İçeriğe geç

Yazın Son Dalgası

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Yazın Son Dalgası

Bölüm 1

Maskeler ve Dalgalar

Okulların açılmasına daha koskoca bir hafta vardı. Herkes şimdiden 12. sınıfın o büyük maratonundan, test kitaplarının kalınlığından bahsedip duruyordu ama bizim zihniyetimiz o kasvetli havaya girmeyi tamamen reddediyordu. Yazın son günlerinde dalgaların kıyıya çarptığı o şahane sahil kenarında, üzerimizdeki o son rahat günlerin tadını çıkarmaya kararlıydık.

"Nehir, yine hangi dünyalara daldın?"

Damla'nın neşeli sesiyle başımı kaldırdım. Önümde çıplak ayaklarımı gömdüğüm sıcak kumlardan gözlerimi ayırıp ona baktım. Rüzgarda uçuşan saçlarını hiç umursamadan, elindeki eriyen dondurmasını bana doğru uzatıyordu. "Bak, eğer bunu iki dakika içinde bitirmezsen benden günah gider, hepsini senin kafandan aşağı boşaltırım!"

"Sakın deneme bile!" diyerek gülerek geriye kaçtım. Kumların üzerinde dengemi kaybetmek üzereyken hemen solumda oturan ikizim Toprak kolumdan yakaladı.

Toprak, her zamanki o sarsılmaz, sakin ama muzip tavrıyla bize bakıyordu. "Damla haklı Nehir, dondurmayla aşk yaşıyorsun resmen. Bak benimki çoktan bitti," diyerek boş külahını havaya kaldırdı.

Tanıştırayım. Kendisi ikizim olur. Toprak.

"Siz ikiniz bana karşı ittifak mı kurdunuz?" diyerek ayağa kalktım ve üzerimdeki kumları silkeledim. Denizden esen ılık rüzgar saçlarımı uçururken içimde harika bir enerji vardı. Elindeki boş dondurma kabını kapmaya çalışarak Damla'yı kovalamaya başladım.

"Kaçma Damla, intikamım acı olacak!" diye arkasından bağırdım. Damla kumların üzerinde kahkahalar atarak kaçarken, Toprak da arkamızdan söylenerek ama halimize gülerek yürüyordu. Önümüzde bizi bekleyen o yoğun okul yılından tamamen uzakta, sadece üçümüz, yazın son sıcak gününün ve dalgaların tadını sonuna kadar çıkararak eğleniyorduk.

Damla önde ben arkada, kumların üzerinde kahkahalarla koşarken zamanı ve etrafımızdaki insanları tamamen unutmuştuk. Toprak arkamızdan "Yavaş olun, birine çarpacaksınız!" diye bağırıyordu ama o anki neşemizle onu duyacak durumda değildik.

Tam kafamı yan tarafa çevirip Damla'yı yakalamak için hamle yaptığım sırada, önüme çıkan kişiyi fark etmemle fren yapmam bir oldu. Ama her şey için çok geçti.

Sertçe birine çarptım.

Çarpmanın etkisiyle dengemi kaybedip kumlara doğru gerilerken, karşımdaki kızın elindeki soğuk içecek olduğu gibi üzerindeki şık beyaz elbisesine döküldü.

"Oha ya! Önüne baksana be kızım!" diye cırlayan bir ses yükseldi.

Başımı kaldırıp baktığımda, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş olan Melis'i gördüm. Üstelik yalnız da değildi. Hemen arkasında, elleri cebinde, yüzünde o her zamanki umursamaz ve alaycı ifadesiyle bizim okulun popüler yüzü Ayaz duruyordu. Sene başından beri aynı koridorları paylaştığımız, etrafına ördüğü o lüks duvarlarla tanınan Ayaz, şimdi hemen karşımızda, bu kaotik anı izliyordu.

Melis elbisesindeki lekeye bakıp çıldırmış gibi bana döndü. "Mahvettin elbisemi! Kör müsün sen?"

"Çok özür dilerim, gerçekten isteyerek olmadı," dedim samimi bir sesle. "Görmedim seni, bir anlık dalgınlık..."

