BÖLÜM I — KIZIL AY
Bazı geceler, dünya sessizliğe bürünürdü.
O gece de öyleydi.
Fakat Luneth'in üzerinde çöken sessizlik huzurun sessizliği değildi.
Bu, fırtınadan hemen önceki sessizlikti.
Gökyüzü henüz tamamen kararmamıştı. Günün son ışıkları, kraliyet şehrinin yüksek taş kulelerinin arasında soluk birer çizgi hâlinde kaybolurken, sokaklar yavaş yavaş gölgelerin hâkimiyetine giriyordu. Dar taş yollar, gün boyunca üzerlerinden geçen yüzlerce insanın ayak sesini çoktan unutmuş; dükkânların renkli tenteleri kapanmış; meydanlarda yükselen çeşmelerin sesi bile yaklaşan gecenin ağırlığı altında daha kısık çıkmaya başlamıştı.
Luneth halkı o gece evlerine erken dönmek istiyordu.
Hiçbiri bunun nedenini açıkça söylemiyordu.
Ama herkes biliyordu.
Gökyüzünde bir şey vardı.
Henüz görünmemişti.
Henüz kimse onu parmağıyla gösteremiyor, ona bir isim veremiyordu.
Ama oradaydı.
Yaklaşıyordu.
Ve dünya, yaklaşan şeyi bazen insanlardan önce hissederdi.
Rüzgâr bunu biliyordu.
Şehrin taşları bunu biliyordu.
Yüksek sarayın duvarlarında yuva yapan siyah kuşlar bunu biliyordu.
Ve yüzyıllardır unutulmuş, şehrin çok altında karanlığa gömülmüş taş bir tapınak...
O da biliyordu.
Vespera Vale ise bunların hiçbirini bilmiyordu.
En azından henüz.
On sekiz yaşındaki genç kız, kraliyet şehrinin kalabalık sokaklarından birinde yürürken gökyüzüne yalnızca bir kez bakmıştı.
Bulutlar koyuydu.
Fazlasıyla koyu.
Yaz geceleri Luneth'in gökyüzü genellikle açık olurdu. Ay, şehrin beyaz taşlarına gümüş renginde bir ışık bırakır; sarayın yüksek pencereleri uzaktan yıldızlar gibi parıldardı.
Ama bu gece...
Gökyüzü sanki nefesini tutuyordu.
Vespera pelerininin yakasını biraz daha yukarı çekti.
Soğuk değildi.
Tam tersine, hava garip bir şekilde sıcaktı.
Yine de ensesinde dolaşan ürperti geçmiyordu.
— Bu hiç normal değil, diye mırıldandı kendi kendine.
Önünden geçen yaşlı bir kadın bunu duymuş olmalıydı.
Kadın aniden durdu.
Vespera'ya baktı.
Gözleri bir anlığına gökyüzüne kaydı.
— Bu gece hiçbir şey normal olmayacak, dedi.
Sonra yürümeye devam etti.
Vespera arkasından baktı.
— İnsanlar neden bugün bu kadar garip?
Fakat cevap verecek kimse yoktu.
Yanından geçen herkes acele ediyordu.
Bazıları çocuklarının ellerini sıkıca tutuyor, bazıları dükkânlarının kapılarını normalden daha hızlı kapatıyordu. Bir fırıncı, henüz gün tamamen bitmeden ekmeklerini içeri taşıyordu.
Meydanın kenarında duran iki adam ise kısık seslerle konuşuyordu.
Vespera yanlarından geçerken istemeden onların söylediklerini duydu.
— Yalnızca bir söylenti.
— Söylenti mi? Gökyüzüne bak.
— Kızıl Ay'ın yeniden doğacağını mı söylüyorsun?
Vespera'nın adımları yavaşladı.
Adamların ikisi de hemen sustu.
Sanki söyledikleri kelimeler duyulmaması gereken şeylermiş gibi.
Vespera onlara dönüp baktığında adamlar çoktan uzaklaşmaya başlamıştı.
Kızıl Ay.
Bu ismi daha önce duymuştu.
Herkes duymuştu.
Luneth'te büyüyen her çocuk, bir noktada Kızıl Ay hikâyelerini dinlerdi.
Bazıları bunun yalnızca yaşlıların çocukları korkutmak için anlattığı bir efsane olduğunu söylerdi.
Bazıları ise...
Bazıları bu hikâyelerden hiç söz etmek istemezdi.
Vespera çocukken Kızıl Ay'la ilgili bir soru sorduğunu hatırlıyordu.
Kaç yaşında olduğunu bilmiyordu.
Belki yedi.
Belki sekiz.
