Bunu fark eden Mete Berk’in eski oturduğu yerdeki boşluğu göstererek
‘’Buraya gelmek ister misin?’’ diye sordu.
Ön sıra boşken burada bu şekilde oturmak garip geldiği için kalkıp yanına geçtim. Neden konuşuyorlardı bilmiyordum ilgimi de çekmemişti ama bir süre onları dinliyor gibi yaptım çünkü hemen yanımdaki Mete’nin bakışlarını üzerimde hissetmek gerilmeme neden olmuştu.
‘’Ben kaçıyorum,’’ dedi Ezgi ayaklanıp çantasını koluna takarken. ‘’Dersim başlamak üzere.’’
‘’Güzel güzel git gel bakalım arkadaşlarınla iyi anlaş oldu mu?’’
Mete’nin Ezgi’ye bir anne edasıyla söyledikleri, sanki her gün duymaktan artık alışmış ama hala sinir bozucu geliyormuş gibi göz devirmesine neden oldu Ezgi’nin.
‘’Annelik taslamak istiyorsan işini düzgün yap da harçlık ver.’’
Mete cıkcıkladı.
‘’Beslenme çantanı hazırlamam yetmiyor mu hayırsız evlat.’’
Ezgi gülüşüne engel olamayıp elindeki küçük bir çöp parçasını Mete’ye doğru atıp bana baktı.
‘’Tekrardan tanıştığımıza memnun oldum Melis. Görüşmek üzere.’’
‘’Ben de Ezgi. İyi dersler.’’
‘’Teşekkür ederim.’’
Mete’nin Ezgi ile arasında nasıl bir bağ vardı bilmiyordum ama ya uzaktan gördüğünüz soğuk tavrının aksine çok sıcakkanlı biriydi, ya da bu sadece Ezgi’ye karşı takındığı bir tutumdu. 1. seçenekte makuldü, sonuçta onu çok tanımıyordum ama 2. seçenek başka bir soruyu doğuruyordu? Ezgi ile aralarında ne vardı? Sevgili olduklarını sanmıyordum. Ama belki birbirlerinden hoşlanıyorlardı ve flörtleşiyorlardı? Buraya oturduğumuzdan bu yana Ezgi’ye şimdi davrandığı gibi kimseye yakın davranmamıştı çünkü.
Bu beni niye rahatsız etmişti peki?
Ezgi’nin gidişinin ardından önümüzdeki üçlü tekrar konuştukları konuya dönerken telefonumu çıkartıp saate baktım. Ama o kadar öylesine yaptığım bir eylemdi ki, telefonu kapattığımda saati hatırlamıyordum.
‘’Bir yere mi gidecektin?’’
Mete’nin ilgili sesi hemen yanı başımdan gelince tekrar gerilerek ona baktım. Yeşil gözleri sanki insanı büyülüyor ve sürekli onlara bakmanıza neden oluyordu. Aramızda normal bir mesafe vardı ama sanki burnunun dibinde oturuyormuşum da azıcık hareket etsek ona dokunacakmışım gibi geriliyordum ona döndüğümde.
‘’Hayır. Neden sordun?’’
Gülümsedi. Bir kaşını kaldırıp göz ucuyla masanın üzerinde duran telefonuma baktı.
‘’Saat kontrolü yaptığın için. Ya muhabbetten sıkıldığını ya da gitmen gerektiğini düşündüm.’’
Dikkat etmesi garibime giden tek şey değildi. Ezgi gitmiş olmasına ve oturduğumuz sırada boşluk olmasına rağmen Mete hala bana aynı yakınlıkta oturuyordu. İleri gitmemişti.
Hala heyecanlarından gram kaybetmeden konuşan ekibe göz ucuyla baktıktan sonra sesimi alçaltarak
‘’Dürüst olmak gerekirse ne hakkında konuştuklarından bile haberim yok.’’ dedim.
‘’Berk geldiğinden beri bu konuşmalar saatlerce sürebilir oldu.’’
‘’Niyeyse hiç şaşırtıcı gelmedi.’’ Bu dediğim Mete’yi daha da güldürürken ben de gülmeden edemedim.
