İstanbul’un o gri, boğucu gökyüzü camdan içeriye, çalışma masamın üzerine sinmişti. Laptopumun ekranında biriken yüzlerce okunmamış e-posta ve bitmek bilmeyen raporlar, artık sadece birer veri yığını gibi geliyordu. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Masanın üzerindeki telefon titreşti; Günce’nin mesajı yine ekranın ortasında parlıyordu: "Deniz, o ofis masasının seni yavaş yavaş tükettiğini göremiyor musun? Biletin ayarlandı. Araba Muğla’ya çoktan ulaştı, seni bekliyor. Sadece havaalanına git."
Günce haklıydı. Ama sadece kaçmak değildi mesele; bir şeylerden kurtulmak kadar, bir şeyleri geride bırakmanın verdiği o tuhaf hafiflikti aradığım. İstanbul'un kalabalığı, karmaşası ve üzerime yapışan o bitmek bilmeyen "başarılı profesyonel" imajı, aslında bana ait olmayan birer kıyafetti.
Valizimi hazırlarken, gardırobumdaki en pahalı parçaları değil, ruhuma iyi gelecek olanları seçtim. Hiçbir şeyi geride bırakmaktan korkmuyordum. Muğla'daki malikane, babamdan kalan mirasın sadece taş ve betondan ibaret olmayan, belki de ruhumu dinlendirecek tek parçasıydı. Oraya gidince her şeyi, o devasa bahçeyi, zeytin ağaçlarını ve okyanus esintisini kendi kurallarımla yaşayacaktım.
Havaalanına vardığımda, vip terminalinin sakinliğinde kendi dünyama geri dönmüş gibi hissettim. Uçağa bindiğimde yanıma oturan insanların telaşı, benim sakinliğimle tezat oluşturuyordu. Ben oraya bir tatilci gibi değil, hayatında ilk defa kendi istediği yere, kendi istediği hızda giden bir kadın gibi gidiyordum.
Muğla havalimanına indiğimde, özel şoförüm beni çoktan karşılamıştı. Hava, İstanbul’un egzoz kokusundan o kadar farklıydı ki; iyot, kekik ve kurumuş toprak kokusu genzime dolduğunda gerçek anlamda nefes aldığımı hissettim. Siyah, şık otomobilime yerleştiğimde, şoförün nazikçe sorduğu "Doğruca malikaneye mi efendim?" sorusuna başımla onay verdim.
Yol boyunca camdan dışarıyı izledim. Manzara değiştikçe, üzerimdeki o ağır İstanbul yükü de yavaş yavaş siliniyordu. Malikanenin devasa ferforje kapısına yaklaştığımızda, etraftaki zeytin ağaçlarının gölgesi arabamın üzerine birer serinlik gibi düştü. Kapı yavaşça açıldı ve içeriye girdiğimde, taş duvarların heybetiyle karşılaştım. Burası sadece bir ev değil, bir kaleydi.
Arabadan indiğimde, bahçenin o kendine has dinginliği beni karşıladı. Günce ve Ege, malikanenin o devasa verandasındaydı. Günce beni gördüğü anda yerinden fırlayıp koştu, Ege ise her zamanki o bitmek bilmeyen enerjisiyle el sallıyordu.
"Sonunda!" diye bağırdı Günce, boynuma sarılırken. "İstanbul’un o boğucu trafiğinden kurtulup gelebildin demek."
Ege, elindeki içeceğiyle yanımıza geldi, omuz silkti. "İstanbul trafiği mi? Buralarda trafik sadece atların çiftliğe giriş saatlerinde olur, Deniz. Gerçi, senin gibi biri için burada sessizlik bile başlı başına bir trafik sayılır."
Güldüm. Ege her zamanki gibiydi. Ama gözlerim bir anlığına avlunun derinliklerine, o yeraltı şelalesinin olduğu kısma kaydı. İçeriden gelen loş ışık ve suyun o hipnotize edici sesi, sanki birisinin orada, bu sessizliğin ortasında beni beklediğini fısıldıyordu.
"Atlas içeride," dedi Ege, sesindeki muzipliği bir kenara bırakarak. "Bizi bekliyor. Sakın şaşırma, adamın evi bile kendisi gibi biraz gizemli, biraz da fazla havalı."
Yavaş adımlarla yeraltı salonuna doğru yürümeye başladım. Hava içeride serinledi; ortam loş, suyun sesi ise ruhumu dinlendirecek kadar güçlüydü. Masada oturan Atlas’ı ilk gördüğümde, zamanın gerçekten durduğunu hissettim. Siyah tişörtü, geniş omuzları ve o keskin hatlı yüzüyle, sanki buranın bir sahibi değil de, burayı sessizce gözlemleyen bir efendisi gibi oturuyordu.
Atlas başını yavaşça kaldırdı. Bakışları, sanki beni çok önceden tanıyormuş gibi bir derinliğe sahipti. O an, bu evin, bu adamın ve bu toprağın hayatımı bambaşka bir yola sokacağını biliyordum.
"Deniz," dedi sesi, yeraltı salonunun yankısıyla birleşince daha da derinleşti. "Beklediğimizden... çok daha fazlası."