O zamanlar yaşadığı evin penceresinden gece gökyüzünü izlemeyi severdi. Bir akşam, yaşlı bir kadının pazarda Kızıl Ay'dan bahsettiğini duymuştu.
Eve döndüğünde ise sormuştu.
“Kızıl Ay nedir?”
Ona cevap veren kişinin yüzü bir anda değişmişti.
Vespera o ifadeyi hâlâ hatırlıyordu.
Korku.
Gerçek, saf korku.
O günden sonra bu soruyu bir daha sormamıştı.
Ama şimdi...
Yıllar sonra...
İsmi yeniden duymuştu.
Ve bu kez insanlar korkuyordu.
Vespera yürümeye devam etti.
Luneth'in kraliyet şehri, dört krallığın en eski şehirlerinden biriydi.
Yüksek duvarlarla çevriliydi.
Duvarların ardında yüzlerce yılın tarihi saklıydı.
Saraylar.
Eski savaş alanları.
Kraliyet mezarları.
Terk edilmiş kuleler.
Ve halkın çoğunun varlığını bile bilmediği yerler.
Şehrin en eski bölgesi ise kuzey tarafında bulunuyordu.
Burası yeni Luneth'e benzemiyordu.
Yüksek binalar daha seyrekleşiyor, taş sokaklar daralıyor ve duvarlar zamanın etkisiyle çatlıyordu.
Vespera aslında o tarafa gitmeyi planlamıyordu.
Eve dönmesi gerekiyordu.
Ama sonra...
Bir şey gördü.
Sokağın diğer ucunda, üç kişi yürüyordu.
Siyah pelerinler.
Yüzleri görünmüyordu.
Bu tek başına garip değildi.
Gece yaklaşıyordu ve pelerin giymek olağandı.
Garip olan şey...
Üçünün de aynı anda, aynı şekilde yürümeleriydi.
Vespera durdu.
İçlerinden biri elini kaldırdı.
Pelerininin altından metalik bir parıltı göründü.
İnce.
Kıvrımlı.
Bir sembol.
Vespera gözlerini kısarak baktı.
Adam elini hemen pelerininin içine çekti.
Sonra üçü de dar bir sokağa girdi.
Vespera birkaç saniye boyunca oldukları yere baktı.
Sonra kendine kızdı.
— Hayır.
Başını iki yana salladı.
— Kesinlikle hayır.
Yürümeye devam etti.
İki adım attı.
Sonra durdu.
Arkasına baktı.
Dar sokak hâlâ oradaydı.
Karanlık.
Sessiz.
Ve gereğinden fazla davetkâr.
Vespera gözlerini kapattı.
— Merakın bir gün başıma bela olacak.
Bu sözleri daha önce de söylemişti.
Muhtemelen yine söyleyecekti.
Sonra yönünü değiştirdi.
Onları takip etmemeliydi.
Bunu biliyordu.
Üç yabancıyı, hava kararmak üzereyken, şehrin en eski ve en tenha sokaklarından birinde takip etmek...
Mantıklı değildi.
Hiç mantıklı değildi.
Fakat Vespera Vale hayatında mantıklı olmayan şeylere karşı her zaman gereğinden fazla merak duymuştu.
Dar sokağa girdiğinde üç kişiyi göremedi.
Adımlarını yavaşlattı.
Taş duvarların iki yanında yükseldiği geçit neredeyse tamamen boştu.
Pencerelerin çoğu kapalıydı.
Bazılarıysa yıllardır kullanılmamış gibiydi.
Rüzgâr yoktu.
Yine de Vespera, pelerininin eteklerinin hareket ettiğini hissediyordu.
Bir adım daha attı.
Sonra bir ses duydu.
Taş.
Taşa sürtünüyordu.
Vespera hemen duvara yaklaştı.
Sokağın sonunda üç pelerinli kişiyi gördü.
Bir kapının önünde durmuşlardı.
Hayır.
Bu bir kapı değildi.
İlk bakışta yalnızca eski bir taş duvar gibi görünüyordu.
Fakat adamlardan biri elini duvara bastığında...
Taşların arasında ince, kırmızı bir çizgi belirdi.
Vespera nefesini tuttu.
Çizgi büyüdü.
Bir sembole dönüştü.
Adam birkaç kelime söyledi.
Vespera kelimeleri duyamadı.
Ama sesini duydu.
Bu dil Luneth diline benzemiyordu.
Eskiydi.
Keskin.
Sanki kelimeler ağızdan çıkmak için değil, taşları uyandırmak için söyleniyordu.
Sonra...
Duvar hareket etti.
Vespera'nın gözleri büyüdü.
Taşlar ağır ağır birbirinden ayrıldı.
