Kealith, üçüncü kez sırtından bıçaklanırken iç çekti.
“Yine mi?” diye mırıldandı, kanı yere akarken. Gözleri kapanmadan önce tavana baktı ve usulca, “Bu seferki çok saçmaydı,” dedi.
Uyanır uyanmaz aynı kasabanın aynı dar sokağındaydı. Aynı gri gökyüzü, aynı kırık kaldırım taşları, aynı aptal kuş sesleri. Üçüncü, dördüncü, yedinci kez… saymayı bırakmıştı artık. Her seferinde farklı bir şekilde ölüyordu: bazen trafik kazası, bazen zehir, bazen “tesadüfen” düşen dev bir avize. Yada abisi, arkadaşı, sevgilisi veya kendisi yüzünden ölüyordü.
Bu seferki özellikle sinir bozucuydu. Bir dilim ekmek almak için fırına girmişti. Fırıncı tezgâhın arkasından çıkıp “Sen Kealith’sin değil mi?” demiş, sonra da raftan aldığı ekmek bıçağıyla sırtını kesmişti.
Kealith'in Kealith olması zaten büyük bir sorun gibiydi. Yani, yazarın ona garezi vardı. Yada lanetliydi.
Kealith, kan lekelerini silkeleyerek ayağa kalktı. Bu kez öfke, korkusundan daha büyüktü.
"Tamam," dedi boş sokağa. "Yeter."
Kealith kanasa da alışmış olsa gerek, hafifçe topallayarak yürümeye başladı. Sırtındaki yara zaten kapanmaya yüz tutmuştu —bu seferki bıçak darbesi pek derin değildi, fırıncı acemiydi herhalde. Sokaklar yine bomboştu. Kasaba her zamanki gibi kendi halinde, gri ve sıkıcıydı. Kaldırımlardaki çatlaklar aynı yerlerde, o aptal güvercinler aynı çatıda ötüyordu. Sanki biri “reset” tuşuna basmış gibi.
Kealith evine varır varmaz yine abisi oradaydı. Oda resetlenmiş olsa gerek Kealith'i görür görmez dona kalır.
Kardeşi Eric zorla öksürüp konuşmaya başlar:
"Noldu lan?!"
Kealith derin bir iç çeker.
"Hatırlamıyorsun değilmi?" Mırıldanarak söyler Kealith artık hem hayatından hemde kendinden bıkmış gibi.
Eric ne olduğunu anlamaz.
"Ne demek istiyorsun? Neyi hatırlamıyorum?"
"Defalarca aynı şeyi yaşadık."
"Ne? Defalarca mı?"
"Öldüm Eric. Defalarca öldüm. Sen öldürdün, kasabadaki öbür fahişeler öldürdü, ben öldürdüm..."
"Ne?! Ben seni... Öldürdüm?"
"Öldürdün. Daha önceki hikayelerden birinde veya birkaç tanesinde."
"Önceki hikaye?"
"Önceki hikaye."
"Nasıl..."
"Biz bir hikâye karakteriyiz Eric."
"Hayır!!!"
"Ne-"
Kealith, yorgun bir gülümsemeyle omuz silkti. Sırtındaki yara artık tamamen kapanmıştı, geriye sadece hafif bir yanma ve kan lekeleri kalmıştı. Eric’in gözlerindeki o tanıdık panik ve öfke karışımını görünce içinden bir “yine mi” geçti.
“Evet, hikâye karakteriyiz,” diye devam etti Kealith, sesi neredeyse bıkkınlıktan cansız çıkıyordu. “Yazar denen herif bizi burada döndürüp duruyor. Ben her seferinde ölüyorum, sen de bazen izliyor bazen bıçaklıyorsun. Bazen de ikimiz birlikte... Neyse. Artık sıkıldım. Bu döngüyü kıracağım.”
Eric’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Elleri titriyordu. Bir an odanın içindeki her şey —eski koltuk, duvardaki çatlamış ayna, masadaki yarım kalmış kahve— ona çok yabancı, çok yanlış geldi.
“Sen... delirdin mi lan?!” diye bağırdı Eric. Sesindeki korku, öfkeye dönüşüyordu hızla. “Bana böyle saçmalıklar anlatıp durma! Ben seni öldürmedim! Ben... ben...”
Birden ileri atıldı. Kealith tam bir adım gerileyecekken Eric’in yumruğu yüzüne indi. Sert, ama acemice. Kealith’in burnundan kan fışkırdı. İkinci yumruk karnına indi. Kealith iki büklüm oldu ama düşmedi.
“Eric... dur,” diye inledi Kealith, ağzından kan sızarken. “Bu da yeni bir versiyon muhtemelen. Sen yine...”
Ama Eric durmadı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, korku ve çaresizlikle doluydu. Masadan aldığı boş kahve kupasını kaptı ve kardeşinin başına vurdu. Cam kırıkları etrafa saçıldı. Kealith dizlerinin üzerine çöktü.
“Kes sesini! Kes sesini!” Eric’in sesi çatallaşıyordu. “Sen benim kardeşimsin! Sen... sen yalan söylüyorsun!”
Kealith başını kaldırdı. Gözlerinde tuhaf bir huzur vardı, hatta hafif bir alay. Burnundan ve dudaklarından akan kanı elinin tersiyle sildi.
“Güzel... En azından bu sefer hızlı ilerliyoruz,” diye mırıldandı. “Öldür beni o zaman. Belki bu sefer reset farklı olur. Belki yazar sıkılır da yeni bir şey yazar.”
