ile kabaca yüzümü kurulamaya çalışmıştı. Şehirdeyken yanında çalıştığım hekim yani Alfredo'nun sesini zihnimde hissettim. Kan kaybettiğimden olsa gerekti vücudumun bu tepkisi... Düşündüğümün aksine yaralarım kanamayı bırakmadığı için güçsüz düşmüştüm...

Süregelen bir kaç dakikalık sessizlik sonunda sarhoş kafasını ancak toparlayabilen Kaptan'ın kollarını vücudumda hissettim.

Sırtımda hissettiğim batmalar ve beynimde çakan şimşekler ile saniyeler sonra onun kucağındaydım.

Zindanın dışına yürüdüğünü hissederken gözlerimi son kez aralamayı başardım. Beni karşılayan şey Kaptan'ın direkt olarak yürüdüğü yöne bakan, sarsılmış ifadesiydi.

"Kaptan..." Dedim son kez hiç gücüm olmasa bile. Fısıltımı duymuş başını hızlıca bana eğmişti. "Ben artık geri dönmek istiyorum." Zihnim bulanmadan önce son sözlerim bunlar oldu.

Uyuyakalmadan ya da isteğim dışında bayılmadan hemen önce son gördüğüm şey ise Kaptan'ın dehşet dolu ifadesiydi.

***

Geminin güverte kısmına adeta bir matem hakimdi. Erken yola çıktıkları ve hiç ama hiç eğlenemedikleri için mutsuz olan korsanlar; güvertenin, odaların, mutfağın, dümen odasının dört bir yanına dağılmış ve içmekle meşgullerdi.

Ve Fredrick hariç hepsi oldukça sarhoşlardı. Karşılarına çıkabilecek herhangi bir tehlike karşısında, ki fırtına çoktan kötü bir hal almıştı, muhtemelen bir çoğu hareket bile edemez direkt olarak bayılırlardı.

Bu kadar sarhoşlarken ve hepsi de bunun farkındayım bodrumdan çıkan Kaptan'ın kucağında Elizabeth'i gördüklerini sandıklarında bunun bir hayal olduğundan Oldukça emindiler. O kaçak kadının, zindandan bu kadar çabuk çıkmasına imkan yoktu çünkü. Kaptan'ın onu bu kadar çabuk bırakmasına imkan yoktu...

"Biri sıcak su hazırlayıp odama getirsin."

Kimse hareket etmedi. Karşılarındaki kişi kaptanları değilmiş gibi rahatlardı.

"Ayrıca bir kaç parça temiz kumaş hazırlayın. Sabun ve merhemde istiyorum."

Kimsenin hareket etmemesi karşısında bağırarak isteklerini tekrar edecek olan Kaptan'ı durduran şey sağ kolu gibi güvendiği adam oldu. Dümen odasından çıkan ve aceleci adımlarla aşağı gelen Fredrick, sağanak yağmurun altında duran Kaptan'a ve kucağında duran Elizabeth'e şaşkın bir ifade ile baktı.

"Fredrick..." Valentino'nun sesi çaresizlikle kısılırken Yardımcı Kaptan'ın gözleri dehşetle genişledi. Onlara anlamsız gözlerle bakan korsanların farkında olduğu için Kaptan'larını bu şekilde görmelerini istemeyerek elini içeri uzattı.

Kaptan aceleci adımlarla yarım katlık merdiveni çıktı ve odasının önüne geldi. İçeri girmeye kimsenin cesaretinin olmayacağını biliyordu. Bu yüzden çoğu zaman kilitlemediği kapısını, Fredrick'in açmasını bekledi.

İçeri girdiklerinde ise kucağında acı dolu inlemeler ile belli belirsiz ağlayan Elizabeth'i yatırmak için yatağına ilerledi. Kendi odası olduğu için, içeri karanlık olsa bile ezbere adımlarla, gemideki tek gerçek yatağa ulaştı. Haftalardır hamakta yatan Elizabeth'in uzuvları, gerçek bir yatak ile buluşunca sanki biraz rahatlamış gibiydi.

Fredrick içeride koşturarak cebinden çıkardığı kibrit kutusu ile duvardaki mumları tek tek yaktı.

