George beni ani bir hamleyle kavrayıp omzuna aldı ve hızla koşmaya başladı.
— Hortlaklar onu tutacak, bu ona zaman kaybettirir! — diye kükredi.
Başımı omzundan geriye doğru uzattığımda iblisi net olarak seçemiyordum; ancak arkamızda bıraktığı patlamalar, havaya uçan devasa kaya parçaları ve ağaçların kibrit çöpü gibi kırılışı onun ne kadar yakında olduğunun kanıtıydı. George, o yaşlı bedeninden beklenmeyecek, neredeyse doğaüstü bir süratle ağaçların arasından süzülüyordu.
İblis, George’un öngördüğü gibi peşine takılan hortlak sürüsünün saldırısıyla yavaşlamak zorunda kaldı. Aramızdaki mesafe nihayet açılıyordu. George sert bir duruşla beni yere bıraktı. Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu, nefes nefese kalmıştı:
— İblis... Seni... istiyor...
— N-Ne?!
— Sende... — dedi, derin bir nefes alarak. — ...özel bir kan var.
Gözden uzak, kayalık bir alanda saniyelerle yarışarak nefeslendik. George hızla açıklamaya koyuldu:
— İblisler bu dünyada formlarını korumak ve yaşayabilmek için insan kanıyla beslenirler. Ve senin damarlarındaki kan, sıradan binlerce insanınkine bedel. Onlar için adeta bir güç kaynağısın!
Parmağıyla ağaçların bittiği geniş, mistik bir meydanı işaret etti:
— Monolitler orada dizilidir. Eğer senin adına dikilen monoliti bulup yıkabilirsen, mühürleri bozup onları kendi safımıza çekebiliriz!
— Peki ya bunu nasıl ya—
Sözüm, sık ormanın derinliklerinden gelen dehşet verici bir sesle kesildi. Havayı yırtan bu gümbürtünün ne olduğunu anlamadığım için kendimi hemen toprağa fırlattım. Tam o anda, nefes kesen bir süratle, o ölümcül ışık hüzmesi bir kez daha karanlığı delip geçti.
Ancak bu seferki hedef ben değildim; ışık doğrudan George’un göğsüne doğru nişan alınmıştı. George, muazzam bir refleksle havada takla atarak bu yıkıcı darbeden sıyrılmayı başardı ve yere indiği gibi bağırdı:
— Hemen oraya git ve kendi monolitini yık!
Fakat içimi kaplayan o saf, katıksız korku yüzünden parmağımı bile oynatamıyordum. Bacaklarım beton gibi ağırlaşmıştı. İçimden çaresizce mırıldanıyordum: O-o da neydi öyle? B-bu adam... İblis nasıl bu kadar güçlü olabiliyor? Hayır! Hayır, ölmek istemiyorum!
Ben korkumla savaşırken, zifiri karanlığın içinden George’un üzerine devasa bir gölge çullandı; bu kesinlikle iblisin kendisiydi!
George, saldırının nereden geleceğini milimetrik olarak biliyormuş gibi, sağ elini yere vurdu. Toprağı yararak çıkan kalın, rünlerle bezeli zincirler iblisi havada yakalayıp kıskıvrak bağladı. İşte o an George, insan sınırlarını aşarak devasa, kaslı ve yarı canavar bir forma dönüştü. Havayı yırtan, kulakları sağır eden cinsten sağlam bir yumruğu iblisin tam göğsüne indirdi! Yumruğun şiddetiyle etraftaki toprak dalgalandı. George, sırtındaki çantayı tek bir hamlede parçaladı, içinden parıldayan efsanevi bir kılıç çıkarıp bana doğru fırlattı.
Bozulmuş, aşırı kalın ve yankılanan canavarsı sesiyle haykırdı:
— JOHN! HEMEN KAÇ VE ONU YIK!
İblis, George’un vurduğu darbeden sıyrılıp zincirleri zorlayarak yeniden saldırdı. George canavarca bir güçle onu tekrar kollarıyla bloke etti.
— KAÇ!
Yerdeki kılıcı hızla kavrayıp oradan arkama bile bakmadan kaçmaya başladım. Bacaklarım dermanını yitirmişti, adeta tutmuyordu ama yine de bir şekilde koşuyordum. Gözlerime hücum eden gözyaşlarından önümü göremiyordum ama yine de koşuyordum. Bedenim bitmişti, adım atacak halim yoktu ama bir şekilde koşuyordum.
Sonunda sert bir monolite çarparak durabildim. Üzerindeki kazınmış isimleri karanlıkta zar zor seçebiliyordum. Çılgınlar gibi kendi adımı arıyordum. O esnada arkamdaki ormanda George ve iblis büyülerin, zincirlerin ve pençelerin savaşıyla ortalığı tam anlamıyla savaş alanına çevirmişlerdi. İsimleri hızla tararken, nihayet kendi ismimin yazılı olduğu monoliti buldum.
Ancak kılıcı havaya kaldıracak bile gücüm kalmamıştı. Ağır kılıcı tüm gövdemle kavrayıp taşa doğru vurdum. Metalik sert bir ses çıktı ama monolit çizilmedi bile. O an çaresizlik içinde kendi kendime sayıklamaya başladım:
— ÖLMEK İSTEMİYORUM!
— ÖLMEK İSTEMİYORUM!
— ÖLMEK İSTEMİYORUM!
Tüm enerjimi, öfkemi ve hayatta kalma arzumu bir araya getirip kılıcı son kez havaya kaldırıp indirdim. Bu sert darbeyle monolit yavaş yavaş çatlamaya başladı ve gürültüyle yere yıkıldı. Göğsümden büyük bir yük kalkmıştı, bir anlığına rahat nefes aldım.
