İçeriğe geç

Yazgıya Mahkûm

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Yazgıya Mahkûm

Bölüm 1

Giriş

Hazel YAMAN

Tüm gün evdeki işlerimi hallettikten sonra nihayet dinlenmek için vakit bulmuştum. O kadar yorgunluktan sonra merdivenleri çıkmak benim için resmen işkenceydi; üstelik sekiz aylık hamileydim. Evimizde bir oda dolusu yardımcı vardı ama ben gün boyu evde çok sıkıldığım için ev işlerini kendim yapıyordum. Hamilelikten dolayı yürüyüşüm bile eskisi gibi değildi. Karnımdaki bebeğe çok alışmıştım, bazen onunla sohbet bile ediyordum.

Odam üst katta olduğu için yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladım. Bir elim merdiven korkuluklarına tutunurken diğer elim refleks olarak şişkinliği belirgin karnımda yerini almıştı. Tek tek merdivenleri çıktım ve sonunda üst kata varabildim.

Odanın kapısını açıp içeri girdiğimde odamdaki banyodan su sesleri geliyordu; belli ki Doğan gelmişti. Bunu bile fark etmemiştim. Kocamı görmek veya onun varlığını hissetmek her zaman tüm yorgunluğumu alır, beni dünyanın en mutlu kadını yapardı. Onun geldiğini anlayınca tebessüm ettim ve dinlenebilmek için yatağımıza yöneldim.

Tam oturacakken Doğan'ın telefonu çaldı. Önce umursamadım, muhtemelen iş ortaklarından birisiydi. Doğan ülkenin korkulan adamlarından birisiydi. Bir mafyayla evli olmak ilk bakışta beni ürkütmüştü ama zamanla Doğan canımın bir parçası olmuştu. Onu görmek için her dakikamı sayıyordum. Bana her zaman kibar davranıp beni şımartırdı. Ben henüz 20 yaşımdayken evlenmiştik ve ben şu an 27 yaşımdaydım, Doğan ise 34. Yedi yıldır evliydik ve ben bu süreçte bir kere bile onun telefonunu kurcalamamıştım. Çünkü evliliğimizin temeli birbirimize duyduğumuz güvene dayalıydı.

Telefon bir süre çaldı ve sonunda sustu. İkinci bir arama geldiğinde, belki önemlidir diye yataktan kalktım ve telefonu elime aldım. Arayan kişi "Sibel Hanım Danışma" olarak kayıtlıydı. İş yerinde bir sorun olmalıydı ki şirketten birisi arıyordu. Tam açacaktım ki arama son buldu. Nasıl olsa çıkınca Doğan telefona bakar diye telefonu tekrar komodine bıraktım.

Telefon mesaj bildirimi ile titredi ve ekranı aydınlandı. Mesaj içeriği dikkatimi çekti ve göz ucuyla baktım. Mesajda Sibel denilen kadının özlem cümleleri vardı. İçime bir kurt düştü ve telefonu elime aldım. O anda pişman oldum, çünkü sevdiğim adamın telefonunu ondan izinsiz kurcalıyordum. Tam bırakacaktım ki aynı kadın bu sefer, "Doğan aşkım, seni görmeyi özledim," dedi.

Donuk bakışlarım ekrana kilitlendi ve mesajlara girdim. Doğan ile kadının tüm mesajlarını okumaya başladım. Bir sürü aşk dolu cümle geçtikten sonra; canımı yeterince yakmaya yetmeyen bunca cümle arasında, beni yıkan ve bedenimi titreten bir mesajla karşılaştım: "Oğlumuz bugün bana kurabiye yapmam için yardım etti." O anda dünyam başıma çökmüş gibi hissettim. Doğan'ın beni aldattığı yetmiyor gibi bir de o kadından çocuğu mu vardı? Beni ne zamandır aldatıyor bilmiyorum ama yılları aşkın olduğu belliydi. Kadın çocuğunun her fotoğrafını Doğan'a atıyordu ve o fotoğraflardaki çocuk yaşına çoktan girmişti.