"Neler oluyor?" Dedi ardından yatağa oturmuş ve yatmakta olan Elizabeth'i seyreden dostuna yaklaşarak. Valentino önce ellerini yüzüne götürdü ve başı ağrıdı için olsa gerek alnına ve şakaklarına masaj yaptı. Ardından bu anın illaki geleceğinin bilincinde aynı aşağıda yaptığı gibi Elizabeth'in saçlarını toplayarak yatağın üzerine bıraktı. Açığa çıkan sırtı ve bodrum katından daha parlak yansıyan ışık ile ikisi de her şeyi gördü.

Daha bugün alınan ve Elizabeth'e uzun zaman sonra güzel hissettiren beyaz elbise koyu renkli bir kan ile boyanmıştı.

"Geri dönelim." Kaptan'ın söylediği ilk şey bu oldu.

"Ama rüzgar-"

"Geri dönmek istiyorum. Yelkenler bizi bir yere götürmeyecekse eğer kürekleri kullanın."

"Fırtına yüzünden çoktan adadan uzaklaştık bile."

Valentino hala tam olarak ayılamadığı için Fredrick her şeyi tane tane anlatmaya çalıştı.

"Hem kimse kürek çekecek kadar ayık değil."

"O zaman herkesi uyandırsan iyi olur." Valentino, Fredrick'in tüm sakinleştirme çabalarına rağmen ateş topu gibiydi. Gözlerini bir an olsun çekemediği tüm bu yaralara sebep olan kişiyi bulmadan da asla rahatlamayacaktı.

Kaptan Valentino'nun inadı bilindik bir şeydi. Bu yüzden Fredrick başka bir çıkar yol bulamıyordu.

"Geri dönsek bile kimi arayacağımızı bilmiyoruz, Valentino." Ona yalnızken ismiyle seslendiği için Kaptan bunu sorun etmedi. "Küçük bir kasaba olduğu doğruydu. Fakat insanların kapılarına dayanıp bunu siz mi yaptınız diye soramayız. Kaldı ki korkup kaçmışta olabilirler. Kızı bu hale getirip daha uzun bir süre elinde tutmak yerine sana geri getirdiklerine göre senin kim olduğunu bildikleri anlamına gelir bu."

Valentino düşünceli bir hale büründü. Çıkış noktası bulamıyordu. Ve bunun bu kadar can sıkıcı olduğunu tahmin etmezdi.

Bu geminin başına geçtiği günden bu yana istediği her şey neredeyse hemen olmuştu. Olmayan şeyler ise ufak tefek şeyler olduğu için umurunda bile olmazdı. Ama bu, böyle bir şey değildi.

Görmezden gelemiyordu. Görmezden gelinecek gibi de değildi...

Elizabeth'in yaralarına bakıp onu iyileştirdikten sonra önlerine bakmak hiç içine sinmiyordu. Her şeyin, bunu yapanların yanına kar kalmasını istemiyordu...

"Mantıklı düşün." Fredrick ikna olmak üzere olduğunu düşünerek Valentino'nun omzunu yakaladı. "Gecenin bir yarısı fırtınanın içine, okyanusa yelken açtık. Şimdi geri dönmek istersen, kaldı ki hala imkansız gibi geliyor, limanda bizi askerler karşılar. Neden gittiğimiz ve neden kürek çekerek geri döndüğümüzü öğrenmek isterler. Korsan olduğumuzu anlamaları işten bile değil. Bu yüzden önceliğin bunu yapanlar değil Elizabeth olsun."

"Öyle zaten." Valentino bilinçsiz bir şekilde mırıldandı. Acilen yüzünü yıkamaya ve tam anlamı ile ayılmaya ihtiyacı vardı. Gerçi bodrumdan çıktığı anda saniyeler içerisinde ıslanmasına sebep olan sağanak yağış ona biraz yardımcı olmuştu.

Fredrick, Kaptan'larının alışık olmadığı ifadesine uzun uzun bakarken kapı tıklatıldı. Daha doğrusu tekmelendi.

Dışarıdaki kişi her kimse ellerinin dolu olduğu anlaşılıyordu. Fredrick öne atılarak kapıyı açtı ve büyük bir kova ile su getirmiş olan Albert'e baktı. Yeni kaynatıldığı için buharı üstünde olan kovayı zor taşıyormuş gibi ızdıraplı bir ifade takınmıştı.

Fredrick içeri girmesi için hızlıca kenara çekildi. Albert kovayı nereye koyacağını anlayabilmek için etrafına bakındı. Ve gördüğü şeyin şaşkınlığını üzerinden atamadan Fredrick tarafından yönlendirilerek suyu komodinin üzerine bıraktı.

