İçeriğe geç

Yaz Okulu Aşkı

Bölüm 7 · 5 dk okuma

Yaz Okulu Aşkı

Bölüm 7

Bolum 7

Defne Akın, Marmara Üniversitesi’nin deniz kokan bahçesinden geçerken içindeki sıkıntının büyüdüğünü hissediyordu. Yaz okulu… Diplomasına uzanacak son, zorunlu basamak. Oysa bu dönemi Moda sahilinde buz gibi limonatasını yudumlayarak, Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında arkadaşlarını kovalamakla geçirmeyi düşlemişti. Şimdi ise, öğlen sıcağında, bir İşletme dersi için amfiye doğru ilerliyordu.

Kapıdan içeri adım attığında, dersliğin her zamanki bunaltıcı havası yüzüne çarptı. Pencereden sızan güneş ışıkları toz zerreciklerini aydınlatıyor, içerideki uğultu beyninde yankılanıyordu. Köşedeki boş sıraya, kimsenin dikkatini çekmeden yerleşti. İçini kemiren his, bu yazın da diğerleri gibi sıkıcı ve sıradan geçeceği düşüncesiydi.

Tam o sırada, kapı bir kez daha açıldı ve içeri giren siluetle Defne’nin kalbi anlık bir teklemeyle durdu. Elinde not defteri, duruşunda tanıdık bir asaletle kürsüye doğru ilerleyen genç adam… Saçları her zamanki gibi dağınıktı ama o dağınıklık bile özenli duruyordu. Gözlüğünün ardından süzülen bakışları, amfiyi tararken Defne’nin nefesi boğazına düğümlendi. Bu… Bu olamazdı.

Yıllar geçmişti. Lisenin tozlu koridorlarında kalan bir anıydı o. Gençlik yıllarının karmaşasında, hiç söylenmemiş, hep saklı kalmış bir hissin adıydı. Tan Yılmaz. Defne, adını dudaklarında fısıldar gibi mırıldandı. Sesli düşünmemişti ama sanki evren duymuş gibi, Tan’ın bakışları tam da o anda Defne’ye döndü.

Zaman durdu. Gözleri birbirine kenetlendiğinde, Defne’nin içindeki bütün sesler sustu. Onun şaşkınlığı mıydı, yoksa yılların ötesinden gelen bir anı mıydı bu titreşim? Tan’ın yüzündeki o anlık donma, onun da Defne’yi tanıdığını belli etti. Yüzündeki hafif gülümseme silindi, yerini belirsiz, sorgulayıcı bir ifadeye bıraktı. O bir anlık bakışma, tüm amfinin varlığını unutturdu. Defne, oturduğu yerde küçülmek, görünmez olmak istedi. Bu nasıl olabilirdi? Bu kaderin bir oyunu muydu?

Tan, bakışlarını Defne’den ayırıp boğazını temizledi. Profesyonel duruşuna geri dönmek için çaba sarf ettiği belliydi. "Günaydın arkadaşlar," dedi, sesi alıştığı o dingin tondaydı ama Defne’nin kulaklarında titreşimini hissetti. "Ben Tan Yılmaz. Bu yaz döneminde İşletme dersinin asistanlığını yürüteceğim. Hepiniz hoş geldiniz."

Defne, sıranın arkasına biraz daha sindi. Kalbi göğsünde gümbür gümbür atıyordu. Yüzü kızarmış olmalıydı. Lise yıllarında bu kadar utangaç değildi. Ya da belki utangaçlığı Tan’ın yanında belirginleşiyordu. O mektuplar… Annesiyle birlikte taşındıkları eve yerleşirken, eski eşyalarının arasında bulduğu, genç ve kararsız bir el yazısıyla yazılmış o mektuplar. Kendisine yazılmıştı. Ona olan hislerinden bahsediyordu, ama gönderilmemişti. Tan’ın hiç okumadığını sandığı satırları, Defne yıllarca saklamıştı. Nedenini bilmeden, ama kalbinde bir yerlerde onlara yer açarak. O mektupları okuduğunda yaşadığı şaşkınlığı, pişmanlığı ve hüzünlü bir "keşke" hissini hatırladı. Neden hiç söylememişti? Neden Defne fark etmemişti?

Şimdi ise, o mektupların yazarı tam karşısında, dersin asistanı olarak duruyordu. Ve ikisi de yıllar sonra ilk kez bu kadar yakındı.

Tan, ders planını anlatmaya başladı. Sesi, mantıklı ve düzenli cümleler kuruyordu ama Defne her kelimede, her vurguda farklı bir anlam arıyordu. Arada sırada bakışları yine ona kayıyor, kısa anlar için gözleri buluşuyor, sonra hızla ayrılıyordu. Bu bakışmalar, amfinin içinde görünmez, gergin bir köprü kuruyordu ikisi arasında.

"Ders boyunca aktif katılımınız çok önemli," dedi Tan, elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirirken. "Sadece sınavlardan ibaret bir süreç değil. Ödevler, grup çalışmaları ve sunumlar… Hepsi notunuza etki edecek." Gözleri yine Defne’nin üzerinde durdu, bu kez hafifçe kısıktı. Sanki geçmişten gelen bir soru vardı o bakışlarda. Defne, nefesini tuttu.