Bir süre telefona baktıktan sonra gözlerimden birbiri ardına, durmaksızın yaş aktığını yeni fark etmiştim. Doğan banyodaki işini bitirmiş olmalı ki su sesi kesilmişti. Beline sardığı havlu ile banyodan çıktı. Küçük bir yüz havlusu ile saçlarını kurularken, yıllardır içimi eriten ve her gün daha fazla ona tutulmama neden olan gülüşü ile yanıma geliyordu. O yalan bakışlarını karnıma getirdi, belli ki daha elimdeki telefonu fark etmemişti.

Sonra tekrar yüzüme bakıp sahte bir merhamet ifadesi ile "Ne oldu güzelim? Biri mi üzdü seni?" diyerek yanıma geldi. Yüzümü elleri arasına alacakken adımlarım geri gidince kaşlarını çattı. Gözleri aşağı doğru kayınca elimdeki telefonu fark etti ve sertçe yutkundu.

Yüz ifademin sebebini anlayınca tam konuşacaktı ki onun sözünü kesip "Ne zamandır?" diye sordum. İçten içe bu yaşadıklarım kabus olsun veya bana mantıklı bir açıklama yapsın diye yalvarıyordum. Ama böyle bir şeyi nasıl bir açıklama bastırabilirdi? Nasıl inkar edecekti? Her şeyi çoktan okumuştum. Bu sefer beni o yüzüne çok yakışan gülüşü ve yanaklarındaki gamzeleri ile kandırabilir miydi? Hiç sanmıyordum.

Tüm o yaşadığımız güzel anlar gözümün önünde belirmişti. Bana gülüşü, beni öpmeleri ve kucaklamaları yalan mıydı? İnanamıyordum; daha doğrusu inanmamak için kendimi zorluyordum. Karnımdaki çocuğa tutunarak dik durmaya çalışıyordum. Bunu bana yapamazdı, yapmamalıydı. Bu kadarını kaldıramazdım. Soruyu sordum ama cevabıyla hiç ilgilenmiyordum. Sonuçta zaman ne fark ederdi? Cevabı ne olursa olsun bu, beni aldattığı gerçeğini değiştirmezdi.

Beni aldattığı için mi yoksa yakalandığı için mi bilmiyorum ama yüzünde anlam veremediğim bir sürü duygu vardı: Pişmanlık, suçluluk ve belki de korku... Doğan'ı ilk kez böyle görüyordum. Keşke görmeseydim ama görüyordum işte. Canım yanıyordu. Saçımın teline zarar gelse ortalığı yakıp yıkacak olan adam yapıyordu bunu. Hiç kimse değil, bunu yapan canımın yarısıydı.

Doğan derin bir iç çekişle başını önüne eğip sonrasında kafasını biraz kaldırıp karnımın üzerindeki, karnımı sıkıca kavrayıp parçalayacakmışçasına tutan elime baktı; daha sonra da bana. Gözlerime bakamıyordu. "Hazel..." diyebildi sadece. İçimdeki sinir ve hayal kırıklığı sustuğu her saniye katlanarak arttı. Doğan sonunda aradığı ses tonunu bulunca konuştu: "Özür dilerim."

Özür mü? Özür mü diliyordu? Ben şu anda ondan duyacağım her yalana muhtaçken o suçunu inkar bile edemiyordu. Derin bir nefes alarak sakinliğimi korumaya çalıştım. Ona bakıp "Neden özür diliyorsun?" diye sordum. Tahmin ettiğim gibi sadece sustu. "Yakalandığın için mi yoksa beni kandırdığın için mi?" Ben cevap beklerken Doğan yine susmayı seçti. Bunu yapmasındı. Susmamalıydı; bir şekilde bana kendini affettirsin diye yalvarıyordum. Ama yapmadı.