Yatakta yüz üstü yatan Elizabeth ve onun hemen yanında yatakta oturan Kaptan'larıydı onu şaşırtan... Kaptan kapı çalmasına rağmen en küçük bir tepki bile vermemiş, Elizabeth'in yavaş bir ritimde kalkıp inen sırtını seyretmeye devam etmişti.

"Diğer istediklerinizi birazdan Arthur getirecek." Diye hızlıca açıklama yapmaya koyuldu. "Eğer istediğiniz başka bir şey yoks-"

"Şekerli su da getir. Ayrıca biraz da rom." Kaptan ona bakmadan konuştu.

Fredrick, Valentino'nun daha fazla bu şekilde gözükmesini istemediği için elini sallayarak Albert'i kovdu. Şaşkın şaşkın Kaptan'larını seyreden Albert bu kovalama karşısında odayı sendeleyerek terk etti.

"Valentino..." Fredrick başı ağrıyormuş gibi burun kemerini sıktı. "İçinde bulunduğun durumdan hoşnut olmadığını biliyorum. Ama bu şekilde davranmaya devam edersen mürettebat arasında dedikodulara sebep olacaksın."

"Nasıl dedikodular?" Valentino omzunun Üzerinden arkasında kalan Yardımcı Kaptan'a baktı.

Fredrick pot kırmadığını umarak dudaklarını araladı.

"Bir gönül ilişkisi mesela..." Aslında bu konuyu açmasının bir sebebi de onun ağzından laf almaktı. Çünkü Fredrick bir süredir bir şeylerden şüpheleniyordu. O ikisinin arasında romantik bir şeyler olması gibi şeylerden...

Valentino sessizliğini korudu. Ama neyseki Fredirck onun üzerine gitmedi. Daha doğrusu gidemedi. İç çekmeye başlayan Elizabeth hemen hemen uyandığını belli etti. Ama ikisi de konuşulanları duyduğunu düşünmüyorlardı. Uyanık olsa bile o kadar kötü yaralara sahipti ki düşünebildiğinden şüpheliydiler.

Elizabeth, mavi gözleri ışıldayacak şekilde kirpiklerini birkaç kez kırpıştırdı. Beyaz kısımlarına kan oturmuştu. Odaya loş bir ışık hakim olsa da belli ki bu bile onun için fazlaydı. Onun dudaklarından dökülecek tek bir kelimeyi bile kaçırmak istemeyen ve bu yüzden onun üzerine eğilmiş olan Valentino bunu görünce Fredrick'e elini salladı.

Fredrick daha yakmasının üzerinden birkaç dakika geçen mumların yarısını geri söndürdü.

Böylesi çok daha iyiydi...

Elizabeth nerede olduğundan bir haber başını çevirdi ve yüzünü yastığa gömdü. Uyuyup uyanmak acısı sanki yeniymiş gibi her şeyi taze bir şekilde hissetmesine sebep olmuştu. Bacaklarını gövdesinin altından kendine çekti ve cenin pozisyonu aldı. Sırtı gerildiği zaman çok daha iyi hissediyordu.

"Fredrick," Valentino, Elizabeth'e uzanmadan önce dostuna seslendi. "Buraya gel." Ardından acı çektirmek istemediği için Elizabeth'i tek hamlede kucağına çekti. Bacakları iki yanına düşecek şekilde bedenine sarıldı. Kızın yüzü omzuna düştüğünde sırtı deminki gibi gerilmişti. Bu biraz olsun rahatlamasını sağlamıştı.

Fredrick yatağın etrafında dolaşarak onların olduğu tarafa geldiğinde Valentino elbisenin iplerini çözmeye çalışmakla meşguldü. Fakat iplerin birbirine girdiğini görmek çenesini sıkmasına ve başka zaman söylemeyi tercih etmeyeceği kelimelerin dilinin ucuna dizilmesine sebep olmuştu. Çünkü elbiseyi Elizabeth kendi giymemişti. Beceriksiz parmaklar tarafından atılmıştı bu düğümler...

En sonunda elbiseyi kenara çektiğinde gördükleri şeyler karşısında hareket etmekte acele etmediler. Valentino, Elizabeth'in omzunun üzerinden eğilerek onun yaralarını uzun uzadıya incelerken Fredrick boğazını temizleyerek toparlandı.