Ancak Melis'in olayı kapatmak ya da özrü kabul etmek gibi bir niyeti yoktu. Aksine, sanki günlerdir bu anı bekliyormuş gibi hırsla üzerime doğru bir adım attı. Ses tonunu daha da yükselterek sahildeki diğer insanların da bize bakmasını sağladı.

"Özür dilerimmiş! Senin o uyduruk özrün benim elbisemi temizliyor mu sanıyorsun? Şu halime bak ya! Her yerim yapış yapış oldu. Arkadaşın arkandan bağırırken bile dönüp bakmıyorsun, nasıl bir sorumsuzluk bu?"

O sırada hemen arkamızda olan Toprak, Melis'in bana doğru hamle yaptığını görür görmez hızla yanımıza geldi. Hiç vakit kaybetmeden araya girip beni kumlardan kaldırdı. Kolumdan tutup beni kendi arkasına doğru hafifçe çekerken, yüzündeki o sarsılmaz ve korumacı ifade yerini keskin bir ciddiyete bırakmıştı.

Melis'e doğru buz gibi bir sesle, "Tamam, uzatma. Kız bilerek yapmadı, özrünü de diledi zaten," dedi.

Melis, Toprak'ın bu net tavrıyla daha da sinirlenip tam ağzını açmıştı ki, konunun gereksiz yere uzayıp bir kavgaya dönüşmesini engellemek için Bora araya girdi. Bora, her zamanki rahat ve ortamı yumuşatan tavrıyla Melis'in omzuna dokundu.

"Hadi ama Melis, abartma istersen," diyerek güldü ve dikkati başka yöne çekmeye çalıştı. "Altı üstü biraz içecek döküldü, deniz iki adım ötede. Hem zaten güneş tepede, iki dakikaya kurur gidersin. Gel biz gidip sana yeni bir şeyler bakalım, sahildeki şu güzel havayı da germeyelim boşuna."

Bora'nın bu esprili ve konuyu dağıtan çıkışı, ortamdaki o gergin havayı bir nebze olsun dağıttı.

Melis, Bora'nın araya girmesiyle birlikte gözlerini devirdi ve elbisesine bakarak öfkeyle homurdandı. "İnanılmaz gerçekten, şaka gibisiniz," diye mırıldanarak arkasını döndü ve Bora ile birlikte sahil yoluna doğru yürümeye başladı.

Tam o sırada, az önce arkamdan koşan Damla da nefes nefese yanımıza ulaştı. Neler olduğunu anlamaya çalışır gibi bir bana, bir yerdeki içecek lekesine, bir de uzaklaşan Melis'lerin arkasından baktı. "Nehir, iyi misin? Ne oldu az önce?" diye fısıldadı kolumu tutarak.

Ben Damla'ya cevap vermek için tam ağzımı açmıştım ki, bakışlarım hemen karşımızda hâlâ kıpırdamadan duran Ayaz'a kaydı.

Ayaz, tüm bu tantana boyunca tek bir kelime bile etmemiş, sadece elleri cebinde öylece bizi izlemişti. Bakışları bir süre Toprak'ın üzerindeki korumacı elinde, sonra da benim şaşkın yüzümde dolandı. Hiçbir şey söylemeden, o tuhaf ve çözülmesi zor sessizliğiyle birkaç saniye daha öylece bekledi.

Ardından, yüzünde ne anlama geldiğini tam olarak kestiremediğim, hafif ve alaycı bir sırıtış belirdi. Sanki gördüğü bu ufak kaos onu eğlendirmiş gibiydi. O hafif tebessümünü bozmadan arkasını döndü ve ağır adımlarla, hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarının peşinden gitmeye başladı.

Biz ise sahilin ortasında, arkalarında bıraktıkları o tuhaf enerjiyle baş başa kalmıştık.

Melis ve Ayaz'ın arkalarında bıraktığı o tuhaf havayı dağıtmak isteyen Toprak, derin bir nefes alıp sessizliği bozdu. "Hadi," dedi bana dönerek. "Üzerimizdeki kumlar da rahat bırakmayacak zaten. Evlere dağılalım."