‘’Berk bize, senin işletme okuduğunu söyledi.’’
Kafamı salladım hafifçe. ‘’Şu an hazırlıktayım ama evet işletme öğrencisiyim… Murat da bize senin mimarlık okuduğunu söyledi.’’
‘’Evet, 1. sınıftayım. Ama okulda benim de ilk yılım, hazırlık okumadım.’’
‘’Daha ilk yılınızda nasıl birbirinizi bulup eve çıktınız?’’ dedim şaşırarak.
‘’Ben İzmir’liyim. Murat da öyle. Benim tercih yaptığım yaz, Murat hazırlığı yeni bitirmiş ve ev arkadaşıyla tartışıp yolları ayırmışlar. Yeni bir ev arkadaşı arıyormuş. Ben de eve, yurttan daha sıcak bakıyordum. Yazın Murat’la bir mağazada karşılaştık. Orada harçlığını çıkartmak için işe girmiş. Sohbet sohbeti açtı derken ben ev arıyorum o ev arkadaşı, o şekilde birlikte eve çıktık.’’
Şaşkınlığım daha da artmıştı.
‘’Erkeklerin hemen arkadaş olabildiklerini biliyordum ama gerçekten bir ayaküstü tanıştığınız mağazada mı eve çıkma kararı aldınız? Bu kadar çabuk?’’
Güldü.
‘’Hayır tabii ki. Okul başlayana kadar sürekli iletişimde kaldık ben onlara gittim, o bize geldi. Aslında ev arkadaşı olmasak da iki iyi arkadaş olduk. Sonra kararımızı netleştirdik.’’
Bu sefer ben güldüm.
‘’Hala garip geliyor. Ama anlaşabiliyorsanız ne güzel.’’
‘’Şimdilik her şey güzel gidiyor. Murat gerçekten çok iyi biri.’’
Arkadaşı hakkında konuşurken ışıldayan gözlerini görmek çok güzeldi.
‘’Sen? Yurtta mı kalıyorsun?’’
‘’Maalesef…’’
Ve biraz da yurt günlüklerinden konuştuk. Daha sonra konu bir şekilde müzik zevkimize geldi. Öylesine normal bir şekilde konu konuyu açmıştı ki…
Çok fazla ortak noktamız olduğunu fark ettim. Indie tarzı yabancı müzikleri dinlerdim ve çoğu bilindik şarkıcılar değildi. Hatta neredeyse tamamı. Ama sabaha kadar konuşabileceğimiz kadar ortak sanatçı takip ediyorduk. Bazı söylediği şarkı ve sanatçıları tanımıyordum ama elimde olsa not alıp yurda gider gitmez hepsini dinlerdim ki ertesi gün tekrar konuşalım. Çünkü onunla sohbet etmek gerçekten zamanın akıp gitmesine, kendimi eskisi gibi mutlu hissettiğim, tüm neşemle konulup sohbet ettiğim zamanlardaki gibi rahat hissetmeme neden oluyordu.
‘’Abi siz ne anlatıyorsunuz? İngilizce konuşma pratiği mi yapıyorsunuz Melis için?’’
Berk’in şaşkın sorusuyla gerçek dünyaya geri döndüm.
Sena ve Berk şaşkın gözlerle Mete ve bana bakarken Murat nedense gülmesini engellemeye çalışıyor ve çokça eğleniyor gibi bir yüz ifadesiyle bakıyordu.
Art arda şarkıcı ve şarkılar hakkında konuşurken sanırım kendimizi fazla kaptırmıştık ve artık bizim muhabbetimiz kendilerininkinden daha merak uyandırır olmuştu ki bize odaklanmıştı bu üçlü.
Nedense rahatsız hissederek çok az da olsa oturduğum yerde hareket ederek Mete’den uzaklaşmıştım. Kimsenin fark etmediğine emin olduğum kadar küçük bir hareketti ama neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duyduğumu anlamamıştım.