Karanlık bir geçit ortaya çıktı.
Üç kişi içeri girdi.
Ve taş duvar tekrar kapandı.
Vespera uzun süre olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızla atıyordu.
— Tamam.
Fısıldadı.
— Bu kesinlikle normal değil.
Sessizlik.
Vespera geçide doğru yürüdü.
Her adımıyla içindeki ses daha da yükseliyordu.
Geri dön.
Bu senin meselen değil.
Eve git.
Ama Vespera duvarın önünde durdu.
Parmaklarını taşın üzerine koydu.
Soğuktu.
Çatlaklar arasında hiçbir şey görünmüyordu.
Az önce bir kapının burada olduğuna dair hiçbir iz kalmamıştı.
Vespera elini geri çekti.
— Harika.
Duvara baktı.
— Şimdi ne yapacağım?
Tam arkasını dönmek üzereyken...
Köprücük kemiğinin altında ani bir sıcaklık hissetti.
Vespera durdu.
Elini yavaşça pelerininin yakasına götürdü.
Sıcaklık birkaç saniye sürdü.
Sonra kayboldu.
Vespera kaşlarını çattı.
— Ne...
Gökyüzünde bir gürültü duyuldu.
Gök gürültüsü değildi.
Daha derin bir sesti.
Sanki...
Çok uzakta, devasa bir şey hareket etmişti.
Vespera başını kaldırdı.
Dar sokaktan gökyüzünün yalnızca küçük bir kısmı görünüyordu.
Bulutlar ağır ağır hareket ediyordu.
Ve aralarından...
Bir ışık sızmaya başladı.
Kırmızı.
Vespera'nın nefesi kesildi.
Kızıl Ay doğdu.
O anda Luneth'in hiçbir yerinde sessizlik kalmadı.
Şehrin uzak bölgelerinden bağırışlar yükseldi.
Kapılar açıldı.
İnsanlar sokaklara çıktı.
Bazıları korkuyla gökyüzüne bakıyor, bazıları ise gördüklerinin gerçek olmadığına inanmak istercesine gözlerini ovuşturuyordu.
Ay...
Kırmızıydı.
Sanki gökyüzünde devasa bir damla kan asılı kalmıştı.
Şehrin beyaz taşları artık gümüş renginde değildi.
Kırmızı ışık her yere yayılmıştı.
Kuleler.
Saray.
Dar sokaklar.
Vespera'nın elleri.
Her şey.
Kızıl.
Ve o anda...
Taş duvar yeniden hareket etti.
Vespera geriye sıçradı.
Çatlakların arasından kırmızı ışık sızdı.
Aynı sembol yeniden ortaya çıktı.
Bu kez Vespera daha dikkatli baktı.
Sembol...
Yedi parçadan oluşuyordu.
Birbirine bağlı çizgiler.
Altı belirgin şekil.
Ve...
Yedinci yerde boşluk.
Vespera'nın kalbi bir anlığına duracakmış gibi oldu.
Duvar tamamen açıldı.
Karşısında karanlık bir geçit vardı.
İçeriden soğuk hava yükseliyordu.
Vespera birkaç saniye bekledi.
Sonra:
— Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyorum.
Bir adım attı.
— Ama artık çok geç.
Ve karanlığın içine girdi.
Geçit aşağı doğru uzanıyordu.
Vespera'nın ayak sesleri taş duvarlardan yankılanıyordu.
Her şey eskiydi.
Fazlasıyla eski.
Bazı duvarlarda silinmiş yazılar vardı.
Bazılarında ise anlamını bilmediği semboller.
Vespera ilerledikçe şehirden gelen sesler azaldı.
Bir süre sonra tamamen kayboldular.
Artık yalnızca kendi nefesini duyabiliyordu.
Ve...
Çok uzaktan gelen fısıltıları.
Vespera durdu.
Başını kaldırdı.
Fısıltılar hemen sustu.
— Harika.
Dudaklarını sıktı.
— Gerçekten harika.
Bir süre daha yürüdü.
Sonunda geçit genişlemeye başladı.
Karşısında devasa bir kapı yükseliyordu.
Kapının üzerinde zamanın aşındıramadığı kabartmalar vardı.
Yedi daire.
Altısı birbirine bağlıydı.
Yedinci ise...
Boştu.
Vespera yaklaştı.
Bu kez köprücük kemiğinin altındaki sıcaklık geri döndü.
Daha güçlüydü.
Elini göğsüne götürdü.
— Bu da ne?
Sıcaklık arttı.
Vespera geri çekildi.
Tam o anda kapı kendiliğinden açıldı.
İçeriden buz gibi hava geldi.
Vespera'nın saçları yüzüne doğru savruldu.