"Leon, pansumanı benim yerime yapsa daha iyi olur. Aramızda eli bu işlere en yatkın olan kişi o."

Valentino bir kaç samiye düşündükten sonra onu onaylamak için dudaklarını aralamıştı. Fakat beklenmedik bir şekilde duydukları şey Elizabeth'in çatlamış sesi oldu.

"Hayır..." Dedi öksürmeden hemen önce.

Valentino her zamanki gibi durdu. Elizabeth gemiye bindiğinden beri tek yaptığı şey buydu zaten. Ne yaptığını, neden yaptığını anlamaya çalışarak hep duruyordu. Leon'un adını duymak onu harekete geçirmişti. Ters yönde.

"Sen hallet." Dedi Fredrick'e Elizabeth'i o sırada daha fazla zorlamak istemediği için.

Fredrick'te bu enteresan an karşısında şaşkın olsa bile Kaptan'ının sözünü ikiletmedi.

Hala sıcak olan suya batırdığı kumaşın fazla suyunu süzdü. Ardından Elizabeth'in ense kısmından başlayarak yoğunlaşmış olan kanı ovalamaya başladı. Hareketleri belki de gereğinden fazla nazikti. İlk kez bir kadına pansuman yaptığı için Valentino'nun kucağında olan kızıl saçlı prensese zarar vermek istemiyordu. Valentino'nun tepkisini de kestiremiyordu çünkü.

Kumaşın üzerindeki fazla kanı su ile yıkadı ve kaldığı yerden devam etti. En sonunda genç kadının beyaz teni gözle görülür hale gelmeye başladı.

Bu ikisinin de rahat bir nefes almasına sebep olsa da çok uzun sürmedi.

Yara izlerinin başlangıç ve bitiş noktalarını görmeye başladıklarında bunların basit bıçak yaraları olmadığını kolayca anlamışlardı.

İkisi de bunu anlayacak kadar uzun zamandır bu işin içindeydiler.

Valentino'nun üzerinden adeta dalga dalga öfke yayılıyordu. Şu an bu odada olmayanların bile bunu hissettiğine, Fredrick emindi.

Ama bir şekilse kolları arasında olan ve yanağını onun omzuna yaslayarak uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen Elizabeth her şeyden bir haberdi.

"Geri dönüyoruz." Ölümü andıran sesi ile emrini tekrarladı.

Fredrick artık onu hiçbir şekilde ikna edemeyeceğini biliyordu. Daha fazla fırtınaya kapılıp uzaklaşmalarını istemediği için işine ara verdi.

Kan ile boyanmış olan yumuşak kumaşı su dolu kovanın kenarına koydu. Ardından diğerlerine rotayı değiştirmelerini söylemek için hızlıca odadan çıktı.

Kapının açılması ile içeri dolan soğuk rüzgar ve yağmur Elizabeth'i amansız bir şekilde titretti. Bir kolunu sarılmaya çalışıyormuş gibi kaptanın beline götürdü ve yüzünü onun boynuna gömdü.

Valentino onu daha sıkı sardı. Bir elini kızıl saç tutamlarının arasına götürdü ve sıkı sıkı bastırdı.

"Tamam..." Dedi boğazından bir inleme döküldüğünde.

"Kaptan?" Bir gözünü zar zor aralayan Elizabeth'in sesi ağlamaklıydı.

"Buradayım." Bunu mu duymaya ihtiyacı vardı bilmiyordu. Fakat eğilerek kulağına fısıldamıştı.

"Kaptan..." Omuzları güçsüz bir hıçkırık ile sarsıldı. "Size yalan söylediğimi düşündüğünüzü biliyorum." Bilincinin yerine geldiği o bir kaç saniyede kendini açıklamaya çalıştı. "Ama ben size her şeyi söyleyecektim, yemin ederim! Arthur kendi kendine anladı her şeyi. O yüzden sizden önce bir şeyleri biliyordu."

"Tamam, yorma kendini." Her an bayılabilirmiş gibi kesik nefesler alması endişesini katlamıştı.

"Bugün ise kaçmadım. Sizinle konuşmadan böyle bir şey yapmazdım ben!"

"Sana inanıyorum." Derin mi derin nefesini vererek konuşurken sesi utançla titredi. Onu biraz olsun rahatlatmak için parmaklarını boydan boya saçlarında gezdirmeye başladı.