Damla da üzerindeki şoku atmış, heyecanla araya girmişti. "Aynen öyle! Akşama bizim kafedeyiz, itiraz istemiyorum.Şimdiden kurt gibi acıktım valla!"

Planı netleştirip sahilde birbirimize veda ettik ve evlerimizin yolunu tuttuk. Yeni bir lisedeki zorlu döneme başlamadan önce, bu akşam hepimize çok iyi gelecekti.

Eve adım atar atmaz sahilin o tatlı yorgunluğu ve üzerimize yapışan kumlar kendisini hissettirdi. Akşam Damlalara gideceğimiz için hemen odama geçip dolabımın karşısına geçtim. Kafeleri hem deniz manzarası hem de yeşilliklerle iç içe olduğu için aşırı süslü olmayan ama şık, rahat bir şeyler seçmek istedim.

Açık mavi, ince askılı keten bir elbise çıkardım dolaptan. Saçlarımı da kendi haline bırakıp dalgalarını kuruttum, rüzgarda rahatsız etmesin diye önden iki tutamı arkada hafifçe tutturdum. Aynaya baktığımda yazın son günlerine yakışan, sade bir Nehir vardı karşımda.

Odadan çıktığımda Toprak da hazırlanmıştı. Siyah bir tişört ve rahat bir pantolon giymiş, her zamanki zahmetsiz şıklığıyla salonda beni bekliyordu.

"Ooo, Nehir Hanım," dedi beni görünce hafifçe gülümseyerek. "Hazırsak çıkalım. Bu arada Rüzgar aradı , o da bizimle geliyor kafeye. Biliyorsun, başka lisede olduğu için bayadır görüşemiyorduk, özlemiş bizim tayfayı."

Rüzgar'ın adını duymak içimde nedense hafif, tatlı bir kıpırtı oluşturdu. Kendisi Toprak'ın çok yakın arkadaşıydı; ne zaman bir araya gelsek bana karşı hep çok kibar, hep çok ince düşünceli yaklaşırdı. Onun o sakin ve samimi enerjisini seviyordum.

"Süper olur, gerçekten çok uzun zaman oldu görüşmeyeli," dedim gülümseyerek. "Hadi o zaman, Damla'yı daha fazla ağaç etmeyelim."

Birlikte evden çıkıp kafeye doğru yürümeye başladık. Akşam güneşi yavaş yavaş alçalırken, sahil şeridindeki o gergin dakikalardan sonra bu akşamın çok daha güzel geçeceğini hissediyordum.

Kafenin kapısına geldik sayılır! Damla bizi bekliyor, Rüzgar da masada yerini almış olmalı.

Kafenin bahçesine adım attığımızda, Damla'ların deniz manzaralı, yemyeşil bahçesi akşam ışıklarıyla büyüleyici görünüyordu. Gözlerim masaları tararken, her zamanki köşemizde Damla'yı ve onun hemen çaprazında oturan Rüzgar'ı gördüm.

Rüzgar, bizi fark ettiği an yüzünde kocaman, içten bir gülümsemeyle hızla ayağa kalktı. Uzun zamandır görüşememiş olmanın verdiği o sıcaklıkla önce Toprak'a ilerleyip omzuna vurdu, sıkıca sarıldılar.

Ardından bakışları bana döndü. Rüzgar'ın gözlerindeki o sakin, dikkatli ve adını koyamadığım hafif parıltıyı yeniden görmek içimi ısıttı. "Hoş geldin Nehir," dedi, ses tonundaki o yumuşak ve kibar ifadeyi hiç bozmadan. Adımımı atarken bana doğru hafifçe eğilip samimi bir şekilde sarıldı.

"Hoş bulduk Rüzgar, gerçekten çok uzun zaman oldu," dedim gülümseyerek.

"Valla öyle oldu, okul maratonu başlamadan seni ve Toprak'ı görmek harika geldi," dedi ve nezaketle benim oturmam için yanındaki sandalyeyi hafifçe geri çekti.

Damla da o sırada elindeki menüyü sallayarak, "Sonunda gelebildiniz! Ben de Rüzgar'a sahildeki Melis faciasını anlatıyordum tam," diyerek neşeyle araya girdi.