Ve kapının ardında...
Tapınak vardı.
Tapınak, Vespera'nın daha önce gördüğü hiçbir yere benzemiyordu.
Tavan o kadar yüksekti ki karanlıkta kayboluyordu.
Devasa taş sütunlar iki tarafta yükseliyor, üzerlerindeki eski oymalar kırmızı ay ışığı altında soluk bir şekilde parlıyordu.
Ama burada pencere yoktu.
Kızıl ışığın nereden geldiğini Vespera anlayamadı.
Yine de tapınağın tamamı...
Kırmızı bir gölgeyle aydınlanıyordu.
Ortada büyük bir taş platform vardı.
Ve platformun arkasında...
Duvarı tamamen kaplayan devasa bir kabartma.
Vespera yavaşça ona doğru yürüdü.
Kalbi hızlanıyordu.
Duvara yaklaştıkça şekiller belirginleşti.
Birincisi...
Çatlamış bir alev.
İkincisi...
Birbirine geçmiş iki hilal.
Üçüncüsü...
Ortası yarılmış bir damla.
Dördüncüsü...
Kapalı bir göz.
Beşincisi...
Kırık bir anahtar.
Altıncısı...
İkiye bölünmüş bir ay.
Ve...
Yedincisi.
Vespera'nın adımları durdu.
Diğerlerinin aksine...
Yedinci sembolün bulunduğu yerde tamamlanmış bir şekil yoktu.
Taşa kazınmış eski, anlaşılmaz bir işaret vardı.
İnce çizgilerden oluşuyordu.
Kırık bir hilali andırıyor...
Ortadan aşağı doğru uzanıyor...
Ve sonunda küçük bir şekille son buluyordu.
Vespera farkında olmadan köprücük kemiğinin altına dokundu.
Bir anlığına...
Bir şey hatırlamış gibi oldu.
Fakat ne olduğunu anlayamadı.
Duvara biraz daha yaklaştı.
— Yedi mühür...
Fısıltısı tapınakta yankılandı.
O anda...
Arkasından bir ses geldi.
— Oraya dokunma.
Vespera dondu.
Sesi daha önce hiç duymamıştı.
Erkekti.
Soğuk.
Sakin.
Ama içinde saklanmış bir tehdit vardı.
Vespera yavaşça arkasını döndü.
Tapınağın girişine yakın bir yerde biri duruyordu.
Karanlık pelerin giymişti.
Yüzünün büyük kısmı gölgelerin içinde kalıyordu.
Vespera onun ne zaman geldiğini duymamıştı.
Bu durumdan hiç hoşlanmadı.
— Beni takip mi ettin?
Yabancı cevap vermedi.
Vespera kaşlarını kaldırdı.
— Bu sessizlik “evet” anlamına mı geliyor?
Adam birkaç adım öne çıktı.
Kızıl ışık yüzünün bir kısmını aydınlattı.
Gençti.
Vespera'nın tahmin ettiğinden daha genç.
Koyu renk saçları alnına düşüyordu.
Yüz hatları keskin ve sakindi.
Fakat gözlerinde...
Vespera'nın sevmediği bir şey vardı.
Kontrol.
Sanki bulunduğu yerde her şeyin kontrolünün kendisinde olması gerektiğine inanıyordu.
— Burada olmamalısın, dedi yabancı.
Vespera kısa bir kahkaha attı.
— Ne kadar ilginç. Aynı şeyi sana da söyleyecektim.
Yabancının yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
— Çıkış yolunu biliyor musun?
— Buraya girdiğim yolu biliyorum.
— O yol kapandı.
Vespera sustu.
— Ne?
Yabancı başıyla girişe işaret etti.
Vespera arkasına baktı.
Gerçekten de...
Giriş artık görünmüyordu.
Taş duvar tamamen kapanmıştı.
Vespera birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra yabancıya döndü.
— Bunu sen mi yaptın?
— Hayır.
— Bana güvenmemi mi bekliyorsun?
— Hayır.
Bu cevap Vespera'nın bir anlığına susmasına neden oldu.
Yabancı devam etti.
— Çünkü ben de sana güvenmiyorum.
Vespera gözlerini kıstı.
— Harika. Aynı fikirdeyiz.
Adamın dudaklarının kenarında neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir hareket oldu.
Gülümseme değildi.
Ama ona yakındı.
Vespera bunu görmezden geldi.
— Sen kimsin?
— Önce sen.
— Ben önce sordum.
— O hâlde cevabı beklemelisin.
— Ne kadar sinir bozucu olduğunu biliyor musun?
— Bunu ilk söyleyen sen değilsin.
Vespera ona baktı.