"Yani en başında yapmayı düşündüm. Ama sizin bana karşı olan tavırlarınızı gördükten sonra bunu yapamazdım. Hem bana karşı o kadar iyiydiniz ki size her şeyi anlatsam bana yardımcı olursunuz diye düşünmüştüm."

"Evet, muhtemelen elimden geleni yapmaya çalışırdım."

"Ama şimdi..." Bir başka hıçkırık daha. "Ama şimdi istemiyorum Kaptan..." Elizabeth tüm ağrılarına rağmen başını durmadan iki yana salladı. Her şeyi ama her şeyi tekrar yaşıyormuş gibi çaresizce ağladı.

"Hiçbir şeyin kalmayacak Elizabeth. Ne bu yaraların ne de bu hislerin... Hepsini, sana hissettirdiğim tüm kötü hisleri söküp alacağım senden."

"Ben," duydukları onu birazda olsa duraksattı. Bu Valentino'nun dakikalar sonra en rahat nefesini almasına sebep oldu. "Ben benden nefret ediyorsunuz sandım."

"Etmem gerekirdi." Valentino doğrusu buymuş gibi başını aşağı yukarı salladı. "Ama ne seni zindana kapatmalarını söylediğimde ne de kaçtığını zannettiğim anda sana karşı içimde nefretin zerresi bile yoktu."

"Ama sözleriniz ve ifadeniz-"

"Öyle olması gerekiyordu." Kaptan başını eğdi. Gerçekten utandığı nadir anlardan birindeydi. Yaptığı hareketlerin sonucunda doğru da olsa yanlışta olsa asla böyle hissetmezdi. Tuhaftı... "Senden nefret ediyor olmam gerekiyordu. Elbette sana yalan söylemeyeceğim. Kaçtığını düşündüğüm anda haftalardır iyi anlaştığımızı düşündüğüm için sana sinirlendim. Ama bu bir adım öteye geçemedi içimde. Ufak bir ateş olarak kaldı sadece."

"Özür dilerim. Bir daha böyle bir şey olmayacak." Sesi gittikçe kısıldı. Tekrar uyuyakalmak üzere olduğu açıktı.

"Öyle umut ediyorum."

"Etmenize gerek yok. Olacak olan bu." Prenses histerik bir şekilde güldü. Kaptan'ın kaşları an ve an çatıldı. "Size aşağıda da söylediğim gibi. Artık kaçmak istemiyorum. Ailemin yanından küçük bir kese altın ile ayrılırken düşündüğüm tek şey kendime sıfırdan bir hayat kuracağımdı. Çalışacaktım. Paramı kazanacaktım. Belki ileride aşık bile olabilirdim. Ama tüm bunların başında asıl hedefim, bu gemiye binerken size de söylediğim gibi özgür olmaktı." Valentino başını eğip onun yüzüne bakma cesareti gösterdiğinde dudaklarının kıvrılmış olduğunu gördü.

"Ve ben sana verdiğim sözü yerine getiremedim. Sana hala bir özgürlük veremedim." Dedi konuşmaya devam etmesi için. Tüm düşüncelerine ihtiyacı vardı. Aklından ne geçtiğini bilmeye ihtiyacı vardı...

"Ah, artık gerek yok Kaptan. Evimi özledim." Acı acı güldü. "Sanırım bir kuşu kafesine alıştırdığınızda göğe uçmasını beklemek aptallıktan başka bir şey değilmiş. Ben kafesimi gerçekten özledim. Doğru olanda bu olurdu zaten."

Elizabeth tekrardan uyuyakaldı. Kaptan'ı, gemisinden bile ağır bir vicdan azabı ile yalnız bıraktığının farkında değildi. Onun göğsünde, gözlerini bir kaç saatliğine kapatırken en azından ağrılarını biraz olsun görmezden gelebilecekti.

***

"Ne var?" Tüm mürettebatın aksine saatler sonra içeri girme cesareti gösteren Henry, Kaptan'ın bu ifadesi ile titredi.

"Perla'ya tekrardan yaklaştığımızı haber vermek istedim." Gözleri usulca, yatakta yüz üstü yatan Elizabeth'e kaydı. Derin bir uykuda gibiydi.

"Bana bak." Kaptan'ın sesi ile dikkatini toparladı ve gözlerini yataktan çekti. Başını çevirdiğinde yatağın yanındaki sandalyede oturan Kaptan ile tekrardan göz göze geldi. "Gemidekiler ne söylüyor? Bir şey görüp duyan var mıymış?"

