Defne, üniversite kapısından içeri adım attığında, o an hissettiği tek şey, yüzüne vuran yaz sıcağının boğucu ağırlığı değil, aynı zamanda ruhunu saran derin bir bıkkınlıktı. Marmara Üniversitesi’nin tarihi taş binaları bile bu hissi hafifletemiyordu. Diğer arkadaşları mezuniyet balolarının hazırlığı içindeyken, o, tek bir dersten kalmış olmanın bedelini ödemek için bu yaz okulu eziyetine katlanmak zorundaydı. İşletme son sınıf öğrencisi olarak, bu utanç verici durumu kimseye çaktırmamak en büyük önceliğiydi.
Klimalı dersliğin serinliğini hayal ederek adımlarını hızlandırdı. Kapı numarasını kontrol edip içeri girdiğinde, içerideki tek tük öğrenci kalabalığı arasında boş bir yer bulup pencerenin kenarına oturdu. Pencereden görünen masmavi Marmara, içindeki sıkıntıyı bir an olsun dindiremedi. Gözlerini kapattı, bir an önce bu dönemin bitmesini, diplomasını alıp bu kampüsten sonsuza dek uzaklaşmayı diledi.
Aniden açılan kapı sesiyle gözlerini açtı. İçeriye uzun boylu, fit, kıvırcık saçlı ve koyu renk gözleriyle dikkat çeken genç bir adam girdi. Elindeki dosya ve kolunun altındaki kitaplarla kürsüye doğru ilerledi. Onun asistan olduğunu tahmin etti Defne; görünüşüyle hemen hemen herkesin dikkatini çeken, biraz kayıtsız ama bir o kadar da çekici bir hali vardı. Asistan, masaya yerleştikten sonra, tebessüm etmeden ama samimi bir tonda kendini tanıttı: "Merhaba arkadaşlar. Bu yaz dönemi 'İşletme Yönetimi' dersinin asistanıyım. Adım Tan Yılmaz."
O an, Defne’nin kulakları uğuldadı. Tan Yılmaz. Bu isim, beyninin en ücra köşelerinden kopup gelen, yıllardır dokunulmamış, üzeri tozlanmış bir anı kutusunu şiddetle devirmişti. Kalbi göğsünde sanki ritmini şaşırmış bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözleri istemsizce ona kilitlendi. Aynı mıydı? Gerçekten o muydu? Lise yıllarının o sessiz, kitap kurdu, gözlüklü ama her zaman gülümseyen çocuğu...
Tan’ın bakışları dersliği tararken, bir an Defne’nin gözleriyle kesişti. O koyu gözlerde beliren kısacık bir anlık duraksama, tanıdık bir parıltı... Defne’nin nefesi kesildi. Tan’ın yüzündeki o anlık şaşkınlık mıydı, yoksa sadece profesyonel bir ifadeye bürünen bir anlık tereddüt mü? Defne, yüzünü hemen pencereye çevirdi, kalbinin atış sesinin tüm derslikte duyulduğunu sandı. Sanki biri, yıllar önce yazılmış, unutulmuş bir mektubu avucuna tutuşturmuştu ve şimdi o mektup yanmaya başlamıştı.
"Dersin içeriği ve işleyişi hakkında kısa bir bilgi vereyim..." Tan’ın sesi, şimdi daha net ve tanıdık geliyordu. Ses tonundaki o hafif bas tını, kelimeleri uzatma şekli... Evet, bu oydu. Kuşkuya yer yoktu. Defne’nin zihninde anılar sel gibi akmaya başladı. Lise koridorlarında onun peşinden atan kalbi, teneffüslerde uzaktan izlediği anlar, arkadaşlarının arasında anlattığı o çocuksu espriler... Ve tabii ki, o mektuplar. Pembe kurdeleyle bağlı, yatağının altındaki kutuda sakladığı o naif satırlar...
Ders boyunca Defne, Tan’dan gözlerini alamadı. Onu izlerken, lise yıllarındaki utangaç halinden eser kalmadığını gördü. Daha özgüvenli, daha karizmatik bir genç adam olmuştu. Ama o ince gülümsemesi, gözlerinin kenarında biriken o minik kırışıklıklar... Hepsi aynıydı. Tan’ın tahtaya bir şeyler yazarken omzunun arkasından dönüp dersliğe bakışı, gözlerinin yeniden onunla kesişmesine neden oldu. Bu kez, bakışları daha uzun sürdü, içinde bir soru işareti barındıran, ama bir o kadar da sakin bir ifadeyle... Defne, kendini bu yoğun bakışın altında küçülmüş hissetti, utançla yanakları kızardı. Onu hatırlıyor muydu? Ya da daha önemlisi, Defne’nin onu hatırladığını fark etmiş miydi?