Bu adamdan neden hoşlanmadığını henüz bilmiyordu.
Belki ses tonuydu.
Belki de yüzündeki o aşırı sakin ifadeydi.
Ama kesin olan bir şey vardı.
Onu tanımak istemiyordu.
Ve yine de...
İçinde garip bir his vardı.
Sanki bu yabancı...
Yanlış zamanda, yanlış yerde karşısına çıkmamıştı.
Fakat Vespera kader gibi şeylere inanmazdı.
Henüz.
Tapınağın derinliklerinden bir ses yükseldi.
Bu kez ikisi de sustu.
Taşların altından gelen...
Ağır bir sürtünme sesi.
Yabancı hemen başını çevirdi.
Vespera onun yüzündeki sakinliğin ilk kez değiştiğini gördü.
— Ne oldu? diye sordu.
Adam ona bakmadı.
— Sessiz ol.
Vespera'nın kaşları kalktı.
— Bana emir vermeyi—
Ses.
Bu kez daha yakındı.
Tapınağın karanlık köşelerinden biri hareket etti.
Vespera gözlerini kıstı.
Bir şey gördüğünü sandı.
Fakat...
Orada hiçbir şey yoktu.
Sonra ikinci bir hareket.
Yabancı bir anda Vespera'nın kolunu tuttu.
Vespera tepki vermeye fırsat bulamadan onu taş sütunlardan birinin arkasına çekti.
— Hey!
— Sessiz.
Vespera elini kurtarmaya çalıştı.
— Elimi bırak.
Yabancı onu bıraktı.
Fakat tam o anda...
Tapınağın ortasında bir gölge hareket etti.
Vespera nefesini tuttu.
Gölge...
İnsan biçiminde değildi.
Yavaşça ilerliyordu.
Taş zeminde hiçbir ayak sesi çıkarmıyordu.
Vespera'nın kalbi hızlandı.
Yabancı fısıldadı:
— Buraya yalnız gelmedin.
— Sen de yalnız değilsin.
— Bunu şimdi tartışmanın sırası değil.
Vespera dişlerini sıktı.
Ne kadar haklı olursa olsun, bundan nefret ediyordu.
Gölge yaklaşıyordu.
Sonra...
Tapınağın başka bir köşesinden üç pelerinli kişi çıktı.
Vespera onları hemen tanıdı.
Sokakta takip ettiği kişiler.
Yabancı da onları görmüştü.
— Tanıyor musun? diye fısıldadı Vespera.
— Hayır.
— Ben onları takip ettim.
Adam ona döndü.
— Ne yaptın?
— Uzun hikâye.
— Burada olmanın sebebi onlar mı?
— Büyük ihtimalle.
Yabancı derin bir nefes aldı.
— Harika.
Vespera gözlerini kıstı.
— Bu kelimeyi benden çalmayı bırak.
Adam cevap veremeden pelerinli kişilerden biri konuştu.
Sesi tapınakta yankılandı.
Kadim dilde konuşuyordu.
Vespera hiçbir şey anlamadı.
Ama...
Duvar.
Yedi mühür.
Kabartma.
Hepsi aynı anda parlamaya başladı.
Vespera'nın köprücük kemiğinin altındaki sıcaklık bir anda yakıcı bir acıya dönüştü.
Nefesi kesildi.
Elini o bölgeye bastırdı.
— Ah...
Yabancı hemen ona baktı.
— Ne oldu?
— Hiçbir şey.
— Yüzün bembeyaz.
— Senin yüzün zaten bembeyaz.
Adam bir anlığına ona baktı.
Vespera, bu durumda bile kendini susturamadığına inanamadı.
Yedinci sembol...
Duvarın üzerinde hafifçe ışıldadı.
Vespera bunu gördü.
Kalbi hızlandı.
— Oraya bak.
Yabancı duvara döndü.
Tam o anda...
Pelerinli kişilerden biri başını kaldırdı.
— Biri var.
Vespera ve yabancı aynı anda birbirlerine baktılar.
— Kaçış yolu? diye fısıldadı Vespera.
— Bilmiyorum.
— Harika.
— Bu kelimeyi kullanmayı bırak.
— Sen kullandın!
Pelerinli kişi onların olduğu yöne döndü.
Yabancı bir anda Vespera'nın bileğini tuttu.
— Koş.
Ve koştular.
Tapınağın karanlığı onları yuttu.
Vespera hayatında daha önce hiç tanımadığı birine güvenmek zorunda kalmamıştı.
En azından böyle bir durumda.
Adamın kim olduğunu bilmiyordu.
Neden orada olduğunu bilmiyordu.
Ve ondan hâlâ hoşlanmıyordu.