Hep birlikte masaya yerleştik. Önümüzde hafifçe dalgalanan deniz, arkamızda yeşillikler ve masada çok özlediğimiz bir dostla akşam bütünüyle başlamıştı.

Ayaz'ın Anlatımıyla

Odanın içindeki mutlak sessizlik, bazen dışarıdaki tüm gürültülerden daha fazla başımı ağrıtıyordu.

Yatağın kenarına oturmuş, ellerimi saçlarımın arasından geçirerek karşımdaki camdan dışarıyı, deniz manzarasını izliyordum. Okulların açılmasına sadece bir hafta kalmıştı. 12. sınıf, geleceğe dair büyük beklentiler, ailemin bitmek bilmeyen o "bizim adımıza yakışır bir başarı" baskısı... Hepsi kapıdaydı. Ama benim içimde, tüm bunlara karşı devasa bir hissizlikten başka hiçbir şey yoktu.

Gözlerimi odanın içindeki lüks, kusursuz ama bir o kadar da ruhsuz mobilyalarda gezdirdim. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip olan o "şanslı" çocuktum işte. Ama bu dört duvarın arasında ne kadar yalnız ve kendi düşüncelerimde boğulduğumu benden başka kimse bilmiyordu. Yüzüme taktığım o umursamaz, ukala maskeyi kuşanmadan önce, kendimle baş başa kalabildiğim son dakikalardı.

Odanın içindeki o boğucu sessizlikten kaçmak ister gibi kapıyı açıp koridora çıktım. Üzerimde sadece siyah bir tişört, içimde ise ne yöne çevireceğimi bilemediğim bir huzursuzluk vardı. Adımlarım beni alt kattaki geniş salona, her zamanki o mesafeli ve kusursuz düzenin hüküm sürdüğü yere götürdü.

Annem ve babam karşılıklı koltuklarda oturmuş, ellerindeki tabletlerden iş dosyalarını inceliyorlardı. Salona girdiğimde ikisi de başını eş zamanlı olarak kaldırdı. Ama bakışlarında bir oğula duyulan o sıcak özlemden ziyade, karşılarında resmi bir randevuya gelmiş bir yabancı varmış gibi bir ifade vardı.

Babam tableti yanındaki sehpaya bırakıp gözlüklerinin üstünden bana baktı. "Bir şey mi istiyorsun Ayaz? Bir şeye mi ihtiyacın var?" dedi, ses tonu her zamanki gibi düz ve mesafeliydi.

Annem de araya girerek kibar ama buz gibi bir sesle ekledi: "Kredi kartının limiti mi bitti yoksa? Eğer öyleyse asistanına söyleriz, hemen halleder."

İçimde bir yerlerin acıdığını hissettim ama bunu yüzüme yansıtmamak için dişlerimi sıktım. Onlar için benim varlığım, sadece karşılanan faturalar ve limitlerden ibaretti. "Para falan istemiyorum," dedim, sesim biraz kaba ve pürüzlü çıkmıştı. "Sadece... buradasınız diye aşağı indim. Okulların açılmasına bir hafta kaldı. Farkında mısınız bilmiyorum ama önümde koskoca bir sınav senesi var ve ben bu evde ne zaman birinizle konuşmaya çalışsam duvara tosluyorum."

Babamın kaşları çatıldı, oturduğu koltukta dikleşti. "Biz senin için gece gündüz çalışıyoruz Ayaz. Önüne en iyi imkanları, en iyi özel dersleri serdik. Ne konuşmak istiyorsun bizimle? Sorumluluklarını bilip dersine çalışacaksın, bu kadar basit."

"Her şey ders mi ya?" diye sesimi yükselttim, kontrolümü kaybetmeye başlıyordum. "Bir kere de 'Nasılsın, iyi misin, bir derdin var mı' diye sormayı deneseniz ölürsünüz değil mi? Sizin tek derdiniz dışarıya karşı o kusursuz aile tablosunu çizmek! Benim ne hissettiğim umrunuzda bile değil!"