"Pek sayılmaz." Bu cevabın Valentino'yu tatmin etmeyeceğini bildiği için başını eğmişti.

"Tamam, çıkabilirsin." Boynunu büken ve tek eli ile şakaklarına bastıran Kaptan'ın iyi bir ruh halinde olmadığını anlamak pek zor değildi.

Henry dışarı çıkmadı.

"Kaptan..." Dedi boğazını temizlerken. Bir şeyler söylemek için kıvrandığı açıktı. Kaptan başını kaldırmadan, kaşlarının altından ona baktı.

"Söyle." Dudaklarından dökülen tek sözcük bu oldu. Her ne söyleyecekse bunun Elizabeth veya onun bu hale gelmesi ile alakalı olduğunu düşünmüştü. Aslında biraz haklıydı da...

"Kaptan, içinde bulunduğumuz durumu ele alırsak eğer ne yapmak istediğinizi az çok ekip olarak tahmin edebiliyoruz. Fakat kimse bu durumdan memnun değil."

"Ne şans..." Kaptan histerik bir şekilde güldü. "Ben de değilim."

"Bahsettiğim şey bu değil." Kaptan'ın aslında söylemek istediğini anladığını bildiği halde kendini açıklamaya çalıştı.

"Kimse bu kadın için canını tehlikeye atmak istemiyor." Başıyla yataktaki bedeni işaret etti.

Kaptan ayağa kalktı. Aceleci adımlar ile üzerine yürüdü ve Henry'i dışarı çıkardı. Ardından dikkatli bir şekilde, ses çıkarmamaya dikkat ederek kapıyı ikisinin ardından kapattı. Elizabeth'in konuşulanları duymaması için o sırada elinden geleni yapmıştı.

"Kadın için değil zaten aptal herif." Henry'i ensesinden tutarak aşağı sürükledi. Bu sırada öfkesinin ona patlamaması için çenesini sıkmış, dişlerini gıcırdatmıştı.

Ona yandan bir bakış atan Henry, işlerin mürettebatın istediği gibi ilerkemeyeceğini anında anlamıştı.

Sonunda alt güvertenin kürek odasına ulaştıklarında Henry'i önden içeri fırlattı.

Bu sırada içeride olan ve kan ter içinde kürek çekmekle meşgul olan tüm ekip sesini kesmiş ve başlarını kaldırmışlardı. Henry'nin sarsılmış bedenini görmek hepsini şaşkına uğratmıştı.

Kaptan'larıyla göz göze geldiklerinde ise kürek çekmeye bir dakikalığına ara verdiler. Zaten nefes almaya da ihtiyaçları vardı...

"Elizabeth'e bunu yapan insanları arama sebebimiz Elizabeth'e karşı olan duygularımız değil." Hepsine hitaben konuşuyordu. Ve bunu sadece tek bir kez anlattığını belli edercesine işaret parmağını onlara sallamıştı. "Onları, bunu yapanları, neredeyse Elizabeth'i öldürecek olan kişileri bulmak isteme sebebimiz benim gemimden olan bir şeye zarar verilmesi!"

Hepsinin başı eğildi. Birbirlerine yandan bakışlar atarlarken Kaptan bir rüzgar gibi esip gürlemeye devam etti.

"Onun için değil. Ben söylediğim için yapacaksınız. Kasırga gemisinin korsanları olmanız için sizi seçtim ben. Şimdi iki tane basit hayduttan mı korkacaksınız?"

"Korktuğumuz için değil." Konuşmaya cesaret eden kişi Leon'du. "Bir esir için hayatımızı tehlikeye atmak istemiyoruz!" Onaylayan mırıltılar yükseldiğinde seslerini kesen bu sefer Fredrick oldu.

"Güçleri sadece bir kadına yeten ardından onu tekrardan kapımıza bırakan adamların sizi öldürebileceğini düşünüyorsanız zaten okyanusun dibini boylamanız çok uzun sürmeyecektir Leon."

Leon anında sesini kesti ve oturduğu yerde küçüldükçe küçüldü.

"Biri sizin geminizden olan birine dilediği şeyleri yapıyor!" Valentino, yukarıda yarı baygın bir şekilde yatan Elizabeth'i hatırladıkça mümkünmüş gibi daha da sinirleniyordu. "Greenwich'ten sonra en yüksek kademeye sahip bir korsan gemisinin, bunun üstesinden gelemeyeceğini düşünmek asıl aptallıktır."