Ama arkasındaki insanların kim olduğunu da bilmiyordu.
Tek bildiği...
Onların kendisini görmemesi gerektiğiydi.
Nedenini bilmiyordu.
Bu düşünce aklına nereden gelmişti, onu da bilmiyordu.
Ama biliyordu.
Kaç.
Bu kelime zihninde yankılanıyordu.
Kaç.
İkisi dar bir koridora girdiler.
Arkadaki sesler yaklaşmaya başladı.
Vespera nefes nefese:
— Burası nereye gidiyor?
— Bilseydim söylerdim.
— Çok yardımcı oldun.
— Şu anda hayattasın.
— Şimdilik!
Yabancı aniden durdu.
Vespera ona çarpmamak için son anda durabildi.
Önlerinde...
Bir uçurum vardı.
Koridor burada sona eriyordu.
Aşağıda yalnızca karanlık görünüyordu.
Vespera'nın yüzü düştü.
— Harika.
Yabancı ona baktı.
— Bu kez ben söylemedim.
— Sessiz ol.
Arkadaki ayak sesleri yaklaşıyordu.
Vespera duvarlara baktı.
Başka bir yol.
Bir kapı.
Herhangi bir şey.
Yoktu.
Sonra yabancı karanlığın diğer tarafına baktı.
Vespera onun gözlerini takip etti.
Uzakta...
İnce bir taş köprü vardı.
Köprünün büyük kısmı yıkılmıştı.
Ama geçmek imkânsız görünmüyordu.
Vespera adama baktı.
— Ciddi olamazsın.
— Başka seçeneğin var mı?
— Evet.
— Nedir?
— Ölmemek.
Adam ilk kez gerçekten gülümsedi.
Çok kısa sürdü.
Ama Vespera gördü.
Ve istemeden...
Bir anlığına neden olduğunu anlamadığı bir şey hissetti.
Sonra kendine geldi.
— Hayır.
— Arkana bak.
Vespera baktı.
Pelerinli kişiler koridorun sonunda görünmüştü.
— Tamam.
Yabancı köprüye doğru ilerledi.
Vespera arkasından:
— Eğer düşersem seni suçlayacağım!
— Düşme.
— Ne kadar mükemmel bir tavsiye!
Köprüye ilk o çıktı.
Taşlar ayaklarının altında çatırdadı.
Vespera nefesini tuttu.
Yabancı diğer tarafa doğru ilerledi.
Sonra Vespera da ilk adımını attı.
Köprü sallandı.
— Hayır.
Bir adım daha.
— Hayır, hayır.
Arkasından bir ses geldi.
Pelerinli kişiler yaklaşmıştı.
Vespera hızlandı.
Tam ortadayken...
Taşlardan biri kırıldı.
Vespera'nın ayağı kaydı.
Bir çığlık atmaya fırsat bulamadan aşağı doğru düştü.
Ama...
Bir el bileğini yakaladı.
Vespera havada asılı kaldı.
Yukarı baktı.
Yabancı.
Tek eliyle taş kenara tutunmuş, diğer eliyle Vespera'nın bileğini sıkıca kavramıştı.
— Seni tutuyorum, dedi.
Vespera nefes almaya çalıştı.
— Fark ettim.
— Şimdi konuşmayı bırak.
— Bana emir vermeyi bırak!
— Şu an mı?
— Özellikle şu an!
Adam başını iki yana salladı.
Sonra bütün gücüyle Vespera'yı yukarı çekti.
Vespera taş zemine düştüğünde birkaç saniye hareket edemedi.
Yabancı da hemen ayağa kalktı.
— Kalk.
Vespera ona baktı.
— Az önce beni kurtardın.
— Evet.
— Teşekkür etmemi bekleme.
— Beklemiyordum.
Vespera ayağa kalktı.
— Çünkü sen de az önce benim yüzümden—
Yabancı kaşını kaldırdı.
— Benim yüzümden mi?
Vespera durdu.
— Tamam. Belki biraz benim yüzümden.
— Ne kadar cömert.
Pelerinli kişiler köprüye ulaşmıştı.
Yabancı Vespera'nın elini tekrar tuttu.
Bu kez Vespera itiraz etmedi.
— Şimdi koşuyoruz, dedi.
— Bu kez aynı fikirdeyim.
Ve yeniden koştular.
Onların arkasında tapınak uyanıyordu.
Duvarların içindeki taşlar hareket ediyordu.
Eski semboller kırmızı ışıkla yanıyor, yüzyıllardır kapalı kalmış geçitler açılıyordu.
Ve tapınağın en büyük duvarında...
Altı mühür ışıldıyordu.
Kül.
Gölge.
Kan.