Eric’in eli havada dondu. Kupanın kırık sapı parmaklarının arasında titriyordu. Bir an için, sanki gerçekten hatırlamış gibi oldu —birkaç loop önceki bıçaklama, Kealith’in cansız bedeni, sonra o gri sabah...
“Hayır... Bu gerçek değil,” diye fısıldadı Eric. Ama sesi artık ikna edici değildi.
Kealith yavaşça ayağa kalktı. Yüzü kan içindeydi ama gülümsüyordu. Gerçek bir gülümseme değil, daha çok “artık umurumda değil” gülümsemesi.
“Gerçek olan ne ki Eric? Şu an senin bana vurman mı? Yoksa bir üst kattaki ‘yazar’ın klavyesine bastığı tuşlar mı? Gel, birlikte gidelim kasabanın dışına. Belki sınırda bir duvar vardır. Belki de...”
Eric bir adım geri attı. Gözleri dolmuştu.
“Sen gerçekten... defalarca öldün mü?”
Kealith sadece başını salladı.
Oda bir anlığına sessizleşti. Sadece dışarıdaki aptal güvercinlerin sesi duyuluyordu.
Sonra Eric kupanın kırık parçasını daha sıkı kavradı ve tekrar ileri atıldı.
Bu sefer Kealith direnmedi. Sadece gözlerini kapattı ve usulca mırıldandı:
“Bu seferki de saçma olacak herhalde...”
Kealith gözlerini kapatmıştı ama ölüm bu sefer acele etmedi. Eric’in kırık kahve kupası sapı havada bir an asılı kaldı, titreyen eliyle birlikte. Sonra indi. Ama tam göğsüne değil, omzuna saplandı —acemice, titrek bir darbe. Kealith’in omzundan sıcak kan fışkırdı, gömleğini ıslattı.
“Özür dilerim... Özür dilerim lan!” Eric’in sesi boğuktu, ağlamaklı. “Sen... sen beni delirtiyorsun!”
Kealith hafifçe sendeledi ama düşmedi. Omzundaki acıyı hissetmek bile garip bir şekilde tanıdıktı artık. “Boş ver,” diye fısıldadı, sesi neredeyse nazik çıkmıştı. “En azından bu sefer ‘tesadüfen düşen avize’ değil. İlerleme kaydediyoruz sayılır.”
Eric geri çekildi, elleri kan içindeydi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. “Neden... neden gülümsüyorsun? Deli misin sen?”
“Çünkü bıktım Eric. Kaçıncı reset bu? On beş? Yirmi? Saymayı bıraktım. Her seferinde aynı gri kasaba, aynı aptal güvercinler, aynı sen. Bazen sen beni öldürüyorsun, bazen ben seni... Bir keresinde ikimiz de o lanet fırıncıyla kavga edip yanmıştık. Hatırlıyor musun? Hayır, hatırlamıyorsun tabii. Sen her reset’te sıfırlanıyorsun.”
Eric duvara yaslandı, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Kupanın kırık sapını yere fırlattı. “Yalan söylüyorsun. Bu... bu bir şaka. Ya da kâbus. Uyanacağım şimdi.”
Kealith yavaşça yaklaştı, kanayan omzunu tutarak. Yüzündeki kan kurumaya başlamıştı bile —vücudu her seferinde daha hızlı iyileşiyordu sanki. Yazarın tembelliği miydi bu, yoksa merhameti mi?
“Gel,” dedi kardeşine elini uzatarak. “Dışarı çıkalım. Kasabanın sınırına gidelim. Belki orada bir şey vardır. Bir duvar, bir kapı, ya da o herifin klavyesinden çıkan ‘The End’ yazısı... Ne bileyim. Denemekten başka çaremiz yok.”
Eric bir süre tereddüt etti. Sonra, sanki başka seçeneği yokmuş gibi, başını salladı. Birlikte evden çıktılar. Sokaklar hâlâ bomboştu. Gri gökyüzü hiç değişmemişti. O aptal güvercinler hâlâ aynı çatıda ötüyordu.
Yürürlerken Kealith sessizce mırıldandı:
“Belki de yazar bizi izliyordur şimdi. ‘Acaba ne yapacaklar’ diye klavyenin başına geçmiş. Belki de sıkıldı ve yeni bir karakter ekleyecek... Mesela bir sevgili. Ya da intikamcı bir fırıncı ordusu.”
Eric zorla güldü, ama gülüşü daha çok hıçkırığa benziyordu. “Sen gerçekten manyaksın.”
“Manyak olmak için önce normal olmak lazım Eric. Biz normal bile değiliz.”
Kasabanın kenarına yaklaştıkça yol daralmaya başladı. Evler seyrekleşti, gri sis çöktü etrafa. Sonunda bir tabela gördüler: “Kasaba Sınırı — Devam Etmeyin.”
Ama yol bitmiyordu. Sadece sis kalınlaşıyordu. Kealith öne doğru bir adım attı. Sis içinde bir şey parladı —sanki cam gibi, ya da ekran gibi.
“Bak,” dedi Kealith heyecanla. “Burada... bir çatlak var galiba.”
Tam o sırada arkalarından bir ses geldi. Tanıdık, çok tanıdık.
“Kealith? Eric? Ne halt ediyorsunuz orada?”
Döndüklerinde fırıncı duruyordu. Elinde yine ekmek bıçağı, ama bu sefer yanında iki kişi daha vardı —kasabadan tanıdık suratlar. Hepsi boş gözlerle bakıyordu.
Eric küfretti. “Yine mi?”