Artık ortak bir konuşma ortamı oluşmuştu. Bu sayede laf lafı açarken Sena ve Ezgi’nin Endüstri Mühendisliği 1. sınıfta olduklarını öğrenmiştim. Hazırlıktan tanışıp arkadaş olmuşlar. Daha sonra Ezgi onu Mete ile tanıştırmış. Mete de onları Murat ile.
‘’Siz Ezgi ile yakınsınız o zaman?’’ diyerek, sormamak için kendimi zor tuttuğum soruyu benim adıma sordu Berk. Ayrıca onun da benim gibi düşünmüş olması ister istemez kafamdaki düşünceleri doğrulamıştı.
Ama daha Mete’nin konuşmasına izin vermeden yine söze girdi.
‘’Bir haftadır sizinleyim ve en yakın ikinizsiniz. Başta sevgili olduğunuzu düşünmüştüm yani belki öylesinizdir…’’
‘’Ezgi ve ben mi?’’ dedi Mete alayla gülerek. Öyle imkânsız bir ihtimalden bahseder gibi gülmüştü ki yeni ihtimallerim arasında ya kardeşlerdi ya da yakın akraba.
‘’Ezgi benim çocukluk arkadaşım. Yani hatta öyle bir terim varsa bebeklik arkadaşı bile denebilir. Benim annem ve ezginin annesi öğretmen. Aynı okulda çalışırken tanışıyorlar o zamandan beri çok yakın arkadaşlar. 3 ay ara var Ezgi ile aramızda. İki anne bizi birlikte büyüttüler aslında. 10 yaşımıza kadar hep beraberdik. Aynı anaokulu, aynı ilk okul… Daha sonra Ezgi’nin annesi eşinin işinden dolayı Muğla’ya tayinini istedi. Ama her yaz yine İzmir’e gelip bizde kalırlar. Kardeşten farksızız anlayacağın.’’
Gözleri tekrar beni bulduğunda naif hikayelerine mi yoksa Ezgi’nin onun için bir kardeşten farksız olmamasına mı gülümsüyordum bilmiyorum ama o da bana gülümsedi.
***
2024
Cenaze töreni bitip de tekrar eve döndüğümüzde güneş batmak üzereydi. Dualar okunduktan sonra da Pelin teyze ve Salih amca oğullarından ayrılmaya hazır olana kadar yanarından ayrılmamıştık çünkü.
Evin salonunda büyük bir sessizlik hakimdi. Cenazeye gelen yakınlar ‘başınız sağ olsun’ temennilerini son kez mezarlıkta diledikten sonra evlerine dağılmışlardı. Mete’nin amcası ve birkaç yakın akrabası daha bahçede oturuyorlardı. Murat, Berk, Bahar ve bense salondaki koltuklara oturmuş, sessizce kimimiz duvarları kimimiz halıyı seyrediyorduk.
Selin aramızda yoktu. Nedenini sormaya da hiç fırsatım olmamıştı. Yine de 2 yıldır Hollanda’da çalıştığını düşününce belki ülkeye dönmek için zaman bulamamıştır belki yakında baş sağlığına gelir ya da sadece telefonla Mete’nin ailesi ile iletişime geçmiştir ihtimalleri en makul olanlarıydı.
Bu sırada Pelin teyzeyi Salih amca ile yatak odasına götüren Ezgi, onları yalnız bırakarak yanımıza gelmişti.
‘’Pelin teyze ve Salih amca dün akşamdan beri tek lokma yemedi.’’
Berk ölüm sessizliğini bozarak oturduğu yerde doğruldu.
‘’Aç değiliz diyeceklerdir ama böyle giderse hasta olurlar.’’
Ayağa kalkıp halının ortasındaki küçük masanın üzerindeki araba anahtarını ve telefonunu aldı.
‘’Ben gidip bir şeyler alayım. Hem siz de hiçbir şey yemediniz.’’
‘’Ben aç değilim.’’ dedi Murat da ayaklanarak.
‘’Sen de seni gördüğümden bu yana hiçbir şey yemedin Murat.’’ dedi Ezgi bıkkın bir sitemle.