Babam bu çıkışımla birlikte hızla ayağa kalktı. Boyuyla üzerimde bir baskı kurmak ister gibi tam karşıma dikildi, yüzündeki damarlar belirginleşmişti. "Haddini bil Ayaz!" diye kükredi resmen. "Karşında arkadaşın yok senin! Sana sağladığımız bu lüks hayatın, bu rahatlığın karşılığında senden sadece saygı ve başarı bekliyoruz. Bizim adımızı, itibarımızı senin bu ergen tribin yüzünden çiğnetmem!"

"Sizin o lanet olası itibarınız yerin dibine batsın!" diye bağırdım, gözlerim öfkeden kararmıştı.

Babam elini kaldırıp "Yeter!" diye sözümü kesti. "Derhal odana çık ve sakinleşene kadar da gözüme gözükme."

Daha fazla bu evde kalırsam duvarların üzerime yıkılacağını hissettim. "Odaya falan çıkmıyorum," dedim tıslar gibi bir sesle. Arkamı dönüp kapıya doğru yürürken, salondan babamın arkamdan gelen öfkeli sesini duyuyordum ama umurumda değildi.

Vestiyerden arabanın anahtarını kaptığım gibi kendimi dışarı attım. Kapıyı arkamdan büyük bir gürültüyle çarptığımda, içimdeki o öfke patlaması ellerimin titremesine neden oluyordu. Arabaya binip motoru kükretircesine çalıştırdım ve hızla sahile doğru sürmeye başladım. Şu an sadece kaçmak ve o sahte maskemi yüzüme geri takmak istiyordum.

Nehir'in Anlatımıyla

Toprak masaya hafifçe vurarak ortamın havasını değiştirmek istedi. "Neyse ne, sonuçta bitti gitti. Bir hafta sonra aynı okulda, aynı koridorlardayız nasılsa. Kaçış yok."

"Aman, hatırlatma şu okulu ne olur," diye sızlandı Damla, önündeki patatesten bir tane daha ağzına atarken. "Düşündükçe içime fenalıklar geliyor. Neyse ki bu akşam buradayız da kafamız dağılıyor."

Rüzgar sandalyesinde hafifçe dikleşip bana doğru baktı, gözlerindeki o sakin ve dikkatli ifade yerli yerindeydi. "Boş verin okulu şimdi. Bir hafta daha vaktiniz var, tadını çıkarın. Hem... bu yaz neler yaptın Nehir? Hiç görüşemedik, anlat bakalım," dedi. Sesindeki o yumuşak ton, az önceki gergin konuyu tamamen unutturmak ister gibiydi.

"Aslında pek bir şey yapmadım," dedim gülümseyerek. Bakışlarımı denizden esen ılık rüzgarın hareket ettirdiği yapraklara çevirdim. "Evdeydim genelde. Kendime vakit ayırdım, biraz kafa dinledim."

Tabi ona bütün yaz odama kapanıp kelimelerle boğuştuğumu, içimdekileri sayfalara dökmeye çalıştığımı söyleyemedim. Bu benim sırrımdı.

Toprak sırıttı. "Pek bir şey yapmadı dediği de bütün gün odasında gizemli gizemli takılmak işte. Annem ve babam da zaten iş için bir haftalığına şehir dışına kaçtılar, ev tamamen bize kaldı. Nehir iyice kendi cumhuriyetini kurdu odasında."

Rüzgar, Toprak'ın bu lafına hafifçe güldü ama gözleri yine bende kaldı. "Oda hapsi diyorsun yani? Arada dışarı çıksaydın keşke, çağırırdın yürürdük biraz," dedi, bunu o kadar doğal ve çekingen bir kibarlıkla söylemişti ki, niyeti hiç batmıyordu.

"Haklısın, biraz abarttım galiba bu yaz evde oturmayı," dedim, yanaklarımın hafifçe ısındığını hissederek içeceğimden bir yudum aldım.

Damla araya girip, "Neyse ki ben varım da kızcağızı arada sahile falan fırlatıyorum, yoksa evde solup gidecek!" diyerek ortamı neşelendirdi. Hepimiz gülüşürken kafenin bahçesindeki o renkli ışıklar, denizin dalga sesleri ve masadaki bu samimi dostluk içimdeki tüm gerginliği silip süpürmüştü.