Fakat bu sevinç çok kısa sürdü. Bir anda etrafımda, toprağın altından sıyrılan düzinelerce hortlak belirdi! Çürümüş elleriyle üzerime çullanarak beni yere doğru bastırmaya, korkunç bir kuvvet uygulamaya başladılar. Zaten tamamen bitik ve tükenmiş olan bedenim bu ani baskıya dayanamadı; dizlerim büküldü ve acı içinde yere çöktümAyağa kalkmaya çalıştım ama üzerime üşüşen hortlakların ağırlığı buna engel oluyordu. Ben kurtulmak için çırpınırken, aniden kafamın üzerinde soğuk bir ayak hissettim. Bu dokunuş, ruhumu donduracak kadar tehditkârdı. Tam o anda, ölümün kıyısındayken, George’un daha önce anlattığı o hayal meyal sözler yankılandı zihnimde:
"Hor...lak...lar sa...na kor...kun ile tut...unur...lar..."
Yapmam gereken şey çok barizdi ama içimi kemiren bu ölüm korkusuyla bunu başarmak imkânsız gibiydi. Fakat kafamdaki baskı daha da artıp kafatasım çatlayacak gibi olunca öfkeden gözüm döndü, kendime geldim.
— SİKTİRİN GİDİN LAN ÜSTÜMDEN! — diye haykırdım.
Sesimdeki iradeyle birlikte, sanki bedenimin etrafında görünmez bir kalkan oluşmuş gibi tüm hortlaklar geriye fırladı. Biri hariç... Kafama basan hortlak hâlâ yerindeydi. Demek ki bu, bilinci olan, üst düzey bir hortlaktı. Yani onunla savaşmaktan başka çarem yoktu!
Hemen kılıcımı kavrayıp hızla ayağına doğru savurdum. Fakat inanılmaz bir hızla, kolayca sıyrıldı darbemden. Alaycı bir tavırla sırıttı:
— HaHa! Gerçekten çok üzücü... Beni yenebileceğini mi sanıyorsun?
— HAYIR! Seni yenmek gibi bir derdim yok! Sadece yardım dilemek için geldim!
— * (Yine aynı kibirli tavırla)* Size niye yardım edeyim ki? Altı üstü 2. seviye bir çıraksın.
— A-ama gerçekten sa—
Daha sözümü bitirmeme fırsat kalmadan havayı yırtan bir yumruk savurdu! Neyse ki usta şövalye olan abimden öğrendiğim teknikler ve içimdeki o amansız hayatta kalma arzusu birleşti; son anda yumruktan kaçmayı başardım. Boşluğundan yararlanıp karşı bir kılıç darbesi indirdim ama o da profesyonelce bir hamleyle sıyrıldı.
— Ah be... Bu yüzyılda bayağı paslanmışım. Özel seviye halimde olsaydım, daha ilk yumrukta ölmüştün.
Dişlerimi sıktım, öfkeden deliye dönmek üzereydim:
— Bugün kaçıncı oldu be! Yetti artık!
— Oo, birileri sinirlen—
Ona konuşma hakkı tanımadan, ardı ardına, çılgınlar gibi saldırmaya başladım. Fakat savurduğum her darbe boşa gidiyor, sadece havayı kesiyordu.
— Gerçekten buna devam mı edece—
Bu kez farklı bir yol izledim. Kılıcımdan kaçabildiğini fark ettiğim için onu kılıç hamlelerimle oyaladım, ardından hiç beklemediği bir anda kafasına sert bir tekme geçirdim! Darbenin şiddetiyle kafası koptu ve bir süre havada süzüldükten sonra şans eseri kendi ellerinin arasına düştü.
Kafasını boynuna geri takarken homurdandı:
— Ah! Sinirlenmeye başlıyorum...
Tekrar saldırmak için gardımı aldım. Tam o anda, yüzünde ani ve tekinsiz bir gülümseme belirdi:
— Ben büyük zul'khar imparatorluğunun en büyük avcısıydım... Ta ki bir gün, 17 tane iblis beni öldürene kadar. Normalde kraliyet mezarlığında olurdum ve krallar gibi yaşardım. Ama sonradan öğrendim ki, benim ölümümün arkasında yeni ve kadim Kral aldous da varmış... Ve beni buraya bağladılar.
Duyduklarım karşısında şoka girmiştim. Kral Bradley, iki yüz yıldır tahtta olan kadim bir kraldı. Zul'khar İmparatorluğu'nu yücelten, başarıları dillere destan olan böylesine büyük bir kralın böyle bir komploya karışmış olması kafamı karmakarışık etmişti.
Ben derin düşüncelere dalmışken, hortlak sessizliği bozdu:
— Benim adım Victor nightfall ... Peki ya sen kimsin?
— N-Ne? Ben mi? Ben... Yedinci çocuğun yedinci çocuğuyum.
Victor’un yüzünde devasa, şaşkınlık ve heyecan dolu bir gülümseme belirdi. Ancak bu an, George ve o korkunç iblisin aniden alana fırlamasıyla yarıda kesildi!
George kanlar ve yara bere içindeydi, durumu kötü görünüyordu; fakat iblis hâlâ sapasağlam ve ürkütücüydü. İblisi sadece birkaç saniye görmek bile içimi saf bir korkuyla doldurmaya yetmişti. Kafamı hızla Victor’a çevirdim. Victor, gözlerinde beliren saf bir nefretle iblise bakıyordu:
— (Nefretle haykırarak) SENİ PİÇ!
Daha ne olduğunu anlayamadan, bir gölge gibi hareket edip elimdeki kılıcı kaptı ve gözünü bile kırpmadan iblise doğru son sürat koşmaya başladı!
-Bölüm sonu