Sonunda içimdeki volkan patlama aşamasına geldi. Gözlerimden ardı arkası kesilmeyen yaşlar akarken üzerine yürüyüp göğsüne vurarak onu ittirdim. "Doğan, bana bir şey söyle!" Bağırışlarım sadece sinir değil, bir yakarıştı. "Doğan susma! Yalvarırım susma, konuş!" Ona yalvarırken kendime inanamıyordum. Kalbim o kadar acıyordu ki belimden başlayıp karnıma uzanan sancıları neredeyse hissetmiyordum. İttirmeyi bırakmadan bağırmaya devam ettim: "Ben senden özür istemiyorum, açıklama bekliyorum Doğan. Yalvarırım susma!"

Suskunluğu sinirlerimi katlayarak artırdığı için sonunda yüzüne sert bir tokat attım. Tokatın şiddeti ile Doğan'ın kafası omzuna doğru eğildi. Yine bir şey söylemedi, çünkü bu tokattan daha fazlasını hak ediyordu. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim, ona sırtımı döndüm; odada ardı kesilmeyen voltalar atıp durmaktan başka bir şey yapamadım. Sakinleşmeye çalışıyordum. O esnada tüm bedenimin titrediğini bile fark edememiştim.

Ama Doğan fark etmiş olacak ki endişelenip yanıma geldi. Bir zamanlar öpmelere doyamadığım ellerini omuzlarıma yerleştirip beni durdurdu. Bana sarıldı. Bir gün onun bana dokunmasından bile iğreneceğim aklıma gelmezdi ama iğreniyordum. Doğan'ın her zerresinden iğreniyordum. Doğan omuzlarımı tutan ellerini kollarımdan kaydırarak ellerimi tuttu.

Sağ elimin parmakları sol elimin yüzük parmağı ile oynuyordu. Yüzüğümü çıkartmamak için kendimi tutuyor, mantıklı bir açıklama için bekliyordum. Affetmeye hazırdım ama Doğan mantıklı bir açıklama yapmak yerine suçunu kabul edip sadece yalvaran gözlerle bana bakıyordu. Ellerime bakınca yutkundu ve yüzüme baktı: "Hazel yapma... Yapma ne olursun."

İçimdeki öfke aşkımı bastırıyordu. Sinirle hareket etmek istemediğim için biraz düşünmeye çalıştım. Şu anda ne mantıklı düşünebiliyordum ne de hareket edebiliyordum. Canım çok yanıyordu. Karnıma giren sancıların acısı kalbimdekinden büyük değildi. Nefesimi tuttuğumu bile fark edememiştim. Tuttuğum tüm nefesi bıraktım ve sol elimin yüzük parmağındaki alyansımızı çıkarttım. Son kez elini tuttum, elini çevirip avucunun içine baktım. Gözlerim dolarken çıkarttığım alyansı avucunun içine bıraktım. Gözlerine baktım. "Bir daha karşıma çıkma Doğan." Sesim titrek çıkmasın diye büyük bir çaba sarf ettim ama başarısız oldum. "Keşke seni hiç tanımasaydım," dedikten sonra yavaş ve dengesiz adımlarımı kapıya yönelttim.

Kapıya ulaşana kadar Doğan'dan ses çıkmadı. Muhtemelen avucuna bıraktığım alyansa bakıyordu. Odada oluşan hareketlilikten Doğan'ın bana dönüp arkamdan baktığını anlamıştım. "Hazel..." Adımlarım durdu. Son kez, yıllarımı verdiğim evliliğimin hatırına durdum. "Hazel, gitme..."

Doğan ağlıyor muydu? Yıllardır gözlerinden akan bir damla yaş görmemiştim. Hatta sesi bile titrememişti. Bir anlığına arkamı döndüm ve gözlerine baktım. Kızarmıştı. Bir zamanlar kahvelerinde kaybolduğum gözleri kızarmıştı. İçim acıdı ama bugün bana yaşattığı şeyden sonra zayıf davranamaz, daha fazla kendimi kandıramazdım. Bakışlarımı kaçırdım. "Doğan. Bir daha karşıma çıkma," dedim ve önüme dönüp kapıya doğru adımımı attım.