Murat cevap verme gereği bile duymadan balkona çıktı ve balkon kapısını yorgun bir şekilde kapattı. Sanki buna bile gücü kalmamış gibi görünüyordu. Dedim ya, Murat’ın bu halini anlatabilecek tek bir kelimem dahi yoktu. Bize arkası dönük olsa da karanlıkta parlayan çakmağının ateşiyle sigarasını yaktığını anladım. Tekrar önüme baktığımda Ezgi derin bir nefes verdi.
‘’Sen yine de Murat’a da yemek al lütfen. Zorla da olsa yediririz.’’
‘’Tamamdır.’’ Berk bize döndü. ‘’İstediğiniz bir şey var mı?’’
Gram açlık hissetmiyordum elbette ama Ezgi’yi daha da yormamak adına sadece kafamı iki yana salladım.
‘’Seninle gelebilirim yardıma ihtiyacın olursa?’’ diye yardım teklifinde bulunan Bahar’a nazikçe gülümsedi Berk. ‘’Teşekkürler ben hallederim. Birazdan görüşürüz.’’
Böylelikle odada üçümüz kaldık. Ezgi bir süre sessizce bana baktıktan sonra
‘’Hoş geldin. Hoş geldiniz…’’ Bahar’a da selam vermeyi ihmal etmedi.
‘’Teşekkürler.’’ dedim. Başka ne demeliydim ne demem gerekiyordu bilmiyordum. Onu yüz yüze görmek içimde en küçük bir kırgınlık ve öfke vardıysa bile silip götürmüştü.
Oluşan sessizliğe daha fazla dayanamayan ilk kişi Ezgi oldu ve
‘’Ben mutfağa geçiyorum.’’ Diyerek yanımızdan ayrıldı.
‘’Hadi ama…’’
Bahar yorgun çıkan sesiyle ofladı. ‘’Özlemişsin işte arkadaşını. Hele de şöyle bir zamanda gerçekten birbirinize böyle mi davranacaksınız? Git konuş onunla. Çocukluk arkadaşını kaybetti Melis. Sen de en sevdiğin arkadaşlarından birini. Ne hissedebileceğini en iyi anlayacak kişilerden birisin.’’
Boğazım düğümlendi.
‘’Hadi git, konuş onunla. Birbirinize destek olma zamanınız.’’
Gözümdeki yaşın akmasına izin vermeden ayaklanıp bir şey demeden mutfağa, Ezgi’nin yanına gittim. Mutfağın ışığı kapalıydı ve davlumbazın sarı loş ışığı aydınlatıyordu etrafı tek düze.
Ezgi, tezgaha iki tepsi koymuş, tepsilerin birinde yarıdan biraz fazla dolu iki su bardağı vardı. Ayrıca birkaç hapın olduğu küçük bir tabak. Sanırım bu tepsi Mete’nin ebeveynleri içindi.
Diğer tepside de 4 bardak vardı. Onlara su doldurmak ağzına kadar dolu bir sürahiyi tepsinin üzerine koyuyordu ben içeri girdiğim sırada. Ezgi, üniversitede de her zaman kendinden önce başkalarını düşünen biriydi. Görünüşüne göre onun insan sevmediğini söylerdiniz ama aslında herkes için çokça endişelenir ve herkesin alttan alta üstüne titrerdi. Sadece bunu açıkça göstermezdi.
Demek ki bu özelliği hiç değişmemişti.
Aniden geldiğim için korkmasın diye hafifçe boğazımı temizleyip varlığımdan haberdar ettim. Göz ucuyla bana baktıktan sonra,
‘’Su ister misin?’’ diye sordu tekrar önüne dönerek.
‘’Hayır, teşekkür ederim… Şey… Ezgi… Ben aslında seninle konuşmak istemiştim.’’
2 bardağın olduğu tepsiye uzanmışken duraksayıp, vaz geçerek bana döndü.
‘’Eğer biraz vakit ayırabilirsen…’’ diye devam ettim o sessiz kalmayı seçtiği için. ‘’Konuşmak isterim.’’
Derin bir nefes verdi.
‘’Tamam. Ama önce şu tepsiyi Pelin teyzeye verip geleyim olur mu?’’