"Ben de diyorum ki," diye söze girdi Damla, "YKS maratonu falan hikaye. Bu sene asıl hayatta kalma mücadelemiz okulun koridorlarında olacak. Melis şimdiden bilendi bize."

Rüzgar hafifçe güldü, kollarını masaya yaslayıp Damla'ya baktı. "Abartma Damla. Melis sadece sesini yükseltmeyi sever. Tehdit oluşturacak biri değil." Sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi, ses tonu yumuşadı. "Hem Nehir varken kimse o koridorları zindan edemez, o enerjisiyle herkesi sakinleştirir."

"Yaa, bak Rüzgar beni nasıl da tanıyor," dedim gülerek. Toprak da bardağındaki son yudumu bitirip, "Görürüz bakalım o koridorları," diye takıldı bize.

Masadaki o tatlı ve derin sohbet uzayıp giderken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Yemekler yenmiş, çaylar içilmişti. Karşımızdaki deniz, karanlığın içinde sakin dalgalarla kıyıya vuruyordu.

"Eee, bu kadar oturmak yeter," dedim üzerimdeki hafif uyuşukluğu atmak isteyerek. "Hava çok güzel. Kalkıp biraz sahilde yürüsek mi denize karşı?"

Rüzgar hemen onayladı. "Bana uyar, çok iyi fikir."

Tam ayaklanıyorduk ki Toprak'ın telefonu titremeye başladı. Ekrana bakıp kaşlarını kaldırdı. "Beyler, bayanlar; siz ilerleyin, benim bu telefonu açmam lazım. Bizim gruptan arıyorlar, şu geçen günkü ders programı meselesi herhalde. Uzun sürebilir, ben kafede kalıp konuşayım," dedi.

Damla da hemen fırsattan istifade sandalyesine iyice yerleşti. "Ay valla yalan yok, benim de bacaklarım hiç kalkmak istemiyor. Zaten bütün gün sahilde koşturduk. Nehir, sen Rüzgar'la yürü, ben buradayım. Toprak'ın dedikodularını dinlerim gelene kadar."

"İyi niyetli tembel," diyerek Damla'ya takıldım. Rüzgar'la birlikte kafenin bahçesinden çıkıp sahil şeridine doğru yürümeye başladık.

Gece esintisi tenime çarparken, sahil yolundaki lambaların ışığı denizin üzerine sarı parıltılar düşürüyordu. Rüzgar ellerini cebine atmış, adımlarını benimkilere uydurarak yavaşça yürüyordu. Aramızda tatlı, sakin bir sessizlik vardı.

"Özlemişim seninle böyle yürümeyi," dedi Rüzgar sessizliği bölerek. Bakışları denizdeydi ama sesindeki o çekingen, hafif tınıyı hissetmemek imkansızdı. "Farklı liselerde olunca koptuk biraz ama ne zaman yan yana gelsek sanki hiç zaman geçmemiş gibi hissediyorum."

"Ben de öyle," dedim içtenlikle. "Senin bu sakinliğini özlemişim. Bizim okulun gürültüsünden sonra ilaç gibi geliyor."

Rüzgar tam cevap vermek için bana döndüğü sırada, sahilin biraz ilerisinde, karanlığın içindeki o ahşap iskelede bir hareketlilik dikkatimi çekti. İskelenin ucunda, lambaların ışığının zar zor ulaştığı yerde bir karaltı dikiliyordu. Üzerinde sadece şortu vardı, tişörtünü çoktan kenara fırlatmış gibiydi.

Adımlarımız o tarafa doğru yaklaşırken, o karaltı hiç tereddüt etmeden, karanlık ve serin sulara doğru kendini bıraktı. Kusursuz, sert bir atlayışla denizin derinliklerinde gözden kayboldu. Sudan çıkan boğuk ses sahilin sessizliğinde yankılandı.

"Bu saatte denize girmek mi? Deli olmalı," diye mırıldandım şaşkınlıkla.

Rüzgar adımlarını yavaşlatıp gözlerini o tarafa doğru dikti. Sudan çıkan gencin başını, saçlarını geriye doğru fırlatarak yüzmeye başladığı o anı dikkatle izledi. Lambanın ışığı saniyeliğine yüzüne vurduğunda, Rüzgar'ın kaşları hayretle çatıldı.