Göz.
Anahtar.
Ay.
Altı sembol birbirine bağlandı.
İnce kırmızı çizgiler, taş kabartmanın üzerinde ilerledi.
Yedinci boşluğa doğru yaklaştı.
Fakat...
Yedinci sembole ulaştıklarında durdular.
Sanki bir şey eksikti.
Sanki...
Biri henüz yerini almamıştı.
Yüzyıllardır unutulmuş taşların arasında bir ses yükseldi.
Fısıltı.
O kadar eskiydi ki artık hiçbir insan onu anlayamazdı.
Ama tapınak anlıyordu.
Ve gökyüzündeki Kızıl Ay...
O da duyuyordu.
Vespera ve yabancı sonunda dar bir geçide ulaştılar.
Geçidin sonunda soluk bir ışık vardı.
Çıkış.
Vespera bunu görünce hızlandı.
Fakat tam o anda...
Arkasından güçlü bir ses geldi.
Taşlar çökmeye başladı.
— Koş! diye bağırdı yabancı.
Vespera koştu.
Önlerindeki geçidin tavanından taşlar düşüyordu.
Bir parça Vespera'nın önüne düştü.
Yabancı onu kolundan çekerek kenara aldı.
Bir taş daha.
Bu kez yabancı geriye çekilmek zorunda kaldı.
Vespera onun elini bıraktı.
İkisi birbirinden ayrıldı.
— Hey!
Vespera geri dönmeye çalıştı.
Fakat aralarına büyük bir taş düştü.
Yabancı karşı tarafta kaldı.
Vespera ona baktı.
— Orada mısın?
— Hayır, diye ses geldi.
Vespera istemeden gözlerini devirdi.
— Şaka yapmanın sırası mı?
— Hayattayım.
Vespera taşların üzerinden geçmeye çalıştı.
— Bekle.
— Ne yapıyorsun?
— Seni bırakmayacağım.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra:
— Beni tanımıyorsun.
Vespera durdu.
Bu doğruydu.
Yüzünü bile tam olarak bilmiyordu.
Adını bilmiyordu.
Nereden geldiğini bilmiyordu.
Belki tehlikeliydi.
Belki onu buraya getiren şeyin bir parçasıydı.
Belki...
Belki onu takip eden insanlar ondan kaçıyordu.
Fakat Vespera yalnızca şunu söyledi:
— Sen de beni tanımıyorsun.
Yabancı cevap vermedi.
Vespera taşın üzerinden atladı.
— Ama az önce beni kurtardın.
— Mecburdum.
— Ben de öyleyim.
Vespera bir taş parçasını kenara itti.
— Neden?
— Çünkü seni burada bırakırsam...
Bir an durdu.
Kendisi de cevabını bilmiyordu.
Sonra:
— Çünkü bu gece yeterince garip zaten.
Yabancı bu kez gerçekten güldü.
Kısa.
Sessiz.
Vespera o sesi duyduğunda, içinde yine açıklayamadığı o garip his oluştu.
Ama bunun üzerinde düşünmek için zamanı yoktu.
Taşları kaldırmaya devam etti.
Sonunda aralarında yeterli bir boşluk oluştu.
Yabancı diğer tarafa geçti.
İkisi aynı anda birbirlerine baktılar.
Bir an.
Yalnızca bir an.
Vespera onun yüzünü daha net gördü.
Kızıl ışık gözlerinde yansıyordu.
Adamın da ona baktığını fark etti.
Sanki o da...
Vespera'nın yüzünü ilk kez gerçekten görüyordu.
Sonra yabancı:
— Gitmemiz gerekiyor.
Vespera hemen kendine geldi.
— Evet.
Birlikte çıkışa doğru koştular.
Tapınağın dışına çıktıklarında gece tamamen çökmüştü.
Luneth'in üzerinde Kızıl Ay yükseliyordu.
Şehir...
Panik içindeydi.
Uzaktan çan sesleri duyuluyordu.
İnsanlar sokaklarda koşuyordu.
Bazıları gökyüzüne bakıyor, bazıları evlerinin kapılarını kapatıyordu.
Vespera ve yabancı, tapınağın girişinden birkaç metre uzaklaştıktan sonra durdular.
İkisi de nefes nefeseydi.
Vespera pelerininin yakasını düzeltti.
Sonra yabancıya döndü.
— Sanırım...
Sustu.
Teşekkür etmek istemiyordu.
Yabancı bunu anlamış gibi görünüyordu.
— Söyleme.
Vespera kaşlarını çattı.
— Ne?
— Teşekkür edecektin.
— Hayır.
— Edecektin.
— Etmeyecektim.