Ders bittiğinde, Defne bir an önce sınıftan çıkmak istedi. Ne olursa olsun, Tan’la yüz yüze gelmek, hele de bu durumda, asla istemediği bir şeydi. Eşyalarını hızla toplarken, Tan’ın diğer birkaç öğrenciyle konuştuğunu fark etti. Kapıya doğru ilerlerken, sırtına düşen o tanıdık sesle olduğu yerde dondu.
"Defne Akın?"
Kalbi bir kez daha teklemişti. Ona mı seslenmişti? Adını biliyor muydu? Arkasını yavaşça döndü. Tan, diğer öğrencilerle olan konuşmasını bitirmiş, doğrudan ona bakıyordu. Yüzünde ne bir tebessüm ne de bir sorgulama vardı; sadece merakla karışık bir ciddiyet.
"Evet, benim," diye kekeledi Defne, sesi tahmin ettiğinden daha alçak çıkmıştı.
Tan, ona doğru birkaç adım attı, aralarındaki mesafeyi kısaltırken Defne’nin gerginliği katbekat arttı. Gözlerini ondan ayırmadan konuştu: "Ders listesini kontrol ederken isminizi gördüm. Daha önce tanışıyor muyuz acaba?"
Defne’nin nefesi daraldı. Bu bir deneme miydi? Yoksa gerçekten hatırlamıyor muydu? Gözlerinin içine baktı. O an, Tan’ın bakışlarında, tanıdık bir hüzünle harmanlanmış, hafifçe sıkıntılı bir ifade yakaladığını sandı. "Şey... Liseden," dedi zar zor. "Aynı lisedeydik. Çok uzun zaman oldu."
Tan’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok, zihninde bir şeyleri birleştirmeye çalışan birinin ifadesiydi. "Lise mi? Doğru... Hatırladım sanırım." Gözleri, Defne’nin yüzünde oyalandı, sanki orada geçmişten bir iz arıyordu. "Peki... Sen bu derse neden kaldın? Yani, İşletme son sınıfsın, değil mi?"
Bu soru, Defne’nin rahatsızlığını iyice artırmıştı. Hem geçmişi hem de şimdiki utancını aynı anda yüzüne vuruyordu. "Evet, öyleyim," dedi, sesini biraz daha sağlamlaştırmaya çalışarak. "Küçük bir talihsizlik diyelim. Mezuniyetim için almam şart."
Tan başını hafifçe salladı. "Anladım." Sustu. Aralarındaki sessizlik, dersliğin boşluğunda yankılanan, gözle görülmez bir ağırlık gibiydi. Bir an, Tan’ın eli, masanın kenarına bıraktığı defterine doğru uzandı, parmakları neredeyse Defne’nin yanında duran çantasının ucuna değecekti. O anki elektriklenme, Defne’nin kolunu ürpertti. Kalbi yine hızlı atmaya başlamıştı. Tan’ın parmakları, defterinin kapağında durdu, sanki bir anlığına kararsız kalmış gibiydi. Sonra defterini aldı, bir adım geri çekildi.
"Umarım bu dönem senin için beklenenden daha iyi geçer, Defne," dedi, sesinde çözemediği bir vurguyla. Bakışları, onun üzerinde oyalandı. "Bazen, bazı şeylerin üstünü kapatsak da, kaderin onları tekrar önümüze çıkarma gibi bir alışkanlığı vardır, değil mi?"
Defne, Tan’ın bu sözlerinin altında ne gibi anlamlar yattığını çözmeye çalışırken, Tan çoktan kapıya doğru yönelmişti. Arkasından bakakalmıştı. Kader mi? O an, yatağının altındaki kutuyu, içindeki pembe kurdeleli mektupları düşündü. Bu yaz okulu, sadece bir diploma kapısı değil, aynı zamanda geçmişe açılan gizemli bir pencere mi olacaktı? Ve Tan’ın o son cümlesi... Sanki her şeyi biliyormuş gibi, sanki yılların sırrını çözmüş gibi bir tını taşıyordu.