‘’Tabii.’’
O tepsiyi alıp mutfaktan çıkarken ben de bir sandalye çekip oturdum.
Yarı açık mutfak balkonunun kapısından içeriye akşam serinliği girerken, çekirge seslerini duyabiliyordum. Tıpkı yıllar önce buraya yazın geldiğimizde, akşam herkes uyuduktan sonra Mete ile sohbet etmek için davlumbaz ışığının eşliğinde kahve içtiğimiz akşamki gibiydi. İçeri giren sivri sineklere rağmen sıcak hava yüzünden balkon kapısını sonuna kadar açıp, sessiz kahkahalarımızla neredeyse hava aydınlanana kadar sohbet etmiştik. Şarkılar dinlemiştik, hayallerimizden; gelecek planlarımızdan bilmem kaçıncı kez konuşup birbirimizi desteklemiştik. Hayatımdaki en güzel yaz tatillerinden birini yaşamıştım o zamanlar. Hala mükemmel yaz tatili planları konuşulduğunda hayalimde olmak istediğim yaz tatilinin tekrar o günler olduğunu geçirirdim içimden hep.
Ezgi’yi beklerken etrafa göz attım. Pek az şey değişmişti bu huzur dolu evde. Duvarlara göz attığım sırada, orta boyuttaki aile fotoğrafı takıldı gözüme. Salih amca, Pelin teyze, Mete’nin yıllar önce vefat eden abisi Rüzgâr ve Mete.
Mete güzel gözlerini babasından, hayran bırakan gülüşünü de annesinden almıştı. Bu fotoğrafta bunun kanıtıydı.
Daha 22 yaşında, kanserden vefat eden abisi Rüzgar’ın aslında bir sürü fotoğrafını görmüştüm buraya daha önce geldiğimde. Kemoterapiler sonucu dökülen saçlarının olduğu, Mete kampa gittikleri bir fotoğraf beni çok etkilemişti. Çünkü evin duvarlarında asılı olan capcanlı, gür kumral saçları ve parıldayan yeşil gözlerinden eser yoktu o fotoğrafta. Şimdi bu fotoğrafı görmek, içimi burkmuştu o yüzden.
Ve en üzüldüğüm şeyse, bu güzel aileden geriye kalan 2 kişinin bir daha bu kadar mutlu gülemeyeceklerini bilmenin verdiği acıydı. Büyük oğullarını 22 yaşında, diğer evlatlarını ise 27 yaşında toprağa vermişlerdi.
Ben düşüncelere dalmışken Ezgi içeri girdi. Kendine bir bardak su doldurup karşıma geçerek bir sandalye çekip oturdu.
Bir süre konuşmadık. Daha sonra Ezgi su içerken, daha önce fark etmediğim yüzüğü takıldı gözüme. Sağ elindeki tek taşına şaşkınca bakarken
‘’Tebrik ederim.’’ diyebildim. Belki de evlenmişti, ve haberim dahi olmamıştı.
Ezgi yüzüğüne bakıp
‘’Teşekkürler.’’ dedi. ‘’Bir ay önce aile arasında bir nişan yaptık.’’
Gülümsedim.
‘’Allah tamamına erdirsin derler galiba böyle durumlarda.’’
O da gülümsedi.
‘’Evet. Teşekkür ederim.’’
Tekrar sessizlik oluştu. Bir süre sonra tam konuşacaktım ki, Ezgi söze girdi.
‘’Mete gelmedi… Nişanıma yani… Gelmedi.’’
Bana bakmıyordu, sağ eliyle yarısına kadar içtiği bardağın üzerinde daireler çiziyordu.
‘’Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum.’’
Açıkçası üniversitede yaşadıkları olaydan sonra (ki bunu size ileride anlatacağım, her şeyi yavaş yavaş oluşturduğumuz gibi bir o kadar hızlı yıkmıştık ilişkilerimizde) aralarına büyük bir mesafenin girdiğini biliyordum ama Berk’in düğününe katıldığımızda Mete’ye Ezgi nasıl diye sorunca (Ezgi o sıralarda yurt dışında olduğu için Berk’in düğününe katılamamıştı) bana görüşmediklerini söylemişti. Bense çoktan tekrar aralarının düzeldiğini düşünüyordum.