Yabancının yüzünde yine o hafif gülümseme belirdi.
Vespera bundan gereğinden fazla rahatsız oldu.
— Hem, dedi, sen de benim yardımım olmadan orada kalırdın.
— Senin yardımın mı?
— Taşları kaldırdım.
— Hatırlıyorum.
— O zaman teşekkür et.
— Hayır.
Vespera ona baktı.
— Ne kadar sinir bozucu olduğunu biliyor musun?
— Bana ilk söyleyen sen değilsin.
Vespera birkaç saniye sessiz kaldı.
— Aynı cümleyi daha önce de söyledin.
— Demek ki doğru.
Vespera gözlerini devirdi.
Yabancı gökyüzüne baktı.
Kızıl Ay ikisinin üzerine kan renginde bir ışık bırakıyordu.
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Vespera:
— Adını söylemeyecek misin?
Yabancı ona döndü.
— Sen söyleyecek misin?
— Hayır.
— O hâlde sorun yok.
— Bu bir sorun.
— Benim için değil.
Vespera derin bir nefes aldı.
Tam o anda uzaktan askerlerin sesleri duyuldu.
Yabancının yüzü aniden değişti.
Vespera bunu fark etti.
— Ne oldu?
Adam seslerin geldiği yöne baktı.
— Gitmem gerek.
— Neden?
— Çünkü burada olmamam gerekiyor.
Vespera kollarını bağladı.
— Çok açıklayıcı.
Yabancı birkaç adım geri çekildi.
— Bu geceyi unut.
Vespera kısa bir kahkaha attı.
— Bunu söylemen, unutma ihtimalimi tamamen yok etti.
Yabancı ona baktı.
Uzun bir an.
Sonra:
— Bir daha karşılaşırsak...
Vespera kaşını kaldırdı.
— Ne olacak?
Adamın gözlerinde tuhaf bir ifade belirdi.
— Umarım karşılaşmayız.
Vespera istemeden gülümsedi.
— Aynı fikirdeyim.
Yabancı arkasını döndü.
Gölgelerin arasına doğru yürümeye başladı.
Vespera birkaç saniye onu izledi.
Sonra:
— Hey!
Adam durdu.
Arkasını dönmedi.
Vespera bağırdı:
— Bir daha karşılaşırsak seni kurtarmam!
Kısa bir sessizlik.
Sonra yabancı başını hafifçe çevirdi.
— Buna güveniyorum.
Ve karanlığın içinde kayboldu.
Vespera uzun süre olduğu yerde kaldı.
Gökyüzünde Kızıl Ay vardı.
Şehrin üzerinde çanlar çalıyordu.
Ve köprücük kemiğinin altında...
Hafif bir sıcaklık yeniden ortaya çıktı.
Vespera elini pelerininin altına götürdü.
Kalbi hızlandı.
Neden olduğunu bilmiyordu.
Tapınakta gördüğü sembol aklına geldi.
Yedi mühür.
Altı sembol.
Ve...
Bilinmeyen yedinci.
Vespera başını kaldırdı.
Kızıl Ay'a baktı.
O gece, dünyada hiç kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.
Vespera'nın kendisi bile.
Hiç kimse, Luneth'in sokaklarında kaybolan o on sekiz yaşındaki kızın, yüzyıllardır aranan bir sırrı taşıdığını bilmiyordu.
Hiç kimse onun bedeninde saklı olan işaretin...
Unutulmuş tapınağın duvarlarında bulunduğunu bilmiyordu.
Hiç kimse...
Yedinci Mührün nefes aldığını bilmiyordu.
Ve hiç kimse, o gece tapınaktan ayrılan yabancının...
Valthoria Krallığı'nın veliaht prensi olduğunu bilmiyordu.
Onun adı...
Draven Valthorne'du.
Fakat bu sır henüz Vespera'ya ait değildi.
Henüz.
Çünkü kader bazen insanları isimleriyle tanıştırmazdı.
Önce onları birbirine karşı getirirdi.
Sonra...
Her şeyi değiştirirdi.
Gökyüzündeki Kızıl Ay, Luneth'in üzerinde yükselmeye devam etti.
Ve çok uzaklarda...
Yüzyıllardır sessiz kalan bir kehanet yeniden uyanmaya başladı.
“Kızıl Ay yükseldiğinde...”
Rüzgâr taşların arasında dolaştı.
“Kayıp varis geri dönecek.”
Tapınağın karanlığında bir ışık yandı.
“Ve Kızıl Ay yedinci kez göğü boyadığında...”
Altı mühür parladı.
Yedincisi sessiz kaldı.
“Yedinci Mühür kanla açılacak.”
🌕🩸
BÖLÜM SONU