Fredrick ayağa kalkıp onun yanına geldi ve elini Kaptan'ının koluna koydu. Onun için endişelendiğini ve bu yüzden sakinleşmesini istediğini beliritircesine de başını eğmişti.

Valentino sertçe kalkıp inen göğsünün ve alnını kaplayan ter tabakasının ancak o zaman farkına varabildi. Bu sıcak odada daha fazla duramayacağının da farkındaydı.

"Kendinize gelin." Diye son sözlerini söyledi ve Fredrick'in elini sertçe ittirerek orayı terk etti.

Nefes alamadığının oldukça farkındaydı. Yeni bir atağın onu sarıp sarmayacağını merak ederken odasına girdi.

Elizabeth'i bıraktığı halde buldu. Sadece ince ince titremeye başlamıştı. Ateşi bir türlü düşmediği için normal olduğunu düşündü.

Fakat ilgisini ona veremeden göğüs kafesini sıkıştıran kalbinin sesini duydu.

Üzerindeki gömleği vakit kaybetmeden çıkardı. Göğsü daralıyordu.

Odasının penceseresini açmayı düşündü. Fakat fırtına hala devam ediyordu. Elizabeth ise tir tir titriyordu...

Sandalyesindense yerin daha soğuk olduğunu düşünerek biraz olsun ferahlamak umudu ile direkt yere oturdu. Bir bacağını kendine çekti ve sırtını yatağına yasladı.

Bir kaç dakika kadar sonra ensesinde hissettiği temas ile irkilerek döndüğünde ona ufak bir gülümseme ile bakan Elizabeth'i gördü.

"İyi misiniz Kaptan?" Rahatlatıcı bir ifade takınmıştı.

Pansumanı yapıldıktan sonra sırtına merhem sürülmüş ve sargılarını güzelce tutturmuşlardı. Ardından bir kaç yudumda olsa içirdikleri şekerli su ve susadığı için zorlamalarına gerek kalmadan bitirdiği bir şişe rom ile rahat bir uyku çekmişti.

Normal hayatında pek fazla içen birisi değildi. Bu yüzden alkolün hala kanında dolandığı, buğulu mavi gözlerinden anlaşılıyordu.

En azından canı acımıyor diye düşündü Kaptan.

"İyiyim, Prenses." Rahatlatıcı bir şekilde gülümsediğini umdu.

"Yine prenses mi oldum?" Elizabeth bu durumla eğlenmiş gibiydi.

"Bu da ne demek?" Valentino aldığı nefesler ona yetmediği için güçlükle mırıldandı.

"Zindandayken bana Elizabeth diyordunuz..."

"Hmm..." Kaptan muzip bir ifade takındı. Bu sırada hala ensesinde ve omuzlarında gezinen narin parmaklar odaklanmasını biraz engelliyordu. Elizabeth muhtemelen ne yaptığının farkında bile değildi. "Ben adının bu olduğunu sanıyordum."

"Size değil!" Aniden sesini yükseltti. Ardından boğazını temizleyerek toparlandı.

Kaptan'ın dudaklarından ufak bir gülümseme geçti. Ciğerlerine dolan hava ile birlikte rahatlamaya başladığını hissetti.

"Neyse." Elizabeth homurdanarak elini geri çekti ve ateşinin yükselmemesi için üzerine örtülen incecik örtüye geri sarıldı. Ensesinden çekilen parmakların ardında bıraktığı soğukluk ile Valentino da gülmeyi kesmişti. "Benim uykum var Kaptan. Ve haftalar sonra bir yatakta yattığım için siz beni kovmadan uyuyabildiğim kadar uyusam iyi olacak."

"Bundan sonra istesende gidemezsin." Kaptan'ın mırıltısını duymayan Elizabeth Perla'ya ulaşmadan önce son kez uyuyakaldı. "Kafesini özlüyor olabilirsin." Valentino sırtını yatağa yaslarken başını yan çevirerek onun yüzüne baktı. "Ama sana verdiğim sözde bir orman var... İki dala takıldın diye ormana küsülür mü hemen?"

Hem de daha çiçekleri bile görmeden?

Yalnızca başını yatağın üzerine koyarak biraz olsun dinlenebilmek adına oturur pozisyonda, o da gözlerini kapattı.

İlk kez bir atağa bu kadar yaklaşmışken onu engelleyebildiğini o sırada fark etmemişti...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.