Ezgi Acıyla gülümsedi.
‘’Üniversiteden sonra onu hiç görmedim Melis. Yaz tatillerinde bile. Arada annemin peşine takılıp buraya geldiğimde, benim de geldiğimden haberi olduğu için şehir dışında işi çıkıveriyordu. Annem tek başına gittiğinde ne hikmetse orada oluyordu. Nişanıma bari gelir demiştim. Ama gelmedi. Sadece tebrik mesajı yolladı. Bu bile yıllar sonra kurduğumuz tek iletişimdi. Ve şimdi ben, bir veda bile edemediğim çocukluk arkadaşımın cenazesine geldim.’’
Göz yaşlarını daha fazla tutamayıp ağlamaya başladıktan kısa bir süre sonra hıçkırıklarla ağlamaya devam etti.
Dolan gözlerimle yanına gidip ona sıkıca sarıldım. Buna ihtiyacı varmış, tutunacak bir dal arıyormuş gibi sıkıca sarıldı bana. Yılların küslüğünü unuttuk. Sadece veda bile edemediğimiz arkadaşımız vardı aklımızda ve başka herhangi bir duyguyu daha kaldırmıyordu kalplerimiz.
‘’Sadece onu son bir kez görebilseydim keşke.’’ Derken sesinde derman yoktu Ezgi’nin. ‘’Kırgın mı hala bana? Kızgın mı? Keşke oturup tüm her şeyi konuşabilseydik. Son bir kere… Sadece sesini duysaydım.’’
Tüm keşkelerini ben de içimden tekrarlıyordum. Keşke bir kere daha birbirimize sarılabilseydik. Keşke birbirimize son kez veda edebilseydik.
‘’Size bir şey söylemem… Daha doğrusu vermem gerek.’’
Murat’ın buz gibi keskin sesi, mutfak kapısından gelince ikimiz de kızarmış gözlerimizle ona baktık. Kaç sigara içmişti kim bilir ama ağır sigara kokusu olduğumuz yere kadar geliyordu.
‘’Mete hepinize birer video bıraktı.’’
Kaşlarım çatıldı.
‘’Nasıl yani? Ne videosu? Nasıl?’’
Mete nasıl ölmüştü? Bunu, bu yas evinde oturup da kimseye sorma zamanım olmamıştı. Acıdan aklıma gelmemişti bile. Ama nasıl ölmüştü?
Nedense ani bir kaza olduğundan emindim kendi kafamdaki senaryoda. Ama bize bir video bıraktıysa, o zaman intihar mı etmişti?
‘’Anlatacağım.’’ derken yorgun ayaklarını sürüyerek gelip yanımıza oturdu. Önce kafasını toparlamak ister gibi yüzünü ellerinin arasına alıp bir süre bekledi. Ona öylesine üzülüyordum ki, nasıl hepimizden çok daha harap haldeydi anlatamam. Sanki omuzlarında görülmez, yüzlerce kiloluk yükler vardı.
Uzun bir süre sonra konuşmaya başladı.
‘’1 veya 1,5 yıl önce, Mete’ye akciğer kanseri teşhisi konulmuştu. ‘’
Gözlerim kocaman açılırken, Ezgi’nin şaşkınlığı da benimkinden farksızdı. Demek ki onun da hiçbir şeyden haberi yoktu.
‘’İleri evrede öğrenmiş zaten. Eğer şans eseri telefonda bir doktoruyla kemoterapiler hakkında konuştuğunu yakalamasam bana da söylemeyecekti anlaşılan. Ama haberim oldu ve bu süreç boyunca birlikteydik.’’
‘’Ve bize haber vermedin mi?’’
Ezgi’nin öfke ve üzüntü dolu sesine ters bir bakışla karşılık verdi Murat.