"Nehir... Dur bir dakika," dedi Rüzgar, şüphe dolu bir sesle. "Şu yüzen çocuk... Ayaz değil mi ya?"

Rüzgar'ın sorusuyla birlikte ben de bakışlarımı denize iyice sabitledim. Ayaz, karanlık suların arasında ilerliyordu. Gecenin bu saatinde, sahilin tüm gürültüsünden ve insanlarından uzakta, sanki bir şeylerden kaçıyor ya da içindeki bir şeyi sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi.

Bizi fark etmedi bile. Kendi karanlığında, dalgalarla baş başaydı.

"Evet," dedim sesimi biraz alçaltarak. "O. Ama bizi görmese daha iyi olur. Zaten gündüzki olaydan sonra bir de gece gece onun o ukala tavırlarını çekmek istemiyorum."

Rüzgar adımlarını yavaşça ters yöne doğru çevirmeme yardım ederken gözlerini hâlâ o taraftan ayırmamıştı. "Haklısın," dedi, sesinde çözmeye çalıştığı bir merakla. "Ama garip... Normalde o çocuk her yere arkasındaki o kalabalık grupla, lüks arabalarla gider. Gece yarısı tek başına sahilin bu ücra köşesinde, böyle delicesine yüzmesi...Garip"

"Herkesin dışarıya gösterdiğinden farklı bir derdi vardır belki de," diye mırıldandım. Ayaz'ın gündüz sahildeki o bomboş, alaycı bakışlarının arkasında aslında ne olduğunu düşünmeden edememiştim. "Ama yine de onun bu gizemli halleri beni pek ilgilendirmiyor. Hadi, dönelim."

Rüzgar bana hak verir gibi gülümsedi. "Dönelim bakalım. Senin kafanı böyle şeylerle bulandırmayalım."

Yavaş adımlarla arkamızı dönüp kafeye, Damla ile Toprak'ın yanına doğru yürümeye başladık. Ayaz arkamızda, karanlık denizin içinde yavaş yavaş gözden kayboldu.

Kafeye geri döndüğümüzde Damla ve Toprak'ı tam da bıraktığımız gibi, derin bir dedikodunun ortasında bulduk. Bizim geldiğimizi görünce Damla hemen toparlandı. "Geldiniz mi sonunda? Valla biz de kalkalım diyorduk, saat epey geç olmuş."

Toprak ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Rüzgar'ın omzuna dokundu. "Rüzgar, her şey için eyvallah kardeşim. Okul başlamadan çok iyi geldi bu buluşma."

"Ne demek, benim için de harikaydı. Kendinize dikkat edin, okullar açılınca da kopmayalım," dedi Rüzgar. Vedalaşırken bakışları son bir kez bana döndü, o her zamanki kibar ve yumuşak gülümsemesiyle, "Görüşürüz Nehir," dedi.

"Görüşürüz Rüzgar, çok dikkat et kendine," diyerek el salladım.

Damla'yla da kafenin çıkışında ayrıldıktan sonra Toprak'la birlikte sessiz sahil yolundan eve doğru yürümeye başladık. Annemlerin yokluğunda iyice sessizleşen eve girip odama geçtiğimde, üzerimde tatlı bir yorgunluk vardı.

Penceremi açıp dışarıdaki deniz esintisinin odama dolmasına izin verdim. Bugün yaşananlar; sahildeki o kargaşa, Melis'in çığlıkları, Ayaz'ın o sinir bozucu sırıtışı, Rüzgar'ın ince düşünceliliği ve en son karanlık denizin ortasında kulaç atan o çocuk... Hepsi zihnimde dönüp duruyordu.

İçimde bir yerlerde, bu senenin sadece test kitapları ve sınav maratonuyla sınırlı kalmayacağına, hayatımın tamamen değişeceğine dair çok güçlü bir his vardı.

Yatağıma uzanıp gözlerimi kapatırken, yeni dönemin ilk günlerini getirecek olan o rüzgarı beklemeye başladım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.