Adımımı atmamla birlikte belimden başlayıp karnıma vuran o derin acı öne doğru bükülmeme sebep oldu. Çığlığımı bastırmaya çalışsam da ağzımdan kaçan iniltiye engel olamadım. İlk sancı beni yıkmaya yetmese de ikinci sancı dizlerimin üzerine düşmeme neden oldu. Bu sefer çığlığımı tutmadım; canım öyle çok yanıyordu ki şu anda güçlü görünmek son derdim bile değildi.

Kulaklarıma gelen bir sesle gözlerimi kapattım: "Hazel!" Evet, Doğan'ın panik dolu sesiydi bu. Çocuğuna bir şey olacak diye ödü kopuyordu. Yüzümü elleri arasına aldı ve gözlerini gözlerime dikti. Gözlerim sabit bir noktaya bakamayacak kadar odağını kaybetmişti. Gözlerim yavaşça kapanırken yalnızca kızımın adını mırıldanabildim: "Yazgı..." Etrafım karanlığa gömüldüğünde artık hiçbir şey duyamıyordum.

Doğan YAMAN

Hazel'i o halde gördüğümde kendime ağız dolusu küfrettim. Sevdiğim kadın gözlerimin önünde yere çökmüştü. Çığlıkları kulağımı doldurunca kendime geldim ve yanına koşup dizlerimin üzerine çöktüm. "Hazel!"

Hazel'in gözleri gözlerimi bulamıyor, belirli bir yere odaklanamıyordu. Kızıl saçları yanaklarına dağılmış, güzel yüzünü sarmalıyordu. İçim ilk defa bu denli bir korku ile doldu. Omuzlarından tutup onu sarsmaya başladım. "Hazel, kendine gel!" Bunların hepsinin sorumlusunun ben olduğumu bilmek kendimden nefret etmeme sebep oluyordu. Ya Hazel'e bir şey olursa? Ya onun beni her gördüğünde ışıldayan güzel gözlerini bir daha göremezsem?

Hazel'in iniltileri kesildi. Sonunda tüm düşüncelerden sıyrılıp kendime geldim. Korku dolu bakışlarımı Hazel'e çevirince bayıldığını fark ettim. Endişeyle omuzlarından tutup onu sarstığımda, cevap vermemesi ödümü kopartıyordu. "Hazel uyan! Bırakma beni, uyan!" Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Hazel'i hastaneye götürmeliydim ama kendime gelemiyordum. Tüm gücümü ayağa kalkmak için kullanıp Hazel'in üzerine eğildim. Bir kolumu sırtından diğer kolumu ise bacaklarının altından geçirip kucakladım. Uzun zamandır onu kucağıma almamıştım. Kilo almıştı. Karnındaki kızımız ona kilo aldırmıştı. Ama böyle bile yeterince ağır değildi. Kucağıma aldığım gibi hiç vakit kaybetmeden merdivenleri hızla indim.

Hazel'i sarsmamaya çalışarak hızlı adımlarımı arabaya yönlendirdim. Hazel'i arka koltuğa bindirdim ve korumaları bile toplamadan sürücü koltuğuna geçip gaza asıldım. İstanbul trafiğini delip geçerken tek düşündüğüm karım ve çocuğumdu. Trafik kurallarının kaçını çiğnedim bilmiyorum ama şu an düşüneceğim son şeydi.

Hastanenin bahçesine girdiğimde frene basıp hiç beklemeden arabadan indim ve arabanın arka kapısını açtım. Hazel'i dikkatle kucağıma aldım ve hastanenin içine koştum. "Doktor!" Yana yakıla doktorlara sesimi duyurmaya çalıştım. Ülkedeki herkes beni tanıdığı için hemen birkaç doktor yanıma koştu. "Doğan Bey durum nedir?"