‘’Benim için çok kolaymış gibi konuşman ne gülünç. Öğrendiğim günden bugüne kadar her Allah’ın günü arkadaşım hangi sabah uyandığımızda bu dünyadan gitmiş olacak düşüncesini, sırf Mete’ye kimseye söylemeyeceğime söz verdiğim için tek başıma yüklenmem benim için zevkti çünkü… Üzgünüm… Üzerimdeki yükü sizden çıkarmaya çalışıyorum kusura bakmayın… Son birkaç ayda iyice kötüleşti. Ailesinin ısrarıyla işi bıraktı ve buraya yerleşti. Salih amcayla konuştuğumda durumunun git gide daha da ağırlaştığını söyleyince işten uzun bir izin alıp yanına geldim. Son aylarında ona destek olmak için. Sizinle kendi tabiriyle ‘öyle tuhaf bir halde’ yüz yüze görüşmek istemedi. Bu yüzden hepinize birer veda videosu çekti. Videoları benim eski kameramla direkt kaydetti ve her biriniz için kaydettiği sd kartı ayrı ayrı bana verdi. Cenazesinden… Cenazesinden bir hafta sonra size iletmemi istemişti aslında ama artık gram yük taşıyacak halim kalmadı. Buraya kadar nasıl getirdim süreci onu bile bilmiyorum. Artık affeder umarım beni.’
Ne düşüneceğimi şaşırmıştım. Bir buçuk yıldır hastaydı ve bundan haberimiz bile yoktu. Son birkaç ay, öleceğinden emin bir şekilde bize veda videoları çekmişti ve biz onu bir kez aramamıştık bile. Şimdi ise onu son kez görebileceğimiz, sesini duyabileceğimiz videolar Murat’ın elindeydi.
‘’Ayrıca hepiniz ile ilgili bir kutu da hazırlamıştı. Sürekli yattığı için vakti bolmuş çok uğraşmamış yani endişelenmeyecekmişsiniz. Bunu da kutuları vermeden söylememi istemişti.’’
Murat artık göz yaşlarını tutmuyordu. Elleriyle yüzünü kapatmış olsa da hıçkırıklarına engel olamıyordu. Sanki omuzlarındaki dağ yıkılıp paramparça olmuş gibi çökmüştü omuzları.
Bir süre o ağladı, Ezgi ağladı ve ben sessiz gözyaşları arasında onlara katıldım. Sakinleştiğimizde konuşmadık. Konuşma ihtiyacı duymadık. Konuşulacak çok şey vardı… Konuşulabilecek hiçbir şey yoktu.
Sonrasında Berk geldi elinde yemekler yoktu. Bahçedeki masaya bıraktığını, hava almamız için iyi olacağını söyledi. Tüm ev bu şekilde bahçeye çıktık. Dekoratif ışıkların aydınlattığı, her köşede Mete’nin emeği olduğu belli olan tasarımıyla tam bir reklam filmi masasındaydık sanki. Ama bu reklam filminin teması daha çok dramdı.
Salih amca ve Pelin teyze yan yana masanın başında; ben, Bahar, Murat ve Mete’nin amcası bir tarafta, Berk, Ezgi, diğer birkaç akraba diğer bir tarafta oturuyordu. Derin sessizliği tabaklarda oynadığımız plastik çatal gıcırtısı bozuyordu. Kimse bir şey yemiyor sadece yemeklerle oynanıyordu. Murat buna bile tenezzül etmemiş, sırtını geriye doğru yaslayıp dümdüz karşıya bakıyordu dalgın dalgın.
Bir süre sonra Salih amca ayaklandı. Bu hareketi Murat’ı oturduğu yerde hazır ol pozisyonuna geçirdi, pür dikkat Salih amcaya odaklandı. Başta ne olduğunu anlamasam da daha sonra manidar bir gülümsemeyle konuşmaya başladı.
‘’Çocuklar…’’ Hepimizi merhamet dolu gözlerle selamladı tekrar. ‘’Sizi tekrar burada hep birlikte keşke bu şekilde toplamış olmasaydık.’’
Sesi çatallaştı. Boğazını temizleyip bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti.