Derse katılanlar arasında birkaç tanıdık yüz vardı, ama hiçbiri Defne’nin şu anki şokunu paylaşamazdı. Bir ara, Tan öğrenci listesini açtı. "Yoklama alalım," dedi. "Hızlıca ismini okuduklarım ‘buradayım’ desin lütfen."

Defne’nin ismi duyulduğunda, sanki bütün amfi susmuştu. Kalbi kulaklarında zonkluyordu. "Akın, Defne."

"Buradayım," sesi kısık çıktı. Yüzünü Tan’dan kaçırmaya çalıştı ama bakışları yine de çarpıştı. Bu kez, Tan’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gördü. Gençlik yıllarındaki o sıcak, içten gülümseme… Ama aynı zamanda içinde bir hüzün barındıran.

Tan listedeki diğer isimleri okumaya devam ederken, Defne defterine anlamsız karalamalar yapıyordu. Elinin titrediğini fark etti. Bu ders, bu yaz, düşündüğünden çok daha farklı geçecekti. Her an, her bakış, her kelime yüklenmiş bir anlam taşıyacaktı. O mektupların sırrı, şimdi dersliğin ortasında asılı kalmış gibiydi.

Dersin bitimine doğru, Tan, ilk ödevi duyurdu. "Haftaya, küçük bir vaka analizi ile gelmenizi istiyorum. Konu serbest ama İşletme prensiplerine uygun olmalı." Herkes not alırken, Tan tekrar Defne’ye baktı. Bakışları, "seni hatırlıyorum" diye fısıldıyor gibiydi. "Dersten sonra soruları olanlar yanıma gelebilir."

Defne, dersliğin boşalmasını bekledi. Bir an önce buradan gitmek istiyordu ama aynı zamanda bir şeyler konuşma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Ona ne söyleyecekti? "Mektuplarını buldum" mu? Ya da "beni hatırlıyor musun?" mu? Her ikisi de saçmaydı.

Son öğrenci de çıktığında, derslikte sadece Defne ve Tan kaldı. Tan, notlarını topluyordu. Yüzündeki ciddiyet kaybolmuş, yerini daha yumuşak bir ifadeye bırakmıştı. Başını kaldırdı ve Defne’ye doğru döndü.

"Defne Akın," dedi, ismini söyleyişi bile farklı geliyordu. İçinde bir tını, bir yankı vardı. "Seninle burada karşılaşmak… Oldukça şaşırtıcı."

Defne, yutkundu. "Evet," diyebildi sadece. "Ben de… Hiç beklemiyordum."

Tan, kürsüden indi ve yavaş adımlarla Defne’nin olduğu tarafa doğru ilerledi. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Defne’nin kalbi daha da hızlandı. Tan’ın gözlerinin derinliği onu içine çekiyordu. Bir an için, lise koridorlarında birbirlerine çarptıkları, o kısacık anda ellerinin dokunduğu gün canlandı zihninde. O zaman da hissetmiş miydi bu çekimi?

Tan, tam önünde durduğunda, aralarında sadece birkaç adım kalmıştı. Gözleri, Defne’nin gözlerine sabitlendi. "Mezuniyetin için mi geldin?" diye sordu, sesi alçaktı. Bu bir sorudan çok, bir tespitti.

Defne başını salladı. "Evet. Bu son dersim."

Tan hafifçe gülümsedi. "Öyleyse, umarım başarılı bir dönem geçiririz." Gözleri, Defne’nin saçlarına, sonra dudaklarına, sonra tekrar gözlerine kaydı. Bu bakışta, Tan’ın yıllardır içinde taşıdığı bir duygu vardı. Defne, bu duyguyu tanımadı sanmış, ama şimdi, burada, bu yoğun bakışmada, her şey gün yüzüne çıkıyordu.

"Umarım," dedi Defne, nefes bile almadan. Amfideki sessizlik, her şeyi dolduruyordu. Yılların, söylenmemiş sözlerin, mektupların sessizliğiydi bu. Tan’ın eli, istemeden masaya doğru uzandı. Defne de elini sıranın üzerine koymuştu. Parmak uçları neredeyse birbirine değecekti. Küçük bir dokunuşla, bütün dünya değişebilirdi.

Sonra Tan, elini hızla geri çekti, sanki yanmıştı. Boğazını temizledi. "Sana derste yardımcı olmaktan memnuniyet duyarım, Defne," dedi, sesi tekrar o profesyonel tona bürünmüştü ama gözlerindeki sıcaklık hala oradaydı. "Herhangi bir sorun yaşarsan çekinmeden gel."

Defne, başını salladı. Kalbi hala deli gibi atıyordu. Bu konuşma, bu bakışmalar, sandığından çok daha fazla şey ifade etmişti. Tan arkasını döndü, kürsüye geri yürüdü. Tam çıkışa doğru ilerlerken, kapıdan önce durdu ve son bir kez daha Defne’ye baktı.

"Bu arada," dedi, sesi kapıda yankılandı. "Lise yıllarından kalan bir alacak verecek hesabı da var galiba, değil mi Defne?"

Defne’nin nefesi kesildi. O… O da mı hatırlıyordu? Yoksa o mektuplardan haberi mi vardı? Kalbi ağzında atarken, Tan’ın yüzündeki o belirsiz gülümseme, kapıdan çıkıp gitmeden önce son bir kez daha belirip kayboldu. Defne, ardında kapanan kapıya bakakaldı. Bu yaz, sadece mezuniyetin son adımı olmakla kalmayacaktı.

Bölüm sonu

1 yorum