Konuşacak halim olduğunu sanmıyordum. Doktor, asistanlara seslendi: "Acil sedye getirin! Hamile bir kadın var!" Doktor diğer asistanlara seslenirken Hazel'in eteğinde bir ıslaklık hissettim. Doktora baktım, doktor ise Hazel'e baktı. Doktor tekrar asistanlara seslendi: "Ameliyathaneyi hazırlayın! Sezaryen doğum olacak."

Bunu duyunca sarsıldım ve Hazel’i sedyeye bıraktım. Hazel benim yüzümden erken doğum yapıyordu. Kahretsin lan, karım benim yüzümden erken doğum yapıyor!

Doktorlar etrafta koşuşurken ne yapacağımı bilmez bir halde sedyenin peşinden gidiyordum. Onu kaybetmekten hiç olmadığım kadar çok korkuyordum. Hazel benim dünyamdaki en güzel şeydi. Evet aldattım ama Hazel'i hâlâ çok seviyordum. Sibel'i daha önceden bırakmalıydım ama hamile kalmıştı. Onu bebeğiyle bırakamazdım. Tüm bunların pişmanlığını asla aşamazdım. Eğer Hazel'e bir şey olursa yaşayacağım vicdan azabını hiç kimse dindiremezdi.

Doktorlar aceleyle hastanenin ameliyathane bölümüne girdiler. Girmek için peşlerinden gidince beni dışarı aldılar. "Doğan Bey, Hazel Hanım için steril bir ortam sağlamalıyız. Lütfen dışarıda bekleyin." İstesem de zorluk çıkaramazdım. Tartışmaya ayıracağım her saniye, Hazel'in ömründen kısılan saniyeler olabilirdi.

Geri çekildim ve duvara yaslandım. Gözyaşlarıma engel olmaya çalışarak derin derin nefes aldım. Ne yazık ki çabalarım boşaydı. Gözyaşlarım birbiri ardına akıyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Pislik herifin tekiydim. Hazel uyansa bile beni asla affetmezdi. Zaten affetmemeliydi de.

Avucumun içinde sıkıca tuttuğum alyansa baktım. Bu alyansı bir zamanlar ne kadar büyük bir mutlulukla takardı parmağına... Bunu elime tutuşturan kişi de Hazel'di. Bunların hepsini zihnimde döndürürken bacaklarım gücünü yitirmiş, kendini bırakmıştı. Yere çöktüm ve başımı ellerimin arasına aldım. Kendime lanet ediyordum. Hazel'e yaşattıklarım için ölmek istiyordum ama şu an o sedyede benim yerime Hazel yatıyordu. Ona bir şey olacağı düşüncesi beni kahrediyordu.

Ben düşüncelere dalıp gitmişken doktorlar ardı ardına içeri girip çıkıyor ve alanında uzman olan doktorları çağırıyordu. Doktorların telaşı normal değildi. Ani bir korku ile kalktım ve doktorun yanına gittim. "Neler oluyor? Hazel iyi mi?" Doktorlar cevap vermek yerine koşturmayı sürdürünce bağırdım: "Cevap verin bana, karım iyi mi!?" Endişeden çılgına döndüm.

Yaklaşık iki saat geçti; geçen bu saatlerde doktorlar hiç durmamıştı. Sonunda bir doktor çıktı. Ayağa kalktım. Doktorun yüzündeki ifade, duymak istemeyeceğim bir haber alacağımı söylüyordu. Nefesimi tuttum ve endişe ile bekledim. Doktor başını eğdi ve sadece "Başınız sağ olsun," diyebildi.

Bir hemşire arkasından belirdi. Küvöz içerisinde, erken doğduğu çok belli olan minicik bir bebek ile çıktı dışarı. Bu benim kızımdı... Yaşıyordu. Küvözün yanına yaklaştım. Nefes bile almadan kızımı seyrettim. Henüz gözlerini açmamıştı, bu yüzden göz rengini göremiyordum. Kendime bir söz verdim: Hazel'in emanetine son nefesime kadar sahip çıkacak ve kızımı kimsenin üzmesine izin vermeyecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.