‘’Her şeyden önce oğluma yaptığınız arkadaşlık için teşekkür ederim. Özellikle Murat oğlum. Mete’yi hiç yalnız bırakmadın. Sağ olasın.’’
Bir teşekkür anca bu kadar ağır bir lafmış gibi karşılanabilirdi. Sanki Salih amca Murat’a teşekkür etmemişti de hakaret etmişti. Sani aslında Mete’yi kurtarabilirmiş de bunu başaramamıştı.
‘’ Mete her zaman anlayış dolu bir çocuktu. Küçükken ne zaman annesiyle aramızda ufak çaplı bir laf dalaşı geçse, gelip kendini ve hissettiklerini öyle güzel anlatırdı ki o küçük yaşına rağmen, koca koca insanlar kendimizden utanırdık.
Sevmenin ne denli büyük bir nimet olduğunu ben önce eşim sonra oğullarımla öğrendim. Onları öyle çok sevdim ki, kalbim bazen korkuyla dolup taştı. Nedenini bilmediğim korkularla. Sanırım ben hiç ölümü... Yakıştıramadım ailemden kimseye. Korktuğum şey onların büyümesi, aramıza mesafeler girmesi belki aylarca bazen yıllarca yan yana gelememizdi. Ama bildiğim tek şey varsa ölümü aklımın ucundan dahi geçirmediğimdi.
Benim, uyurken bile izlemeye doyamadığım, severken bile dokunmaya kıyamadığım evlatlarıma ölüm nasıl dokunurdu ki...Ama şimdi geriye bakınca, insan gerçekten ne ile sınanacağını bilmiyor.
Rüzgar'ı kaybettiğimizde, Mete bizi ayakta tutmak için öyle çabaladı ki... Düşündükçe pişmanlıktan kafayı yiyecek gibi oluyorum. Her zaman acımızı rahatça yaşayalım içimize atmayalım diye, elinden gelen desteği verdi. Ne zaman dalıp gitsem, gelip bana sıkıca sarılır, bazen ağlayacak tek omzumun Mete olduğuna inandırırdı beni. Onun gözündeki hüznü görürdük ama öyle güzel idare ediyordu ki, yani biz öyle sanıyorduk, hayatın ve ölümün insan için olduğunu ve yaşamın bir şekilde devam ettiğini çoktan kabullenmişti sanki 20 yaşında olmasına rağmen. Halbuki o zamanlar 50 yaşımda değil, 60 yaşımda da olsaydım şimdiki gibi, bu gerçeği yine kabullenemezdim diye düşünürdüm.
Tamam biz canımızdan çok sevdiğimiz oğlumuzu kaybetmiştik ama ya Mete... O da en yakın arkadaşını, dert ortağını, ikinci babasını, abisini yitirmişti. Öylesine güçlü ayakta durmaya çalıştı ki buna rağmen... Bazen bu güzel evlatları hak etmediğimi düşünüyorum. Bana yaşatabilecekleri tüm guruları, tüm güzellikleri, en muhteşem babalık duygusunu yaşattılar. Bir günüm yok ki onlardan yana şikâyet etmişliğim olsun.
Ama abisinin vefatından sonra bir gece, Mete'yi Rüzgar'ın odasında hıçkırıklarını saklamaya çalışarak ağlarken duyduğumda, ilk defa kendi babalığıma lanet ettim. Rüzgar ın ölümü engelleyemezdim ki canımı bile feda ederdim bir gün daha yaşaması için... Ama diğer oğlumun omzuna yüklediğimiz yükü fark edince... keşke orada yok olup gitseydim.
Mete'nin artık gülüşünü duyamayacak olmak... Oğlumun bir daha güzel yüzünü sadece fotoğraflarda görebileceğimi bilmek öyle ağır geliyor ki... ben iki evladımın da, eşlerini bizimle tanıştırırken yaşadıkları tatlı heyecanı, evlatlarıyla bizi ziyarete geldiklerini gururlu anlarını, saçlarında çıkmaya başlayan beyaz tellere bakıp yaşlanıyoruz artık nidalarını duyamadım, göremedim ve göremeyeceğimde.’’
…
BÖLÜM SONU